|
FÜTUH-UL
GAYB
(ABDUL KADIR GEYLANI
K.S.A. HZ.)
İÇİNDEKİLER
(
)
Burada okuyacağınız makaleler;
tüm zamanların Gavsı, GAVS-ı
AZAM Abdülkadir Geylâni Hazretlerinin,
sayısı bilinmeyen eserlerinden, haddi hesabı olmayan çok değerli
menkıbelerinden sadece biri olan;
FÜTUH-ÜL GAYB
isimli eseridir...
1. Makale
---------------
VAZİFE
Allah-ü
Teala’ya ve Hz. Resulallah’a iman eden şu üç şeyi yapmakla vazifelidir.
1-
Allah’ın emirlerini tutmak....
2-
Yasak ettiği şeyleri yapmamak...
3-
kimsenin elindekine göz dikmemek, doğru çalışmak, haline razı olmak....
İnsan,
hayatı boyunca, emir, yasak ve kader çizgisi içindedir. Hiçbir zaman bunların
dışına çıkamaz. Dışını Hakkın emirlerine uydurduktan sonra, iç alemi için 3
vazife başlar.
1- İnsan öz varlığı olan kalbine,
iç alemine dönmeli...
2- Ruh, iyilik taraftarı olarak,
kötülüğe meyilli duran nefsini muhasebe
etmeli...
3- Böylece bütün gidişatını,
yolunu Allah yolunun hakiki yolcularına uydurmalıdır...
Başa Dön
2. Makale
---------------
HAYRI TAVSİYE
Allah’ın
ve Hz. Resulallah’ın emirlerine uyun; şahsi arzularınıza ve hissiyatınıza
mağlup olarak bid’at yoluna sapmayın !
İtaat edin; türlü ve bozuk yollara ayrılmayın!... Allah’ı tevhid edin; hiçbir
zaman şirk koşmayın!... Hakkı tenzih edin; itham etmeyin... Doğruluk karşısında
şüpheye düşmeyin; tasdik edin. Hep birden kardeş olun, aranıza düşmanlık
sokmayın. Doğruluktan nefret etmeyin, daima Hak yolu ve yolcularını arayın,
usanmayın... Sonuna kadar çalışın; bekleyin ümitsizliğe düşmeyin... Daima doğru
yolda toplanın, sevişin aranıza sevimsizlik girmesin... Yaptığınız kötülükleri
bırakın; tövbe edin; bir defa yaptığınız hatayı ikinci defa yapmayın!.. İçinizi
dışınızı temiz tutun. Uğursuz, çıkmaz, karanlık bataklıklara düşmeyin...
Rabbınızın taatı ile ruhunuzu bezeyin. O’nun kapısından ayrılmayın. Ondan yüz
çevirmeyin. Tövbenizi bozmayın... Gece gündüz Allah’a yalvarmaktan bıkmayın.
Çünkü rahmet kapıları ancak bu yolda açılır. Hakiki saadeti bu yolda bulmanız
mümkündür. Şu bataklık aleminden ulvi ruhani aleme bu yoldan gitmeniz
mümkündür. Hak’ka vuslat bu yoldadır. Rahat, huzur ve selamet evine buradan
girilir. Öyle bir selamet evi ki, her çeşit binek orada, gözün görmediği her
türlü hoşluk oradadır... Bu nimetlerden bıkmaz, usanmaz, bol bol yer içersiniz.
O yerde sizin arkadaşlarınız Peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihler
olur.. Allah cümlemize nasib etsin...
Başa Dön
3. Makale
---------------
İBTİLA
İnsan,
başına bir iş gelirse... Önce, kendi kendine kurtulmaya çalışır... Muvaffak
olamayınca, etraftan yardım istemeğe koyulur...
Padişahlara
gider; rütbe sahiplerine yalvarır. Zenginlere koşar... Hal sahiplerine gider;
dua ister, himmet ister... Eğer hasta ise doktora gider, şifa arar. Bununla da
kurtulamayacağını anlayınca, Allah’a döner.
Eğer
kendi işini yapabilseydi, halka dönmeyecekti... İşini halkta bitirebilseydi,
Hak’ka dönmezdi. Burada da arzusu biraz geç kalmağa başlar; fakat gidecek başka
yeri kalmamıştır... Durur yalvarmağa başlar... Dua eder; sena eder.
İhtiyaçlarını teker teker sayar, yalvarır... Bunları yaparken bir yandan da
reddolunmaktan korkar; bir yandan da,
isteği yerine geleceğini ümit ederek sevinir...
Sonra, bu
halden de usanır; yaptığı dua ve niyazın işe yaramadığını zanneder... Bu kerre
dua da dahil her şeyi bırakır... Saf, temiz bir halde beklemeğe başlar... Bu
kez kader-i İlahi (Allah’ın emri) ne ise o zuhura gelir... Olacak olur...
Herşeyde Allah’ın kudretini, kuvvetini sezer. Hareket, sükun... her ne varsa,
ondan olduğunu anlar. Hayır, şer, iyilik, kötülük, vermek, almak, genişlik,
darlık, ölmek, dirilmek, izzet, zillet, bunların hepsinin Hak’tan geldiğini
mana gözü ile görür...
Bu
halleri görür... Ve bu haliyle süt anasının elindeki çocuk gibi olur...
Yıkayıcı elindeki meyyite benzer; kendinden bihaber... Onlar istediğini
yapar... Velhasıl, bir top gibi olur, gayri ihtiyari sağa sola yuvarlanır...
Bukalemun gibi renkten renge geçer. Ne kendisi için, ne de başkası için hiçbir
hareket yapmaz... Hakkın işinden başka şey görmez. Gözü O’ nu görür, kulağı
O’nu işitir. Başka şey görse veya işitse, O’nun için görür veya O’nun için
işitir. O’nun nimeti ile beslenir ve O’na yakın olmakla ferahlar... Bu halle
güzelleşir... Bununla hoş olur... Sakinleşir...
Her
halde Hak’la mutmain olur. O’nun sözü ile ünsiyet peyda eder. O’ndan başka her
şeyden çekinir ve hoşlanmaz... Daima O’nun zikrine koşar... Ve öylece kalmak
ister. Bu halde kendinde yükseklik duyar. Kuvvetini Hak’tan alır. O’na tevekkül
eder. Yolunu O’nun marifet nuru ile bulur. Onunla giyer, Onunla kuşanır.
Böylece Hak’kın çeşitli ilimlerini öğrenir. O’nun kudreti ile şereflenir.
O’ndan işitir. O’na yaklaşır. Dua eder, hamd eder. Öylece kalır...
Başa Dön
4. Makale
---------------
MANEVİ ÖLÜM
Halkın malına göz dikmez, onların elindekinden kendini
müstağni kılarsan, kötü isteklerin ölmeğe başlar. Böyle olunca sende hiçbir
kötülüğe karşı meyil kalmaz. Bunlar hep Allah’ın yardımı ile olur. Bu inayet ve
yardım sayesinde öyle bir hayata kavuşursun ki ondan sonra ölüm yoktur. Bundan
bulacağın zenginlik tükenmez; verilen alınmaz... Rahatın bozulmaz... Hiçbir
sevdiğinden mahrum olmazsın. Öğrendiğini unutmaz, sonundan korkmazsın...
Bu yeni
varlıkla bambaşka bir aleme geçersin; saadeti bitmez tükenmez... Sultanlığın
bir türlü sonu gelmez. Yüksekliği bir türlü nihayete ermez. Burada yalnız tâzim
olunur, tahkir olunmaz.
Çünkü
sende artık bir meniyet vardır. Ve doğruluk zatında mevcuttur. Söylediğin Hak,
yaptığın doğrudur. Sen artık eşsiz bir cevher haline gelmişsin. Tekle tek,
birle bir olmuşsun. Gizlinin gizlisi, sırrın sırrı oldun; yetmez mi?
Bu hal
ve bu alemde sen, peygamberlerin vekilisin demektir. Velayet sırrı sende biter.
Ebdallar –velilerden bir kısım- şekline bürünür. Her dert seninle biter. Her
ihtiyaç seninle görülür. Yağmur arzunla yağar. Bitkiler sevginle biter...
Yeşerir... İster sultan, isterse çoban, ister imam ister cemaat hepsinin
belâsını def edersin...
Sen
bundan böyle ibâdın ve biladın (kulların ve beldelerin) amirisin; eller sana yardıma gelir... Ayaklar
sana hediyeler taşır. Diller seni övmeğe başlar. Bunlar Allah’ın izni ile olur.
İki kişi dahi, aleyhinde söylenecek tek kelime bulamaz...
Ey bunca
in’am ve ihsan yapan Allah, bunlar hep senin vergilerindir. İkramındır. – Allah
büyük ihsan sahibidir-
Başa Dön
5. Makale
---------------
DÜNYA VE HALİ
Dünya tuzağı,
öldürücü zehirleri ile düşkünlerine verilmiştir. Gafletle Dünyayı, zahirdeki
güzelliği ile görürsen aldanma... O, hilesi, dokunanı derhal öldürür. Onda sadakat, onda vefa diye bir şey yoktur.
Ona iyi gözle bakıp hoşlanma; şöyle ol: Sahrada bir adam çırılçıplak
kazayı-hacete oturmuş. Hem edep yeri görünüyor, hem de koku geliyor. Sen
mecbursun; hem burnunu tutacak, hem de gözünü kapayacaksın. İşte dünyanın hali.
Ondan kurtulmak için hem gözünü kapa, hem de burnunu tut...
Dünyaya
ihtiyacın kadar bağlan! kalpten sevme; Nasibin ne ise gelir üzülme..!
Başa Dön
6. Makale
---------------
HALKI BIRAKMAK
Halkı
Allah’ın izni ile bırak, yine O’nun emri ile arzularından geç. Bir Âyet-i
Kerimede şöyle buyrulur:
- “ Eğer
inanıyorsanız, Allah’a güvenin....”
Kendini
Allah’ın fiiline, iradesine terk et. Saydıklarımızı yaparsan, ilahi emirlere bir
kab olursun.
Halkı
bırakmak; onların elinde hiçbir iyilik veya kötülük olmadığına ve olamayacağına
inanmakla olur. Bütün kuvveti Allah’tan
görüp, halkın elinde mevcut olan bir şey görmeden Allah’ın kudretini tasdik
etmekle mümkün olur.
Kendini
bırakmana gelince: Hak’ka teslim olman ve sebepleri bir yana atmanla olabilir.
Kendinden
hiçbir hareket görme, gücüne kuvvetine mağrur olma. Bu halinde kendini hor
görüp, özünden nefret etme. Hak’ka teslim ol; O’nun emirlerine göre hareket et.
Şunu iyi bil ki, her şeyi evvel ahir yapan Allah’tır...
Sen ana
karnında bilinmez bir nesne iken, O besledi ve bu aleme getirdi. Ve yine sen,
beşikte her şeyden habersiz yatarken esirgeyen O oldu. İşte o eski hallerini
düşün ve Hak’ka güven.
İlahi
tecelliler önünde yok olmak şöyle olur: Başta hiçbir istek sahibi olmamak
gerekir. Bunu yaptığın an, her arzun yavaş yavaş ölmeğe başlar. Dileklerin yok
olur. Daha sonra iraden ölmeğe başlar. İşte bundan sonradır ki, ilahi tecelli
seni kaplar. Hiçbir meramın olmaz. Hak’kın isteğinden başkası sende hüküm
süremez olur. Kalbin sakin, vücudun rahat, gönlün geniş, yüzün nurlu... Her
şeyden elini çeker, yalnız yaratanla meşgul olursun. Hak varlığı ile zengin
olursun...
Bu
halinle seni kudret eli çevirir, ezel dili seni çağırır. Hak sana bilgiler
öğretir. Türlü nevi kisveler giydirir. Ezeli ilimlerden sana nasip gelir.
Gönlün açık olur. Kötülükler onda eğlenmez. Her kötülük onda erir. Varlığın Hak
arzusu ile dolar. Böylece senden çeşitli kerametler zuhura gelir. O haller
senden görünür, ama aslında Hak’tan gelir. İşte böylece, Hak için gönlü
kırıklar zümresine dahil olursun. Bunlara, < Münkesiret’ül – Kulub > tabiri
kullanılır. Zikrettiğimiz o değerli insanlar için Allah-ü Teala şöyle buyurur:
- “Benim
için kalbi mahzun olanlarla olurum.”
Bu Kudsi
bir hadistir.
Muayyen
bir zaman için halin böyle gider, ardan zaman geçer; evvelce mahrumu olduğun
pekçok dünyaca hoş tanınan nefsi zararsız isteklerine kavuşursun. Peygamber
S.A. efendimiz bu duruma işaret ederek şöyle buyurur:
- < Bana
dünyanızdan üç şey sevdirildi. Kadın, güzel koku, gönlümü hoş eden namaz... >
Bütün
kötü arzun, hevesin kırılmadıkça, Hak, seninle olmaz. Bu hevan ve hevesin yok
olunca da sende hiçbir şey durmaz olur artık. Sende ne iyilik eğlenebilir, ne
de kötülük. Ne akıl kalır, ne de fikir. Hiçbir şeyi seçemez olursun. Varla yok
arasında bir hal alırsın. Allah seni öldürür, yeniden diriltir. Sende, yeni ve
bambaşka bir irade zuhura getirir. Her isteğini o irade ile istersin. Bu hale
ki geldin ve her isteğin buna ki uydu; Hak Teala kendine izafe ettiğin mevhum
varlığını alır, seni yok eder. Bu halle sonunda: Münkesiret’ül-kulüb zümresine
dahil olursun... Bu makamda haberin olmadan çeşit çeşit hikmetli işler olur.
Sonra benliğin erimeğe başlar. Böylece iş sonuna varmış olur. Ve Hak’ka
kavuşmuş olursun; yani, lika hasıl olur... Her iş tamam olur. Bütün çalışmalar
bunun içindi zaten... İşte: Münkesiret’ül kulüb’un asıl manası budur.
Yukarıda bahsedilen < bakiye kalan
varlık > cümlesini biraz izah edelim: Bunun manası; tam bir sükun ve tumaninet halidir... Yani yukarıda
arz edilen hale girmek ve onda tam bir olgunluk peyda etmek demektir. Bunu daha açık anlatmak için Allah’u
Teala’nın, Peygamberi (S.A.V.) lisanı ile buyurduğunu dinleyelim:
- " Kulum
bana ibadet etmekle yaklaşır, ve onu severim... Sevince de tutan eli, işiten
kulağı, gören gözü, yürüyen ayağı olurum, hep işlerini benimle görür... "
Diğer
bir rivayette şu cümleler de vardır.
-
“ Benimle işitir, benimle tutar, benimle aklı erer... ”
Bu hal
ancak < Fena > - kendinden geçiş – ile başlar. Bu iş, güç değildir, halkı
bırakman kafi...
*
Halk;
hayır ve şerden ibarettir. Sen de böylesin, hem hayırlısın heh de şerli...
Halkın hayrını ve şerrini isteme... Yalnız Hak’kı tut, ötesini bırak. Yine
Kader-i İlahide hayır ve şer vardır. Sen bu halde bulunmadıkça Allah seni
şerrinden korur, hayrı denizine atar. O zaman hayrına kab olur, her çeşit
nimete kavuşursun... Süküna rahata, hoşluğa ve nihayet her güzelliğe kaynak
olursun...
Fena
(1), Müna (2), Müptega (3) bunlar ayrı ayrı tasavvuf mertebesidir. Velilerin
son durağı buralardır. Bunlara yönelmek öyle bir istikamettir ki, geçmişteki
evliya ve ebdal hep bunları istediler. Ta ki, iradelerini Allah’a bırakalar ve
O’nun iradesine göre hareket edeler. Zaten bu yolun yolcularına < Ebdal >
demek, bu manayı anlatmak içindir.
Bunların
günahı nefsani arzularını Hak’kın iradesine ortak etmektir. Haddi zatında onlar bunu unutarak yaparlar.
Manevi bir hale kapılı, dehşete düşerler, bu arada kendilerini kaybederler.
İsteklerine kapılma neticesi Hak’ka şirk koşmuş olurlar. Sonra, Allah
tarafından kendilerine bir ayıklık gelir; Allah’ın rahmeti, merhameti yetişir,
bulundukları halden uyandırır. Onlar da hatalarını anlar, istiğfar eder, tövbe
ederler... Allah da tövbelerini kabul eder. Çünkü yalnız melekler iradeden
masumdur... Peygamberler de iradeden değil, kötülükten masumdur. Geri kalan
mükellef insan ve cinler, ne iradeden, ne de kötülükten masumdur. Şu var ki;
veliler, kötü arzudan, ebdal de iradeden mahfuzdur, ama masum değildir. Bu şu
manaya gelir; bazen ufak tefek meyil ederler, sonra Allah merhameti icabı
onlara yine doğru yolu nasib eder...
Başa Dön
7. Makale
---------------
KALBİN HASTALIĞI
Nefsini
bırak! Ve ondan uzaklaş!.. Nisbi olarak kendine izafe ettiğin mülkten ayrıl!..
Hepsini Allah’a teslim et!.. Ve kalbin kapısında bekçi ol!.. Allah’ın <
gönlüne sakla > dediklerini içeri al ve < alma > dediklerini kalbine
sokma!.. Kötü istekleri kalbinden
çıkardıktan sonra bir daha yaklaştırma!..
Bu şeytani arzuları kalbden çıkarmak, her halde ona uymamak ve daima
muhalefet etmekle olur.
Allah’ın
iradesi dışında bir şey isteme!.. O’ndan başka bir şey istemek boş bir
temennidir. Akılsızlıktır. Sakın böyle bir hevese düşme!.. Telef olursun..
Helak olursun!.. Hak’kın merhametinden uzak kalırsın.
Sonuna
kadar Allah’ın emirlerini tut!.. Sonuna kadar yasak ettiği şeylerden kaç!..
Sonuna kadar O’nun kaderine teslim ol!.. Yarattığı şeylerden hiç birini O’na
ortak yapma. Şirk koşma!..
İsteğin,
arzun, şehvetin, hepsi O’nun yarattıklarıdır...
İsteme!
Kötü arzularına kapılma! Şehvete düşkün olma!.. Ta ki müşrik olmayasın!..
Ayetten:
< Bir kimse Rabbına kavuşmayı istiyorsa, yarar iş yapsın. Rabbı için yaptığı
ibadetlere şirk katmasın. >
Şirk,
yalnız putlara tapmak değildir. Kendi şahsi arzu ve isteklerinde tesir görerek,uyman da bir nevi şirk ve
putperestliktir. Dünya ve onun metaından, ahiret ve onun nimetlerinden herhangi
birine gönül kaptırarak, seni yaratanın sevgisini değil, bunlardan her hangi
birinin sevgisini üstün tutarsan, şirk etmiş olursun...
Uçsuz
bucaksız bir varlık bul, kendini muayyen ölçülere kaptırma. Muayyen bir çerçeve
içersinde kalırsan, doğruluğunu haber verdiğin yanlış olabilir. Kalacağını
haber verdiğin nesne, bakarsın ki kaybolmuş... Hak’kın iradesine tabi ol ve
hiçbir şeye karışma!.. Keşif ve keramet nevinden sayarak, bir şeyler söylersin,
ama aksi olunca utanır, rüsvay olursun...
Sana bu halde yine bir vazife düşer; halini saklamak... Ve senden
başkasına bunları duyurmamak. İşte bu, tam sebat ve beka halidir. Bunların
Allah tarafından, sana bir hediye olarak verildiğini bil. Bu hale şükür etmek
için O’ndan yardım iste. Başkasına
göstermemek için ört. Eğer bu haller gider de, yerine başka bir hal gelirse,
üzülme; onda da çeşitli bilmediğin
nimetler gizlidir. İlim vardır. İrfan,
marifet vardır; ayıklığını arttırır ve edep terbiye öğretir sana... Bir Ayet-i
Kerime de şöyle buyurulur:
- “ Biz
hiçbir ayeti, ondan daha iyisini veya benzerini getirmemek şartı ile değiştirmeyiz...
Allah’ın her şeye kadir olduğunu bilmiyor musun? ”
Allah’ın
kudretini küçük görme!.. Takdir ve tedbirde, onu itham etme... O’nun vaadinin
doğruluğunda şüpheye düşme... Hz. Peygamberi (S.A.) kendine örnek al... O büyük
insana inen ve mushaflarda yazılan, dillerde okunan bazı ayetler kaldırıldı...
Bazısı değişti, yerine başka ayet geldi... Biraz önce haber verdiğinin aksini
az sonra söyledi. Ama bu hal zahirde böyle oldu. Öbür yönünü, ancak, Allah’la
kendi arasında bir iş olarak kabul ederiz...
İşte
yukarıda anlatılan hale işaret ederek Peygamber (S.A.) efendimiz şöyle buyurur:
-
< Kalbimde değişik haller olur, bu yüzden her gün yetmiş defa istiğfar ederim. >
Diğer
rivayette < Yüz defa. >
Peygamber(S.A.)
efendimiz., daima hal değiştirirdi. Bir halden diğer hale geçer ve olgunluğa
doğru ilerlerdi. Gayb aleminin hazinelerine ererdi. Çeşitli manevi süslerle
süslendi. İşte efendimiz böyle yükselirdi. Her yükseldikçe de evvelkinin
noksanlığını anlar; mahdut bir halde kalmayı noksan sayar, istiğfar ederdi. Kendisi
yaptığı gibi ashabına da istiğfar telkin ederdi. Çünkü istiğfar ve tövbe
halinde bulunmak kulun vazifesidir. İnsana en çok yakışan şey, istiğfar ve
tövbe etmektir. Bütün kötülükleri, bir
daha yapmamak şartı ile bırakmak babası Adem’den (a.s.), Hz. Resulallah’a
O’ndan da bizlere veraset yolu ile geldi... Ki Adam aleyhisselam’ın her yanını
zulmet kaplamıştı; işte o zaman istiğfar etti, sonra karanlık açıldı, her yanı
nur kapladı; kurtuldu. Çünkü o bir zamanlar ahdi unuttu. Dar-ı Selam’da daimi
kalacağını, Rahman ve Mennan olan Allah, kendisini Cennetten çıkarmayacağını
sandı... Melekler kendisini daima selamlar, övmelerle geleceğini tahmin etti.
Böylece nefsine uydu ve her şeyi unuttu... İş değişti. O güzel süslerden
soyundu, saltanat gitti. Derecesi düştü... O nurlu alem, aniden karanlığa
gömüldü. Önceki safiyet bozuldu.
Böylece
her şey elinden alındıktan sonra işin nereden geldiğini anladı. İçinde
bulunduğu büyük safiyeti düşündü... İtiraf yolunu tuttu. Unuttuğunu, hata
işlediğini itiraf etti. Kendi kendine istiğfar telkin etti:
-
< Yarabbi, biz nefsimizi kötüledik, kirlettik, bizden mağfiretini,
merhametini esirgersen, sonumuz fena
olur. >
Bu tövbe
ve itirafa karşı kendisine hidayet yolları göründü. Nasıl işler yapacağı
bildirildi. Ve o, o tövbedeki gizli marifet nurları ve bundan evvel kendisine
keşfolunmayan iyilikleri öğretildi. Ve neticede şuna kani oldu:
- <
Bütün kaybettiğim haller bana tövbe yolu ile açılacaktır. >
Her şey
değişti... İstek şimdi başka oldu. Hal başka hal oldu. Büyük bir saltanat
geldi. İlk önce dünyada bir velayet-i Kübra; sonrası da ahirette... Dünya
kendine ve evladına yer oldu. Ahiret ise ebedi bir yuva... Ve sonsuz bir
sığınak..
Ey
mümin! Senin için Hz. Adem v Hazret-i Muhammed'de dostluk ve muhabbet için iyi
adetler var... Herhalde hatanı bil, tevbe et...
Başa Dön
8. Makale
---------------
ALLAH'A YAKINLIK
Manevi
bir hal içinde bulunduğun zaman başkasını isteme. İster daha altını, ister daha
üstünü. Hiçbir makam arzu etme...
Padişahın
kapısına geldiğinde hemen içeri girmeği isteme Zorla içeri alınıncaya kadar
bekle. Kendi isteğinle değil zorla içeri alınmalısın. Tekrar, tekrar
istemelisin. Pek nazlı da olma...
İçeri
girmek için mücerret izinle de yetinme. Seni tecrübe için olabilir, belki de
padişah tarafından deneniyorsundur... Koşma; bekle. Ta ki seni zorla içeri
alsınlar. Bu şekilde içeri alınman senin için bir fazilet olur. Saraya bu
şekilde girdikten sonra, seni kimse tekdir etmez. Tekdir ancak yapacağın
kusurdan sonra gelir. O, seni bizzat içeri aldıktan sonra, korku da olmaz.
Padişahın yaptığından mes’ul olmazsın. Ancak kendi isteğinle yaptığın şey
sonunda mes’ul duruma düşersin. Yaptığın hareket neticesi, sana taarruz vaki
olur.
Bu
makamda senin için iyi olmayan şey kendi arzunla hareket etmendir... Sabrın
azlığı, edebe riayetsizliğin, bulunduğun hale rıza göstermemen senin için hiç
de iyi olmayan hareketlerdir...
Saraya
girmek sana nasib olunca; başını önüne eğ, gözlerini etrafta gezdirmekten
sakın. Edepli terbiyeli olarak, verilen her hizmet ve vazifeyi yapmağa çalış.
Daha fazla yükselmeği isteme...
Ayet: “
Olara verdiğimiz dünyalıklara gözlerini çevirme, onları tecrübe etmek için,
dünya süsü olarak kadın verdik. Rabbın sana verdiği rızık, hem hayırlı hem de
devamlıdır... ”
Allah-ü
Teala, bu ayetle seçkin Peygamberine edep öğretiyor, dolayısıyla bize...
- "
Halini muhafaza et, verilene razı ol... "
Buyrulmasındaki
Murad:
- < Sana
verdiğim pek çok hayır, peygamberlik, ilim kanaat, sabır, İslam dini üzerindeki
saltanat ve o yoldaki mücadele senin için en büyük nimettir... Ötekilere
verdiklerimden daha iyi ve güzeldir. >
Bütün
hayır haddi bilmekte ve ona razı olmaktadır. Bununla beraber başkalarının
hiçbir şeyine göz dikmemektedir. Başka bir şeye iltifat etmemektedir. Çünkü o
baktığın ve arzu ettiğin şey üç kısma ayrılır. Birincisi, senin nasibin olmasıdır.
İkincisi başkasının nasibi olma ihtimali. Üçüncüsü, ne senin ne de
başkasınındır. İhtimal ki; Allahû Teala, onu bir tecrübe vasıtası olarak
yaratmıştır...
Baktığın
şey her ne ise... Eğer o, sana nasip olmuşsa ihtirasa düşüp ardından koşsan da
gelir koşmasan da. İstesen de gelir, istemesen de Bu hale göre, mutlaka onu
elde etmek için çırpınman ve edebe uymayan bazı hareketler yapman sana
yakışmaz. Bu hal, ilim ve akıl ölçüsüne vurulursa hiç de sevilen bir şey olarak
meydana çıkmaz.
Eğer o
şey, başkasının nasibi ise.... çırpınman niçin?.. Çünkü o şey sana hiçbir zaman
gelmez.
Yine o
şey, ihtimal ki hiç kimsenin nasibi değildir, fitne ve tecrübe için
yaratılmıştır. Böyle olduğuna göre, akıllı olan kimse nasıl nefsi için, böyle
bir fitneyi ister. Ve kendine celb etmeği arzu eder?..
Bu
izahlardan anlaşılıyor ki; bütün selamet ve iyilik, manevi hali muhafazada ve
haddi tecavüz etmemededir...
Avuç içi
kadar dar yerde de kalsan, geniş sahalara da çıksan, her ikisi de sana göre
müsavi olmalı... Ve yukarıda anlattığımız halini ve edebini muhafaza etmeğe
çalışmalısın. Başını önüne eğ. Çok edepli ol... Daha da üstün vazife görmeğe
çalış. Çünkü padişaha en çok sen yakınsın, senin kabahatin de çabuk görülür. Bu
sebepten senin için tehlike daha fazladır.
Bulunduğun
halin daha üstüne ve daha aşağısına geçmeği isteme. Orada sabit kalmayı, baki
olmayı arzu etme. Bulunduğun vazifenin şeklini değiştirmeğe yeltenme... Böyle
bir şey yapmağa senin bir salahiyetin yoktur. Böyle bir şey yaparsan nimetleri
inkar yolunu tutmuş olursun; bu ise, dünya ahirette sahibini utandırır...
Sonuna
kadar, anlattığımız şeyleri yapmağa çalış... Neticede öyle bir hale gelirsin
ki, o halde senin için bir makam verilir. Seni ondan hiç ayırmazlar. Sen de
onun, Allah tarafından bir vergi olduğunu anlarsın. Böyle oluşun delili ve
beyanı meydandadır, bunu bilir ve o halin devamına çalışırsın...
Veliler
için haller vardır. Ebdal için makamlar vardır. Ve sana hidayeti Allah nasip
edecektir....
Başa Dön
9. Makale
---------------
KEŞİF VE MÜŞAHEDE
Allah
sevgililerine ve bunlardan bir kısım olan Ebdale, akıllara durgunluk veren,
adet ve resmiyeti ortadan kaldıran Ef’al-i İlahi’nin tecellisi açılır. Bu
tecelli iki kısma ayrılmıştır: Cemal, Celal sıfatlarının tecellisidir. Celal,
aynı zamanda azamet manasına da gelir. Bunların tecellisi kalbe çok giran (*)
gelir. İnsanı müthiş sarsar. Bu hal kalpde olur fakat zahiri duygulara da
sirayet eder. Bazen görülür ve işitilir. Bu hali, bir ravi, Peygamber (S.A)
efendimizden nakletmiştir:
Namazda,
yemek kabının kaynamasına benzeyen bir ses işitilirdi. Bu ses kalbden gelmiş ve
zahirde de işitilmiştir. Bu hale sebep, Allah’ın Celal sıfatının tecellisini
görmesi ve azamet-i İlahi’nin keşfolmasıdır... Bu hale benzer şeyler Hz.
İbrahim’den (A.S) keza, Hz. Ömer (R.A) rivayet edilmiştir...
Cemal
sıfatının tecellisine gelince: Bu sıfatın tecellisinde kalb nurla dolar ve
bununla boş olur. Bu halde kalb rahat eder. Lütuflara erer. Güzel konuşmaları
burada duyar. Güzel sözleri bu halde işitir. Bununla beraber, kendisine yüksek
hediye müjdeleri burada verilir. Ve yüksek derecelere çıktığı kendisine burada
haber verilir. Bu öyle bir makamdır ki; bundan sonrasında kulun hiçbir dahli
olmaz. Her şey ezeli nisbete bağlanır. Kalem kurur. Artık taksim ne ise o
gelmeğe başlar. Allah fazlını ve rahmetini istidatlar nisbetinde verir, rahmet
ve şefkatini onlara ispatlar. Bu hal ecel gelinceye kadar devam eder. Ki, bu
malum olan ölüm zamanıdır. Bundan sonra daha fazla açılır. Perdeler kalkar.
Yükseldikçe yükselir. Bunun dünyada verilmemesinin sebebi, Allah’ karşı olan sevgi
ve muhabbetlerinin onları bir tehlikeye götürmemesi içindir. Sonra takatları
kesilir. Helak olurlar, zayıf düşer, ibadetlerini yapamazlar. Halbuki onlar ölünceye kadar ibadet etmekle
mükelleftirler. Bunlara, bu maddi hayatta tam tecelli etmemesi ve tam tecelliyi
öteki aleme bırakması O’nun merhametinin eseridir. Böyle yapmakla sevdiklerinin
kalplerini tedavi eder. Terbiye eder ve madde alemi ile manevi alemi bu şekilde
idare eder. İncelikleri bilen ve hüküm veren O’dur. Kullarına lütfunu,
merhametini esirgemeyen O’dur...
Bu
halleri anlatan bir rivayet Hz. Resulullah’tan şöyle nakledilmiştir:
Efendimiz,
maddi alemle biraz meşgul olduğu zaman:
- < Ey
Bilal, bizi biraz dinlendir. Ezan oku da namaza kalkalım... >
Buyurmuştur.
Bunu, anlattığımız güzellikleri görmek için söylemiştir... Yine bu sebeple
şöyle buyurmuştur:
-
< Namaz, gönlümün sürurudur... > (**)
(*) Bıktırıcı, fena, katı
(**)
Sevinç
Başa Dön
10. Makale
---------------
NEFİS VE HALLERİ
Bu kadar
külfetler içerisinde, varlığını gösteren yalnız Allahû Teala’dır. Bundan sonra
nefsin gelir. Muhatap olarak meydanda da sen varsın.
Nefis;
başta Allah’ın zıddıdır. Halbuki her şey sahiplidir. Böyle olduğu için nefis,
hem yaradılış itibariyle, hem de mülk olarak Allah’ındır. Bu arada nefse boş
iddia ve arzu, bir de kötülükleri ile sevinmesi kalır.
İş böyle
olduğuna göre, sen, Hakka uyarak nefsine muhalefet edersen; Allah için nefsine
hasım olmuş olursun... Allah-ü Teala, Davud’da (A.S) şöyle buyurdu:
- “ Ya Davud, ben daimi kuvvetinim, bu kuvvetini nefsine düşman olarak ibadete vermeğe
çalış. “
Ey
mümin, eğer sen de böyle yapar ve bu halde kalırsan, kulluğun ve Allah’a karşı
olan bağlılığın doğru olur. Rızkın ne ise... rahat,güzel, hoş olarak gelir; aziz
ve mükerrem olursun. Ve her şey sana hizmet etmeğe başlar. Sana tazim ederler,
hürmet ederler... Çünkü onlar yaratanına bağlıdır. Sen ise onun sevgili
kulusun. Onları Hak yaratmıştır. Onlar da bunu ikrar etmektedirler. Nasıl ki;
Allah-ü Teala bunu şu ayetlerde haber vermiştir.
-
“ Allah’ı tesbih etmeyen hiçbir şey
yoktur, lakin siz onların tesbihini anlayamazsınız. ”
- “ Göğe
ve yere isteyerek veya zorla geliniz... " diye buyurdu. Onlar da dediler:
-
" İsteyerek geldik...”
*
İbadetin
başı nefse muhalefet etmektir. Allah-ü Teala buyurdu:
-
“ Nefsine uyma; nefs seni Allah yolundan ayırır. ”
Davud’a
da şöyle buyurmuştur:
- “ Ey Davud, nefsini bırak, çünkü o, daima münazaa çıkarır. “
Beyazid-i
Bestami’den (Rh.) bir rivayet vardır. Beyazid mana aleminde tecelli-i ilahiye
nail olur ve sorar:
-
< Yarabbi, sana nasıl gelinir?
Şu
cevabı alır....
Nefsini
bırak da gel...
Beyazid
der ki:
Nefsimi
bıraktım, yılan soyunduğu gibi ben de nefsimden soyundum... Her hayrın ve her
güzelliğin onu bırakmakta olduğunu gördüm... >
Eğer
takva halinde isen, nefsine daima muhalefet et... Halkın varlığını kalbinden
çıkar. Onlardan her hangi bir şey bekleme. Onlara minnet etme. Onlara güvenme,
onların elindeki dünyalığa göz atma. Onların iyiliği seni sevindirmesin,
kötülükleri de gücendirmesin. Onların hediyesini, sadakasını, zekatlarını,
adaklarını bekleme. Şayet senin mal, mülk sahibi bir adamın varsa sakın
mirasına konmak için ölümünü .isteme...
Halkı
hakikaten kalbinden çıkar. Onları kah açılan, kah kapanan bir kapı bil. Onları,
meyvesi bazen var, bazen de yok olan ağaçlar gör... Bu işlerin hepsini bir
faile bağla ve bir müdebbirin tedbiri kabul et. Bu fail ve müdebbirin de Allah
olduğuna inan ki, muvahhid olasın.
Bu
anlattığımız şeyleri kabul etmekle beraber kulların çalışmasını da inkar
etme... Sonra cebriye mezhebine girmiş olursun. Her ikisini birleştirirsen
cebriye mezhebinden kurtulursun. Allah’ın yardımı olmadan onların işi tamam
olmayacağını iyi bil. Allah’ı unutarak onlara tapma. Bunların yaptığı, Allah’ın
işinden ayrıdır, deme. Hakkı inkar etmiş olursun. Kadriye mezhebine girmiş
olursun. Allah, gücü kuvveti verir, kullar da yapar, de...
Bu
hükümlerde Allah’ın emri ne ise ona bağlan. Bunlardan haddi aşmayarak kısmetin
ne ise onu al. Allah’ın hükmü, sana ve bütün mahlukata kendi verdiği hükmü ile
olur. Sakın sen hakim olmaya kalkmayasın. Sen de onlar gibi kader-i ilahinin çizgisi dahilindesin. Kader ise
karanlıktır. Karanlığa lamba ile gir. Bu lamba da Allah’ın kitabı, Peygamberin
sünnetidir. Sakın bu ikisinden ayrılma... Eğer bir hatıra kalbine gelirse ve
sıkışık durumda kalırsan, onu derhal kitap ve sünnet ölçüsüne vur... Mesela,
zina etmek, gösteriş yapmak gibi şeylerden olduğunu görürsen, facir(*) ve
fasiklerle(**) birleşmek gibi şeyler olursa –ki bunlar haramdır- sakın yapma...
Derhal bu gibi düşünceleri bırak... Bunlardan başka haram şeyler olursa hemen
ört... kaç... Kabul etme, amel etme... Bu gibi şeylerin şeytan tarafından sana
hatırlatıldığını bil.
O sana
gelen hatıranın, mubah olan arzulardan, evlenmek, yemek, içmek nev’inden bazı
şeyler... yine yapma. İhtimal ki aklın
ermediği bazı kötülükler onda gizlidir. Mesela bakarsın sana bir fikir gelir:
- Bu
müşkülün için falan yere git; oradaki falan zata arz et...
Halbuki
senin o zata ihtiyacın yoktur. Belki de senin ilmin, irfanın daha üstündür.
Bunları da onunla anlıyorsun. Burada biraz dur. Hemen oraya koşma...
Bazen de
kendi kendine dersin:
-
Herhalde bu Allah tarafından ilhamdır, bununla amel edeyim...
Hayır
bunu da yapma! Bu işte de hayırlısını bekle... Bunun Hak tarafından olduğunu
anlamak için, o ilhamın sana tekerrür halinde gelmesi lazımdır... Yahut sana, o
işi yapman için manevi bir emir verilir, o zaman yaparsın. Allah için bilgi
sahibi olanlara bu gibi şeylerde bazı alametler zuhur eder; bunu da ancak
akıllı veliler ve ebdal zümresi bilir.
Bu
anlatılan şeyleri sakın yanlış anlama... Bunlar, emir ve yasakların haricindeki
şeylere aittir. Şer’i hükümlere uyman ve tamamiyle tatbik etmen lazımdır. Aksi
halde manevi alemden hiç nasib alamazsın...
Doğruyu
bilen ve o yolda hidayet eden Allah’tır...
(*) Fena
huylu, günahkar
(**)Allah’ın
emirlerini tutmayan
Başa Dön
11. Makale
---------------
ŞEHVETİN BEYANI
Fakirlik
halinde, geçim durumundan aciz kaldığın zamanda, nikah işiyle karşılaşırsan, bu
halinde de sabreder beklersen; Hak Teala, ya senin başından bu işi giderir,
yahut sana bir kolaylık verir evlenirsin, yahut muhafazası altına alır geçimini
kolaylaştırır. Böylece dünyada güçlük göstermeden, ahirette de sıkıntıya
sokmadan istediğini sana verir ve sabrından dolayı sana: Sabırlı, haline
şükreden ismini verir...
Eğer
evlenmek senin nasibinde varsa, ister istemez olur; olunca yaptığın sabır şükre
çevrilir... Allah’u Teala hazretleri ise şükredenlere bol ihsanlar vereceğini
şöyle vaad etmiştir:
- “ Eğer
şükrederseniz nimetimi arttırırım, küfür yoluna saparsanız azabım şiddetlidir. ”
Eğer
evlenmek sana nasib değilse, o arzu kalbden çıkar gider. Nefis istese de
istemese de bu yazılan olur.
Her
halinde sabra devam et. Kötü arzularına
muhalif ol. İlahi emirlere boyun eğ. Kazaya razı ol. Bu halinden dolayı da
Allah’tan iyilik um. Çünkü, Allah’ı Teala şöyle buyurdu:
-
“ Sabredenlerin mükafatı bol verilecektir. ”
Başa Dön
12. Makale
---------------
DÜNYALIĞI SEVMEK
Allah-ü
Teala sana mal verir; sen de Allah’ı
unutur malla uğraşırsın, o malı sana kara bir perde yapar. Dünyayı ,
ahireti göremez olursun. Yalnız malı bilirsin. Çok kerre de malı alır, seni
değiştirir. Fakir eder, zelil eder. Çünkü sen, asıl nimeti vereni unuttun,
nimetle meşgul oldun...
Eğer, o
mülk seni meşgul etmez de, ibadetinle de uğraşırsan, sana hediye olarak
verilmiş olur, bir tanesi bile eksilmez. Mal sana hizmetçi olur. Sen de
yaratana ibadet edersin. Böylece dünyada rahat, güzel geçinirsin. Ahirette ise
sıddıklar, şehitler, salihlerle beraber olursun...
Başa Dön
13. Makale
---------------
ALLAH'IN EMRİNE TESLİM OLMAK
İyiliğin
gelmesini, kötülüğün gitmesini isteme...Eğer kısmetinde sana gelecek bir nimet
varsa, istesen de gelir, istemesen de.... Bela da aynı... Eğer sana gelecek bir
bela varsa, kaçsan da gelir, dursan da... İstersen o belanın kalkması için
duaya sarıl.. İstersen sabret. İstersen Allah için kendini bir yere attır;
elbette gelecek olan gelir...
Sana
lazım olan bunların hepsinde Hakka teslim olmaktır. Hepsini ona teslim et. Eğer
nimet gelirse şükretmeğe başla!.. Bela da gelirse sabretmeğe çalış. Belayı hoş
gör... Onu da bir nevi nimet bil. Gizlemeğe çalış! Gücün yettiği kadar
gidermeğe gayret et. Hele onu her yerde anlatmaktan sakın. Allah’ın sana
verdiği manevi halin kuvveti ile ve gittiğin yolun icabı olarak bunları yapmak
mecburiyetindesin. Öyle bir yoldasın ki, Hak’ka taatla ve her şeyi hoş görmekle
emrolunmuşsun. Ancak böyle refik-i Ala’ya çıkabilirsin. Bu hale gelince senden
evvelkilerin yerine makamına varırsın. Senden evvel padişaha gidenleri ve
yaklaşanları orada bulursun. Onun yanında her iyilik yolunu, rahatı, kerameti
ve nimeti görürsün; kavuşursun.
*
Belayı
bırak gelsin, seni ziyaret etsin... Yolunu aç. Kapama. Önünde durma. Sana
gelmesinden ve seni yoklamasından korkma. Nasıl olsa, onun ateşi cehennemin
ateşinden daha şiddetli değildir.
Yaratılmışın
hayırlısı, yerin yüklendiği, semanın gölgelendirdiği, varlığın gözdesi
Efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) den şöyle bir Hadis,i şerif rivayet
edilmiştir.
- <
Kıyamet günü cehennemin üzerinden geçildiği zaman, cehennem bağıracak, çabuk
geç! Ey mümin nurun alevimi söndürdü. >
O
cehennemin ateşini söndüren nur, ancak dünyada kazandığın ve beraber götürdüğün
iman nurudur. O nur, hem isyan eden, hem de itaat edende vardır. Ama isyan eden
ondan faydalanamaz...
İşte
dünyadaki bela ateşini de söndüren bu nurdur. Sen de eğer sabreder Hak’ka
uyarsan mükafatını görürsün. Belanın sana gelmesi seni heyecana düşürmesin.
Yaklaşması seni çekindirmesin. Çünkü bela seni öldürmek için gelmez, seni
tecrübe etmek için gelir, imanın sıhhatini ölçmek için gelir. Hak’ka olan
bağlılığını kuvvetlendirmek ister. Senden memnun olur. Seni Hak’ka müjdeler...
Allah-ü Teala buyurdu:
- “ Biz
sizi imtihan ederiz. Ta ki, içinizdeki mücahitleri anlayalım... Ve işlerinizden
haberdar olalım. “
Hakka
karşı imanın doğru olması ve O’nun işlerine boyun eğmek muvafakat göstermen
yine O’nun sana bir lütfu ve merhametidir. Bunu böyle bil ve sonuna kadar sabra
devam et. Hak’ka uyar bir Müslüman ol. Artık bu halle bezendikten sonra, senden
ve başkasından Allah’ın emirlerini yapmaktan başka bir şey bekleme. Ve
yasaklarından kaçmaktan başka bir şey umma.
Her
hangi bir yerde dini emirlere dair bir şey olursa derhal ona koş. Onları doğru
işitmeğe çalış. Yerine getirmeğe gayret et. Derhal harekete geç, miskin miskin
oturma. Kadere teslim olup kalma... Zuhurata uyup durma. Allah’ın emirlerini
yerine getirmek için bütün gücünü kuvvetini sarf et. Aciz kalırsan Allah’tan
yardım iste. O’na tazarru et, yalvar. Acaba:
- < Niçin
ibadetten geri kaldım? >
De ve
sebebini araştır. Belki de buna sebep senin bazı lüzumsuz şeyler istemen
olmuştur. Belki de bazı edebe uymayan
hareketler yapmışsındır. İhtimal ki, ibadete gevşek davrandın, gücüne kuvvetine
güvendin... Ve nihayet bilgine güvendin, nefsi ve halkı, Allah’a karşı ortak
yaptın. Netice, bunların hepsi senin helakine sebep oldu. Mevla da sana bu
yüzden rahmet kapılarını kapadı. Taatından azletti. Hizmetinden kovdu.
Yardımını kesti. İyilik yüzünü senden çevirdi. Ve nihayet sana kızdı, darıldı.
Dünyayı, nefsi, şahsi arzuları senin başına bela etti...
İyi
bilmelisin ki, bu gibi adi işlerle uğraşmak, iyi meşguliyet değildir. Bunlarla
uğraşmak seni yaratanın, besleyenin rahmetinden uzaklaştırır...
Sakın
mevlaya ibadet etmekten, seni mevlanın gayri alıkoymasın. Allah’tan başka ne
varsa hepsini gayri olarak bil. Ve bunları Hak’ka tercih etme... Çünkü seni
onlar değil Allah yarattı. Sakın kötülükleri yaparak nefsine zulmetme. Eğer,
Yaratanın emirlerini bırakıp, başkasıyla uğraşırsan seni ateşe atar. Öyle ateş
ki; onu tutuşturan insanlar ve küfür taşıdır. Sonra pişman olursun fakat
beyhude. Özür dilersin kabul olunmaz. İtap(*) olunmaya razı olursun fakat yine
hiç. Tekrar iyilik yapmak için dünyaya dönmek istersin, kimse seni gönderemez.
Özüne
acı, acı... Ona merhamet et. Sana verilen duygularını iman yolunda, iyi
işlerde, taat ve ibadet yolunda kullan. Bunlarla marifet kazan, ilim öğren. Bu
ibadet ve marifet nuru ile karanlıkları aydınlatmağa çalış. Emri tut.
Yasaklardan kaç. Hak yolda bu ikisi ile yürü. Seni, ilk önce topraktan insan
yapan halikini inkara kalkışma!..
O’nun
emrinden başka bir şey isteme. Ve O’nun kötülediği şeylerden başkasını kötü
görme. Dünya ve ahiret için elindekiyle yetin. Dünya ve ahiret için
kötülediğimiz şeyleri kötü olarak bil.
Her
sevilen, istenen Allah için istenmeli. Ve her istenilmeyen yine, O’nun için
istenmemeli.
Eğer
sen, Allah’ın emrinde olursan, bütün canlılar da senin emrinde olur. Ve eğer
Allah'ı’ yasak ettiği şeylerden kaçarsan bütün kötülükler de senden kaçar.
Nerede bulunursan bulun daima iyilikle karşılaşırsın.
Allah-ü
Teala hazretleri Peygamberlerine gönderdiği bazı kitaplarda şöyle buyurmuştur:
- “ Ey
ademoğlu! Ben öyle Allah’ım ki benden başka ilah yoktur; bir şeye ol dersem,
olur. Bana itaat edersen, seni de benim gibi yaparım. Her neye ol desen
olur!.. ”
Yine
buyurmuş:
- “ Ey
dünya! Bana ibadet edene sen yardım et... Sana koşanı da yor!.. "
Allah’ın
yasak ettiği bir şeyi yapmakla karşılaşırsan şöyle ol: Mafsalların birbirinden
ayrılmış, duygun yok olmuş, kalbin kırılmış, cesedin ölü, ümitlerin kırılmış,
adet ve resmiyeti unutmuşsun. Gözünde bütün sahra karanlık ve bulunduğun yeri
yıkılıyormuş gibi gör. Bina eskimiş, tavan çökmek üzere. Böylece oturduğun yerde
hissiz, duygusuz kal. Kulağın sağır olsun, sanki öyle yaratılmışsın bil.
Dudakların oynamaz olsun, lisanında lallik olan gibi ol. Dişlerin bir güçlük
karşısında kalmış, dökülüyormuş farzet. Kolları çolak gibi, bir şeyi tutamaz
olsun. Ayakların çaprazlaşmış, bir yere gidemiyor, yürüyemiyor gibi gör.
Kendini cinsi münasebetten aciz bil. Öyle, sanki, cinsi hiçbir şeyle meşgul
olmamışsın...
Karnın
hiçbir şey yiyemeyecek kadar dolu olsun. Yemeğe ihtiyaç duyma. Aklın bozulmuş
olsun, kendini mecnuna benzet. Kabre doğru gidiyormuşsun gibi düşün...
Hülasa
olarak şunları söylemek isterim ki: Allah’ın emirlerini derhal duymağa çalış ve
koş!.. Yasaklarına karşı olduğun yerde kal, gitme!.. İlahi kader karşısında
cansız ol, yokluğa gömül, fani ol...
Bu
şerbeti hoşlukla iç... Kendini bununla tedavi et. Bundan gıda al... Günahın
verdiği manevi hastalıklardan bununla kurtulursun. Nefsin illetini ancak böyle
temizleyebilirsin.
Bu
işler, Allah’ın izni ve dilemesiyle olur...
(*)
azarlama, darılma
Başa Dön
14. Makale
---------------
VELİLERE UYMAK
Sen nefsine,
kötü arzularına taptıkça , velilerin derecesine çıkmayı isteme... Halbuki onlar
yalnız Mevlaya kulluk ederler. Senin istediğin dünya, onlarınki ise ukba...
Sen
yalnız bu dünyayı görürsün, onlar yerin, göğün sahibini görürler.
Sen
halkla ünsiyet edersin, onlar daima Hak'la olurlar...
Senin
kalbin, yerdekilere bağlı; onların kalbleri arşa bağlıdır.
Sen
gördüğünü tuzağa düşürmek istersin, onlara gelince, senin gördüklerine iltifat
etmezler. Yalnız yaratanı görürler ve O’nun emirlerine uymağa bakarlar.
O, Allah
dostları, bulacaklarını Hak’la buldular, ereceklerine erdiler. Sana gelince;
zavallı bir halde, şehvetine uydun kaldın.. Yalnız dünyayı ve arzularını
gördün. Halbuki onlar; halkı, arzularını, temennilerini bırakarak bu yola
girdiler. Yüksek derecelere bu sayede erdiler. Onları bu makama, yaptıkları,
ibadet, taat, sena götürdü. Bu da onlara Allah’ın ihsanıdır, ki istediğine
verir.
Onlar;
ibadete, taata; Allah’ın yardımı ve verdiği kolaylıkla, bıkmadan usanmadan
koştular.
İbadet
onlara ruh oldu... Manevi bir gıda oldu.
Onlar,
bu hale devam ettiklerinde dünya başlarına bela oldu. Bir felaket halini aldı.
Fakat onlar bunu duymadılar. Kendilerini cennet evinde gördüler. Onlar her
şeyin evvelini aradılar, şimdiki haline aldanmadılar. Hak Teala onları evvelden
niçin yarattı ve neyi anlattıysa onu öğrenmeğe çalıştılar.
Yer
onların hürmetinde durur. Sema onların duası ile açılır. Ölüm, onların kararı
ile olur. Bu salahiyeti onlara mevla vermiştir.
Padişah
onları yerin düzeni için yaratmıştır, yer yüzünü onlarla bezemiştir. Onlar hep
birden dağlar gibidirler. Hak’ka giden yollar bunlar arasından açılmıştır.
Malı,
mülkü gaye edinip, bunlardan kaçana merhamet yoktur.
Onlar,
yeryüzündekilerin hayırlısıdır. Yer, gök baki kaldıkça onlara selam ve saygılar
olsun...
Başa Dön
15. Makale
---------------
KORKU VE ÜMİD
Rüyamda,
mescide benzer bir yerde bulundum. Orada, her şeyden elini çekmiş insanlar
vardı. Kendi kendime; bir zatı kastederek şöyle dedim:
-
< Eğer o bunlar arasında olsaydı, bu hallerini ıslah ederdi... >
O
cemaat etrafıma toplandı. Bana:
-
< Niçin konuşmuyorsun? >
Diye
sordu, ben de şöyle dedim:
-
< Eğer konuşmaya razı ederseniz konuşurum. >
Sonra
onlara şöyle bir konuşma yaptım:
-
< Halkı bırakıp hak yolu tuttuğunuz zaman halktan dilinizle bir şey
istemeyin. >
Devam
ettim:
-
< Buna muvaffak olursanız, kalbinizle de bir şey istemeyin. Çünkü kalble
istemek, dille istemek gibidir. >
Biliniz
ki Allah-ü Teâla her an bir iş yapar, bozar, yeniden yapar... Yükseltir,
alçaltır...
Bir
kısım velileri en yüksek dereceye çıkarır, diğer bir kısmı en aşağı tabakaya
indirir.
Yüksektekilerin
korkusu aşağıya düşmektir... İstedikleri de bulundukları halde kalmaktır.
Aşağıdakilerin
korkusu da, bulundukları halin devam etmesidir. İstedikleri ise daha yüksek
makama çıkmaktır.
Bunları
söyledim sonra uyandım...
Başa Dön
16. Makale
---------------
TEVEKKÜL VE DERECELERİ
Seni
Allah’ın fazlından ve her işe, O’nun nimetini görerek başlamaktan ne
alıkoydu?.. Ancak seni bu hale koyan, haliki bırakıp mahluka güvenmen olmuştur.
Yaratanı unuttun; yaptığın kara güvendin, mevla seni nimetlerini görmekten
mahrum etti.
Halk
seni, Peygamberin çalıştığı gibi çalışıp helal yemekten alıkoyuyor. Sen bu
halle kaldıkça, onlardan iyilik bekledikçe, kapılarına gidip ihsan ümit edip
dilendikçe, müşrik sayılırsın. Allah-ü Teâla, seni bu halinden dolayı helal
yemekten mahrum eder. Helal kazançtan, Hak’ka güvenerek çalışmaktan, seni geri
koyar, azarlar.
Sonra...
Hele bir zaman halkı bırak. Yaptığın büyük günahtan dön. Helal kazan, helal ye.
Yaptığın işlere güvenme, Allah’ın fazlını gör. Allah’ın sana verdiği ihsanı
unutma. O’nun ihsanını unutursan yine şirk yolunu tutmuş olursun. İlki kadar
büyük olmaz, ama yine de şirktir. Bir gün büyür. Hafi iken, açık ve büyük şirk
olur.
Bu
haline de tövbe et, şirkin bu derecesini de kaldır. Kar ına, kesbine(*) güven,
ama asıl kuvvet vereni gör. Bu işleri sana kolaylıkla yaptırana ve sebepleri
yaratana bağlan, seni her hayra muvaffak eder.
Çünkü her hayra O götürür, rızık O’nun elindedir.
Sen
devam et, yani O’na güven, rızkını O’ndan bil; nasibini çeşitli yollardan sana
gönderir. Bazen seni halka gönderir istetir ama bu senin için bir iptila, yada
riyazet nevinden bir şey olur. Bu halde çok dikkatli olmak lazım gelir. Bazen
de rızkını, sana bir mükafat olarak, vasıtaları göstermeden, onları hakiki
sebep göstermeden gönderir. Sen de rahatça O’na dönersin. O’nun kudreti önünde
tazimle eğilirsin. Bu kere perde kalkar O’nun fazlını görürsün. Mevla sana bir
doktordan daha çok, mizacına uyanı fazlı ve ihsanı icabı verir. Bunları
yapmakla seni kötü huylardan muhafaza eder. Başkasına meyil etmekten esirger.
Nihayet sana verdiği güzel, büyük nimetlerle gönlünü alır.
Kalbinden
cümle kötü istek, şehvet, matlup(**), mahbup(**) ... her ne varsa çıktığı zaman
ve sende, O’nun arzusundan başka bir şey kalmadığı vakit, vereceği nimeti çok
rahat verir.
Senin
için gönderdiği bir rızkı, mutlaka sen alacaksın, başkası el süremez... Çünkü
rızkın, senden başkasına nasip değildir. Şehvetini teskin için sana bir ihsan
yapar, ihtiyacını onunla giderirsin. Ve sen bunları sana göndereni bilir, anlarsın.
Bunları sana nasip edenin Hak olduğunu anlar, şükür yolunu tutarsın...
Dolayısıyla irfanın artar, ilmin çoğalır. Allah seni halkın külfetinden
uzaklaştırır. Ruhunu masivadan temiz tutmağa seni muvaffak eder.
Sonra
kalbin nurlanır, hakiki ilimleri anlamaya kabiliyetin artar. Gönül gözün
açılır, kalbin nurlanır. Hakka yakınlığın ilerler, tam o alemin malı olursun.
O
manevi, büyük ilmin sırlarını muhafaza edebilecek hale gelirsen, sana rızık ne
zaman ve ne vakit gelecekse bilirsin. Bu hal sana Allah’ın fazlı, keremi olarak
verilir. Şanını ta’zim(+) etmek için bu hale getirilirsin. Netice olarak,
bunların hepsi sana Allah’ın bir ihsanıdır. Allah-ü Teala bak bu manada neler
buyuruyor:
- “ Biz
onların içinden işlerimizin hakikatine eren imamlar yaptık, sabrettikleri
takdirde buna ererler. Onlar bizim ayetlerimize inanırlar. ”
-
“ Yolumuzda gerçekten çalışanlara yollarımızı açarız. ”
-
“ Allah’a karşı ittika(++) sahibi olunuz ki size öğrete. ”
Bu
hallere erdikten sonra tekvin sıfatı tecellisi gelir. Açık bir emirle o işi
yapmağa başlarsı. Bu emirde hiçbir şüphe yoktur. Güneş gibi açık meydandadır.
Bu emir sana verilir ki;her tatlıdan daha hoş ve her güzelden daha tatlı... Bu
vazifeyi yapmak için, sana gelen ilhamda karşılık bulunmaz. Bu ilham nefsin
kirlerini eritir. Allah-ü Teala, peygamberlerine gönderdiği bazı kitaplarda
şöyle buyurmuştur:
-
“ Ey Adem oğlu, ben öyle bir Allah’ım ki,
benden başka ilah yoktur; ancak ben varım. Ben her neye ol desem, olur. Bana
itaat et ki, seni de benim gibi kılayım; bir iş için ol; diyesin ola... ”
Bu
haller hayret edilecek haller değildir. Bunu peygamberler çok yapmıştır.
Velilerin de bir kısmında bunlara benzeyen haller zuhura gelmiştir. Bazan havas
tabakasına da bu vergi, Hak tarafından bir ihsan olarak verilmiştir...
Başa Dön
17. Makale
---------------
ALLAH'A VASIL OLMANIN YOLU
Her şey
Allah’a kavuşmakla son bulur. Sen de Hakka vasıl olduğun zaman manen ve
maddeten tekamülünü tamama erdirmiş sayılırsın.
Mevlaya
vasıl olmanın manası: Halkı kalben bırakmış olmandır. Heva ve hevesin kötü
yolunu terk etmendir. İrade ve şahsi arzularını bırakmış olmandır; irade ile
gitmek, bu yolda iyi sayılmaz. Bu iyi olmayan ahvali bırakıp Allah’ın
emirlerine bağlandığın gün, manevi yollar artık sana açılmış demektir. Bu hale
erdikten sonra iyi olmayan eski huylara doğru hiçbir kıpırdanma olmamalı.
Başkası da seni alakadar etmemeli... Hakkın emri ve O’nun hikmetli işlerini
görmelisin. Bu zikrettiğimiz hal fena halidir. Hak’kın hikmetlerinde kendini
kaybetmek makamıdır. Bu makama: Vuslat, tabirini kullanırlar.
Hak’ka
kavuşmak, vasıl olmak; bilinen belli başlı halkın birbirine kavuşmasına
benzemez. Hakkı bu gibi şeylerden tenzih etmek lazımdır. O’na hiçbir şey
benzemez. O hakikaten gören ve işitendir. Ama bizim gibi değil. O yücedir,
mahlukatın hiç biri ile kıyas olunamaz. Bu alemi, ona kavuşan ehl-i vuslat
bilir. Hakka kavuşmanın ne demek olduğunu Allah onlara bildirmiş ve
göstermiştir.
Bu
ehl-i vuslattan her birinin ayrı makamı vardır. Biri, diğerinin yerine geçemez.
Aynı zamanda Allah-ü Teâla her veli ve peygambere değişik yönlerden tecelli
eder. Hiçbir peygamber diğerinin; hiçbir veli diğer velinin sırrına eremez,
vakıf olamaz... Ve yine bu misalden olarak bir mürid şeyhinin haline akıl
erdiremez. Aynı zamanda müridin de şeyhden ayrı çeşitli halleri vardır. Bunu da
şeyh bilemez. Müridin yolu bazen şeyhin sırrına yaklaşır, yine de anlayamaz.
İşte burada şeyhinden ayrılır. O müridi bundan sonra mevlâ idare eder...
Artı o mürid Hak’ka teslim olmuştur. Hak onu halktan
keser. Önce şeyh onun için bir mürebbi vazifesi görüyordu, o da mahluk olduğuna
göre mürid ondan kesilir. İki yılı geçtikten sonra çocuğa süt verilmez. Bu da
bir bakıma onun gibidir. Nefis ezildikten sonra halka ihtiyaç kalmaz. İstek
gittikten sonra kimseden bir şey beklenilmez.
Şimdi o
mürid yükselmiştir. Şayet şeyh, heva ve nefisle kaldıysa müride muhtaç olur...
(*)
kesb: Çalışıp kazanma
(**) istenilen, aranılan
(***) sevgili, muhabbet olunan
(+) ululama, büyük sayma, saygı
(++)sakınma, korkma
*
Sonra nefis ve iradeye gelince:
Bunları mevla yola getirir, yok olmak olmaz. Çünkü yok olmak bir nevi noksan
sayılır. Bu yolda ise noksanlık yoktur. Nefis ölmez, islah olur.
Böylece Hakka vasıl olduktan
sonra, kendini masivadan emin gör, huzur içinde bil. Hak ve hakikatten başka
bir şey görme, ondan başkasına bir varlık tanıma... Bu yolun icabı elbette bunu
gerektirir.
Bulunduğun
makamda iyilik, kötülük, vermek, almak, korku, ümit, hiç birinde Hak’tan
başkasının tesiri olmaz. Çünkü kendinden korkanlara yine kendisi sahip olur. Hataları
örtecek yine odur.
Kendini
bu mertebeye getirdikten sonra, Mevlanın hikmetli işlerini görmeğe çalış... Çok
hikmet taşıyan emirlerini yapmağa gayret et. Takib edeceğin yol bu olmalı.
O’nun taatıyla meşgul ol. İster dünyaya, isterse ahirete ait olsun; bütün
mahluk şeylerden elini çek. Hepsinden kalben ayrıl.
Bütün
mahlukatı topla. Aşağıda hikayesi anlatılacak adam gibi zavallı ve çaresiz
olduklarını tahayyül et.
Şanı,
şöhreti her tarafa korkunç bir şekilde yayılmış, emirleri kesin, saltanatı tam
bir padişah... Bir adamı yakalatıyor, ayaklarına ve boynuna zincir vurduruyor.
Sonra dalgası dehşetli, derinliğine derin, akıntısı şiddetli bir nehir
üzerindeki ağaca astırıyor.
Sonra;
çok kıymetli, yüce ve maddi değer biçilmesi imkansız olan tahtına oturuyor.
Yanına da bir çok oklar, silahlar, mızraklar ve daha nice elemeli, paralayıcı
ve öldürücü aletler alıyor...
Şimdi,
padişah, o asılmış adama, rastgele okları, kurşunları yağdırmağa başlıyor.
Hal
böyle olunca... O korkunç manzarayı temaşa eden biri için o padişahtan
korkmadan, merhamet nazarına sığınmamak ve korkmamak, o saltanatı görmeden
geçip, asılmış adama bakmak ve ondan korkmamak doğru olur mu? Sonra böyle şeyi,
akıl mantık nasıl doğru bulur? Hayır, hiçbir zaman doğru bulmaz ve seyircinin
haline şu hükmü verir:
- <
Aklı gitmiş, hissiyatı bozulmuş ve neticede bir hayvandır, ki; insana
benzemez. >
Her
şeyin hakikatine erdikten sonra, basiretsiz, görmez olmaktan Allah’a sığınırız.
Hakka vardıktan sonra ayrılmaktan, Hakka yaklaştıktan sonra tekrar maneviyatın
kapanmasından, imandan sonra küfre, hidayetten delalete düşmekten yine O’na
sığınırız...
Dünya,
anlattığımız o büyük ırmaktır. O her gün taşmakta olan su ise, insanoğlunun
şehveti ve lezzetidir. İnsanlara çarpan, kötü mahluklar da dalgalardır. Kader-i
İlahinin cereyan eden bela ve mihnetleri ise, o oklar ve silahlardır.
Evet,
insan oğlunun başına bu dünyada en çok gelen şey, bela ve mihnettir. İyilik ara
sıra gelir, fakat zahmetler, incitici şeyler o ara sıra gelen iyiliği
unutturur. Ara sıra gelen hoşluklar olsa bile, yine onda çeşitli felaketler
gizlidir. Eğer insan, ibret nazarı ile bakacak olsa, hayatı ve iyi geçimin
yalnız öbür aleme mahsus olduğunu anlayacaktır. İyi inanmış olan bunu böyle
bilir. Çünkü bu hali bilip anlamak, içinde yaşatmak ehli imana mahsustur.
Peygamber
S.A efendimiz buyuruyor:
- <
Hayat ancak ahiret hayatıdır. >
Yine
buyuruyor:
- < Mümin
Allah’ına kavuşmadıkça rahata eremez. >
Bu
sözler imanlı hakkındadır. Yine buyuruyor:
- < Dünya
müminin zindanı, kafirin cennetidir. >
Yine
buyuruyor:
- < Allah
korkusu ile dolan kalb, Hak’ka bağlıdır. >
Bu ayan
beyan haberlerle birlikte, bu dünyada nasıl rahatlık iddia edilir? Şu muhakkak
ki; bütün rahatlık Allah’a bağlanmakta, O’nun emirlerini yerine getirmektedir.
Her halde O’na uymaktır. Onun yolunda boynu eğik olmaktadır.
Kul,
ancak anlattığımız şekilde dünya belasından kurtulabilir. Kurtulunca da gönlü
merhametle dolar, kendisine lütuflar, ihsanlar olur. Her işi ve her yaptığı
doğru olur. Bu da Allah tarafından ona bir iyilik olarak verilir.
Başa Dön
18. Makale
---------------
HAKKI ŞİKAYET ETMEMEK
Sana
tavsiye: İhsan edildiğin hiçbir hayrı kimseye söyleme... İsterse bu dostun
olsun...
Sonra,
Hikmeti icabı sende yapacağı ve tecrübe için vereceği bazı belalardan dolayı
Allah’ı ithama kalkışma... Bil ki;sana düşen vazife, bela olursa sabır
göstermektir, hayra da şükretmektir.
Nimeti
bulmadan bulmuş gibi görünüp şükretmek, içinde bulunduğun bir felaketi şikayet etmekten daha iyidir.
Nimet-i
İlâhiye’den mahrum olan tek kişi gösterebilir misin? Hayır!.. İşte âyet:
-
“ Allah’ın nimetlerini saymağa kalksanız bitiremezsiniz... ”
Sende o kadar Nimet-i
İlâhiye var ki; hiç birini görmek istemiyorsun...
Kalben hiçbir mahluka
gönül verme. Ve, kalben, hiçbir kimse
ile ünsiyet etme... Bulunduğun hali kimseye anlatma.
Ülfetin Allah’a olsun. Ona güven.
Derdini O’nun kuvvetiyle O’na
açarsın... Arada ikinci bir varlık göremezsin...
Çünkü başkası varlığını ispat edip zarar veya menfaat
vermeğe haklı değildir. Belayı senden yine o defeder. İzzeti ve
zilleti O meydana getirir... Ondan başkası
ne yükseklik vaad eder; ne de aşağı derecelere indirir. Başkası ne zengin
edebilir, ne de fakir. Ve hiçbir şeyi hareket ettiremez ve durduramaz. Hepsini
Hak yaratır ve hepsi O’nun yed’inde ve O’nun iznindedir. Her şey Onun emriyle
cereyan eder ve yürür. Her şey muayyen vakte bağlıdır. Kafi derecede gelir.
Sonra gelecek evvel gelmez. Evvel gelecek de sonraya kalmaz. Allah-ü Teala
şöyle buyuruyor:
- “ Allah
sana bir zarar verecekse alacak yine O’dur. Şayet sana bir hayır murat
edecekse, o hayrı senden çevirecek yoktur. “
İhsanını
istediği kullara verir. O hem rahim, hem de Gafur’dur...
*
Afiyette
bulunduğun halde Hak’kı şikayete kalkışma. Yanında Allah'ın bol nimeti olduğu
halde fazlasını isteme. Sana verdiği nimeti görmez olup inkar yoluna sapma. Bu
halin bir nevi istihza olur. Sonra, Allahû Teala seni inceden inceye hesaba
çeker. Dünyada belanı arttırır, ahirette ise seni azarlar. Cehenneme
atar.Sonra, seni manevi halden soyar, rahmet nazarını senden çeker.
Hakikaten
şekva(*) etmekten sakın. Etlerin makaslarla parça parça doğransa da itiraz
yoluna sapma.
Sakın ha
sakın itiraz etme:
-
< Allah, Allah >
De...
Kurtuluş iste. Fakat şekva etmekle değil. Hazer (**) et... Yanlış yola
sapmaktan kork. Şekva yolunu tutmaktan çekin. Çünkü ademoğlunun başına gelecek
belalar ancak itirazından dolayı gelir...
O,
erhamerrahimin olduğu halde, nasıl O’ndan şikayet edilir? Hakim, Habir;
kullarına en çok acıyan ve lütfunu esirgemeyen o olduğu halde, nasıl O'ndan dert
yanılır? O, kullarına zulmetmez. Kuvvetli, işinden iyi anlayan bir doktora
kızılır mı? Evladına acıyan bir ana cinayetle itham edilir mi?
Peygamber
S.A efendimiz şöyle buyuruyor:
-
< Allah-ü Teâla kuluna çok merhamet eder; bir ananın evladını o kadar
esirgemesi imkânsızdır. >
Ey
zavallı, Allah’a karşı edep tavrını takın. Zorla gelen belaya sabret,
sabretmeğe çalış. Güçlükle de olsa kendini bu yola uydurmağa alıştır. Rıza ve
muvafakat yolunu tut. Maneviyattan az buçuk nasibin varsa, bu yolu
tutarsın. Hakikaten bu yola devam
edersen eşi bulunmaz bir cevher olursun. Aksi halde her şey elinden gider,
artık bir daha bulmana da imkan kalmaz.
Allah-ü
Teâla’nın şu ayetini dinle:
-
" Kıtal(+) size farz oldu. Halbuki siz bundan hoşlanmazsınız... Bununla
beraber sizin sevdiğiniz şey iyi olabilir, sevdiğiniz şey belki de fenadır;
bunu siz anlayamazsınız, ancak Allah bilir. "
Çünkü
hakikat ilimleri gizlidir. Böyle olunca, her hangi bir şeyi hissiyatına göre
iyi veya kötü görerek uygunsuz bir yola sapma.
Eğer
takva halinde isen, Allah’ın emirlerine uymağa bak. Böyle olmak, yolumuzda ilk
basamağı teşkil eder. İkincisi velayet halidir. Burada da sakin ol. Hiçbir işe
karışma. Nefsini güzelleştirmeğe bak. Haddi hiçbir zaman aşma.
Son
mertebe gavs’lık, bedeliyet hallerine vardığın zaman, kader yolunda sıddıkiyet
mertebesine çıktığın zaman, bütün yolları gönlüne aç. Yalnız, nefsine meydan verme. Kötü isteklerini araya sokma.
Dilini
şikayetten sakla... Bu halleri özüne benimsettikten sonra, her şey sana hoş
gelir. Gelecek hayır olursa senin için güzelleşir. Şer gelirse korkma; seni,
taat ibadet yolunda felaketlerden Hak saklar. Seni o beladan dolayı halka
rüsvay etmez. Hatta, o belanın, gelip gidişinden senin haberin bile olmaz. Bir
karanlığın gelişi gibi, akşam gelir; gün doğunca gider. Gidince de her taraf
ışıkla dolar. Ve o bela, senin için sıcak karşısında yok olan soğuk gibi olur.
Bu
anlatılan güzel işleri, kendine örnek al ve misallerden ibret almağa çalış. Bu
bela geldikten sonra günaha, kötülüğe yaklaşma... Kerim olan mevlanın huzuruna
günahla giremezsin. Oraya ancak iyiler girerler. O, kapısına ancak temizleri
sokar. Kapısına ancak bütün manevi hastalıklardan beri olanları alır. Nasıl ki,
bir padişahın huzuruna, bütün koku ve kirlerden temiz olanların girmesi icap
eder. Hak’ka da ancak saf, temiz olanlar gider.
*
Beladan
korkma.... Onlar günahlara kefaret olur. Nasıl ki; Peygamber S.A. efendimiz bu
hali işaret ederek:
-
< Bir günlük sıtma, bir yıllık günaha kefaret sayılır. >
Buyurmuştur.
Zahirde bela gibi görünen haller, seni daha da olgunlaştırır; bulunduğun hali
muhafaza hakkı sana tanınır. İlahi
sırları saklamağa emin görünürsün. Kalbin nurlanır, gönlün açılır. Lisanında
bir fesahat olur. Bu fesahatin sebebiyle hikmetli konuşmalar yaparsın. Sana
muhabbet, sevgi yolları açılır, hep bunları anlatırsın... Sendeki bu üstünlük
sebebi ile herkesin sevdiği bir varlık olursun. İnsanlar da seni sever, başka
yaratılmışlar da... Dünya da sana koşar, ahiret de....
Sen
artık Allah’ın sevgilisi oldun. Her şey seni sevmeğe başlar. Mahlukatın
sevgisi, Hak’kın sevgisine bağlıdır. Aynı şekilde buğzu da, O’nun buğzuna
bağlıdır.
Allah
seni sevince; seni her şey sever. Buğzedince de her varlık sana düşman olur.
Bu
makama yetiştiğin zaman Hak’ka kavuşmuş olursun. Kendi varlığın gider. Bir şey
dileyemez olursun. Yanılıp da istekte bulunacak olsan, alacağın zaman bir de
bakarsın ki, o şey kaybolmuş gitmiş.
Bu
halinde, dünyadan sana pek az nasip verilir. Asıl çoğu senin için öteki aleme
saklanır. Burada isteyip alamadığını ötede bol bol alırsın. Bunların arasında o
kadar büyük nimetler vardır ki, akıl bir türlü onun aslına eremez.
Yükseğin
yükseği ve gönlün mesrur olacağı her büyük nimet orada bulunur.
Eğer
bunları beklemeden, bu meşekkâtli teklif evinde onlara kavuşmak istersen, az
bir şey alabilirsin, fakat buna mukabil kalbin safiyeti gider, basiretin söner.
Asıl istenen ve tahakkuku ahirete kalan nimetlere kavuşmaktan mahrum edilirsin.
Halbuki senin isteyeceğin ne dünyaya ne
de ahirete ait olmalı; sebepleri yaratan, yeri seren, semayı yükselten mevla
olmalı. Halbuki sen, ne buranın, ne de öteki alemin nimetini beklemeden az bir
dünyalığa razı oluyorsun.
Kullarına
doğru yolu o nasip eder, o subhandır, en iyiyi bilen O’dur...
Başa Dön
19. Makale
---------------
AHDİ YERİNE GETİRMEK, SÖZDEN DÖNMEMEK
Henüz
iman bakımından olgunlaşmadığın ve yakin
hali hali yönünden hakikate ermediğin bir zamanda; bir kimseye her hangi bir
şeyi vaad edersen sakın dönme; ta ki; imanın yokluğa gömülmesin ve yakin halin
elinden gitmesin.
İmanın
kalbinde kuvvetlendiği, yakin halin de hakikate erdiği zaman, sana manen şu
hitap gelir:
-
< Sen bugün bizim devletimizde kararlı ve eminsin. >
Bu hitap
sana tekrar tekrar ve her tekrarında ayrı bir şekilde söylenir...
Sen
artık bu hallerden sonra seçkin olursun, belki daha üstün. Varlığın Hak
varlığına kavuşur, iraden kalmaz. Aradığın her şeyi sende bulursun. Hayrete
düşecek acaiplik görmezsin. Bu hallerin hiç biri seni şaşırtmaz... Ne, gördüğün
Hak’ka yakınlık gözlerini kamaştırır, ne de bulunduğun derece seni hayrete
düşürür.
Himmetin
yükseldikçe yükselir, maddi varlığın akar gider. Dileğini Hak’ka teslim
edersin, yaratılmış şeylere değil. Gönlünü onların sahibine verirsin. Ne dünya
ne de ahiret, hiç birini arzu etmezsin. Gönlünü mevlaya verir, kalbini O’ndan
gayri her şeyden temizlersin. Çünkü; Allah’ın rızasına kavuştun; cennetine vaat
aldın... Netice: Hak işlerdeki manevi tecelliyi anladın ve onlardan
hoşlandın... İşte, bu in’am(++) ve ihsanlar imanından dolayı sana
yapılıyor.
Anlattığımız
hallerden birine erdiğin vakit, en ufak şahsi şey düşünecek olursan öteye
geçemezsin; düşünmezsen bir evvelki halin daha ilerisine, daha üstün ve
güzeline kavuşursun. Evvelkinden hoşlanmaz öbürüne koşarsın... Sana bütün ilim
ve anlayış kapısı açılır, bu sayede içinden çıkılmayacak en ince meseleleri
çözersin. O meselelerdeki hikmet kapılarını açar, saklı iyilikleri meydana
çıkarırsın...
(*)
şikayet, hoşnutsuzluk, sızlanma
(**) sakınma, korunma, kaçınma
(+) savaş, birbirini öldürme
(++) nimet verme, iyilik yapma
Başa Dön
20. Makale
---------------
"SANA ŞÜPHE VERENİ BIRAK"
HADİS-İ ŞERİFİNİN
AÇIKLANMASI
Biri
şüpheli, diğeri şüphesiz iki şey arasında kalırsan şüphesiz tarafı al, öteki
tarafı bırak. Mümkün olduğu kadar şüpheli şeylerden kaç.
Her
hangi bir şeyin şüpheli tarafı kalmasa dahi kalbin razı değilse yine alma,
bekle. Zuhurata tabi ol. Bilhassa manevi emirle yasak olduğu bildirilen şeyi
yapma, emre uy. Sanki o yapacağın şeyle hiç karşılaşmadın. Rabbına dön, rızkını
ondan bekle. Eğer O’nun kapısına gitmek istemezsen seni hatırına bile getirmez.
Hak Teâla seni unutmaz. Kafirlerin bile rızkını verir. Seni hiç unutur mu?
Yeter ki, sen O’nun emirlerine uyasın. Gece gündüz O’nun yolunda gitmeğe gayret
et. Sen mümin, muvahhid(*) gece gündüz O’nun kulluğuna bağlı olursan seni
unutmaz ve rızkını bol bol gönderir.
*
Başka
mana: Halkın sahip olduğu malı bırak, onlardan bir şey bekleme. Kalbini onlara
bağlama, ne onlardan kork ne de bir şey bekle. Senin için haram olmayan şüpheden
de beri olan Allah’ın helal gösterdiği şeyi al...
Her şeyi
O büyük varlığa bağlamalısın. İsteyeceğini O’ndan istemelisin. Sonra, her
şeyini O varlık verebilir. Ümidin ve korkun da O’ndan olmalı. O büyük varlık da
Hak Teâla olduğunu bil..
Her
varlığın yakasını O tutmuştur. Halkın kalbi O’nun emri ile çarpar. Şu, ayakta
gezen varlıklara O hayat verir. Onlardan sana bir iyilik gelirse, onlardan
değil Hak’tan bil. Onlar mallarının
başına hak tarafından bekçi olarak konmuşlardır. Onlar bir nevi Hak tarafından
vekil olarak, mallarının başında beklerler.
Sana her
hangi bir şey verilirse Hak’kın emri ile geldiğini anla. Verdiren ve
verdirmeyen O’dur. Aziz Mevla şöyle buyuruyor:
-
“ Allah’ın ihsanını isteyiniz. Allah’tan başka çağırdığınız putlar size gıda vermezler.
Rızkınızı Allah’tan isteyiniz. O’na yalvarınız. O’na şükrediniz. Çünkü O’na
döneceksiniz. Kullarım benden sorarlarsa, yakın olduğumu söyle.. Ben dua edenin
duasını işitirim, bana dua ediniz ki, kabul edeyim. ”
Sizi besleyen Allah’tır. O
Metin'dir. Kuvvet
sahibidir. Allah dileğine hesapsız rızık verir.
(*)
muvahhid
Başa Dön
21. Makale
---------------
ŞEYTANLA BİR KONUŞMA
Rüya
gördüm: Büyük bir topluluk içindeydim. Şeytan da orada idi. Onu öldürmek
istedim. Bana şöyle dedi:
-
< Beni neden öldürmek istiyorsun? Benim ne günahım var? Eğer bir şey şer
olacaksa, onu hayra çeviremem. Yine bir şey hayır olarak kalacaksa, onu da şer
yapmağa gücüm yetmez. Benim elimde ne var? >
Tipi
erkekle kadın arası bir halde idi. Güzel konuşması (!) vardı. Yüzü buruşuktu.
Çenesinde biraz kıl vardı. Görünüşü çirkindi. Biçimi sevilecek gibi değildi.
Sonra
yüzüme baktı, hafifçe utanarak gülümsedi.
Bu vaka:
Hicri 12. Zilhicce’nin 516 Pazar gecesi oldu.
Başa Dön
22. Makale
---------------
İMAN SAHİBİNİ TECRÜBE
Allah,
kulunu imanı nispetinde dener. Bu böyledir. İman yükseldikçe deneme nispeti o
derece artar. Büyür. Çoğalır.
Resûl’ün
imtihanı, nebininkinden büyüktür. Çünkü imanı üstündür. Nebinin başına gelen de
bedelin başına gelenden ağırdır. Bedelin iptilası da velininkinden zordur.
Çünkü iman bakımından veliden ileridir.
Velhasıl
herkes imanı nispetinde denenir.
Şu
Hadis-i Şerif bu durumu çok güzel anlatır:
- < Biz
peygamberler zümresiyiz. Belanın en çoğu bize verilmiştir. Sonra sıra ile.... >
Allahû
Teâla bunların gaflet yoluna sapmalarını istemez. Daima huzur içinde olmalarını
arzu eder. Bu sebeple büyüklere belaya karşı tahammül verir. Çünkü, Hak'ka
koşarlar. Seven, sevdiğinden başka bir şey istemez. Bela bunların kalbinde
bekçidir. Nefislerinin de bağıdır. Onları asıl matlup(*) olan, Haktan başkasına
meyletmekten korur. Yaratandan başkasına
sığınmaktan esirger.
Bu
hallerinde o büyük insanların kötülüğe karşı meyilleri kalmaz. Nefisleri
kırılır. Hak batıldan böylelikle ayrılır. Şehvet ve şahsi arzu hisleri bertaraf
olur. Onlar, nefislerinin hoşuna giden şeylere meyletmekten çok korkarlar. O
nefsin hoşuna giden, ister dünya işi olsun, isterse ahiret...
Bu güzel
halle onlar daima Hak’kın rızası yoluna koşmaya çalışır. O’nun hükmüne razı
olurlar. Hak ne verdiyse onunla yetinirler.
Onlar,
imtihan yolu ile gelen belalara sabreder, böylelikle halkın şerrini görmezler.
Her şeyden emin olarak yaşarlar. Onlar bu hallerinde nefislerini kırar, hakka
götürmeğe gayret ederler.
İnsan
kendine böyle bir yol tuttuktan sonra, kalben gideceği hakiki yolda kuvvet
bulur. Diğer azaların da kötü yola gitmesini önler.
Çünkü,
bela imtihan için gelir. Kalbi kuvvetlendirir. Vicdani kanaati arttırır. İmanı
hakikate erdirir. Hak yolda sabrı çoğaltır. Nefsi kötü arzuları zayıflatır. Her
bela geldikte, mümin de sabır ve hakkın hikmetli işlerine karşı teslim ve rıza
olur. Ona her işinde yardım eder. Bol nimet gönderir. Kula, her yaptığı işte
muvaffakiyet ihsan eder. Âyet:
- “ Eğer
şükrederseniz, biz de ihsanımızı arttırırız. “
Nefis,
kötülüklerden her hangi birine hoşlanarak giderse, şehvet yolunda harekete geçtiği
zaman da, kalp ona yersiz olarak uyarsa, Hak’tan gafil olur. Bu gafletin bir
neticesi olarak, Hak Teâla hem nefse, hem de kalbe felaketli işleri verir,
aleme rüsvay eder. Çeşitli felaketlere uğratır. Halkı başına musallat eder. Aç
bırakır. Hasta eder. Bunların sonu, karasız bir durum alırlar. Böylece hem
kalp, hem de nefis bulacaklarını bulurlar.
Eğer
kalp, nefsin isteğine uymaz, dini bir emir almadan hareket etmezse- bu emir
veliler ilham, peygamberlere de vahiy yolu ile, diğerlerine işaretle gelir- Hak
Teâla mükafat olarak kalbe ihsanlar yapar. Rahmetine bol kılar. Bereketini
arttırır. Afiyet ihsan eder. Her şeyden razı olma tadını verir. Nur, marifet ve
kendine yakınlık verir. Kalbin zenginliği ve bütün belalardan kurtulmak yolunu
gösterir. Aynı zamanda düşmanlara karşı yardım eder.
Bu
anlattıklarımızı iyi anla. Kendini hak yolda muhafaza et. Nefsine icabet etme.
Belaya girmekten sakın. Hak yolda Allah’ın emrini gözet. Dünya ve ahiret
işlerinde O’na teslim ol...
Ve.......
Allah dilerse böyle ol!.....
(*)
matlup
Başa Dön
23. Makale
---------------
ALLAH'IN VERDİĞİNE RAZI OLMAK
Azla
yetin ve ciddi olarak böyle kal... Daha yüksek dereceye çıkıncaya kadar haline
şükret. İyisine kavuştuğun zaman da elinde bulunanın kıymetini bil... İlk başta
sabırlı ol. Sabırsız insana iyilik yakışmaz. Sabır, insanın kıymetini arttırır.
Dünyanın nimeti her an değişir. Sabırlı olursan durmadan yükselirsin,
iyiliklere kavuşursun.
Şunu iyi
bil ki; her şeyin ardından koşmak, ele bir şey geçirmez. Yalnız, kısmet olan
gelir. Sabırla kısmetini beklemen, nasibini eksiltmez. Ne her şeye hırsla koş,
ne de gelecek olan gelir diye, otur. Yat....
Geleni
al. Giden için de üzülme. Eğer bir şey nasip değilse yıllarca didinsen eline
geçmez. Hırsı bırak, sabırlı ol. Halini muhafaza et. Kalbine sahip ol. Kötülük
koyma. Allah’tan afiyet iste. Sebebe yapışmayı da ihmal etme.
Allah’ın
emri dışında kimseden bir şey alma. Yine O’nun emri dışında kimseye bir şey
verme. Kendi hevesine kapılıp çeşitli işler yapma. Kendine bu kadar fazla
güvenme. Allah’a güven. Mağrur olma. Sonra senden daha şerli kimseleri başına
bela eder. Her şeye hakkını ver. Zalim olma. Zalim Allah’ı aldatamaz. Kahrından
kurtulamaz. Hak Teâla şöyle buyurdu:
- “ Biz,
zalimleri birbirine düşürürüz. “
Allah’ın
emri kat’i, askerleri kuvvetli, saltanatı sonsuzdur. Her emri, istisnasız
yerine gelir. Bunlara iyice inan. Böyle bir padişahın mülkünde yaşadığını bil.
O’nun mülkü devam eder. İlmi, bütün kainatı kuşatmıştır. Hükmü her yerde geçer.
Her yaptığı işte adalet vardır. Ne yerde, ne de gökte O’ndan saklanan bir şey
olmaz. Hiçbir zalimin kötülüğü yanına kalmaz. İnsanın kendi mevhum varlığını
ortaya atması da bir zülümdür. Allah’ı bırakıp mahluka güvenmek de şirk olur.
Nefsini ve halkı bırak yalnız Allah’a kul ol. Şirkin büyük zulüm olduğunu
Allah’u Teâla, şu âyet-i Kerimelerle bize haber verir.
- “ Şirk
koşma. Şirk büyük zulümdür. “
- “ Allah
şirki bağışlamaz. Ondan gayrı her günahı isterse affeder. ”
Şirke
yanaşma, şirkten çok sakın. Bütün halinde Allah’a ortak koşmaktan kork.
Kalbinle ve diğer duygularınla günah işlemekten kork. Günahın gizlisini,
aşikaresini bırak. Allah’tan kaçma, nereye gitsen seni bulur. Allah’ın verdiği
hükümler karşı olma, sonra seni ezer. O’nun işlerine karışma, rezil olursun.
O’ndan gafil olma, uyandırırsa utanırsın. O’nun sırlarını yabancılara açma,
mahvolursun. Allah’ın gösterdiği yolu keyfine göre tefsir etme, yerin dibine
batarsın. Kalbin kapkara olur. İman nurun söner. Anlayışın yok olur. Şeytanlar
üzerine atılır. Nefsin seni boğar. Bütün dostların düşman olur. Komşuların seni
sevmez. Arkadaşların senden uzaklaşır. Evinde bulunan yılan, akrep, cinler ve
bütün hayvanat sana hıyanet eder. Dünyada kısmetin kesilir. Ahiret'te ise en
çetin azaba girersin.
Başa Dön
24. Makale
---------------
ALLAH'IN RAHMET KAPISINA TEŞVİK
Ciddi
olarak Allah’a isyan etmekten kaçın. O’nun rahmet kapısına devam et. Bütün
gücünü ve kuvvetini Allah için harca. Taatında sarf et. Yalvar, ihtiyaçlarını
O’na arz et. Başını önüne eğ, kork, Hak’kın gayrına nazar etme. Hevaya koşma,
yaptığın işlere karşılık bekleme. Ne dünyayı iste. Ne de ahiretin
güzelliklerini taleb et. Hiçbir şeyden
Hak taleb etme, kendini bir kul gör. Şunu iyi bil ki; kul ve elindeki bütün mal
mülk efendisinindir, hiçbirine karşı hak iddiasında bulunamazsın.
Edepli
ol... Hak katında her şey ölçülüdür. Ne geç olacak erken olur, ne de erken
gelecek sonraya kalır. Zamanı gelince nasibin gelir. İstesen de istemesen de
hakkını alırsın...
Senin
için gelmesi mukadder olan şeylere hırs göstermen yersizdir. Senin için olmayan, başkasının
hakkı olan şeylere, hasret çekmen yakışıksızdır.
Halen
kimseye mal olmayan şeyler iki kısımdır: Birincisi senin olması ihtimalidir.
Eğer böyle ise o şeye neden hasret çekip üzüntü duyarsın. Bugün olmasa dahi,
yarın o senindir. Nasıl olsa bir gün ona kavuşursun. İkincisine gelince, senin
olmayacak şeylerdir. Bu durum ciddi ise, yine üzüntün ve çektiğin yorgunluk
boştur. Nasıl olsa sana gelmez. Onun ardından koşman sana ne fayda sağlar.
Sana, ancak boş yere zahmet çekmek kalır.
Allah
yolunda, ne gibi bir terbiye tavrı takınmak gerekse onları bulmağa çalış.
Bulunduğun halde Allah’a kulluk et. Hazır vaktini O’nun yoluna harca. Başını
ondan başkası için eğme. Gözlerini O’ndan gayrı şeye atma. Allah-ü Teâla şöyle
buyurdu:
-
“ Gözlerini, dünya adamlarına verdiğimiz nimetlere uzatma. Onlar geçici
şeylerdir. Dünya süsüdür. Biz onları tecrübe ediyoruz. Rabbın sana verdiği, hem
devamlı, hem de sonsuzdur. “
Bu
Âyet-i Kerime’nin hükmüne göre, Hak’tan gayrı şeylere bakman yasaktır. Ne
olursa olsun, dünya için sana yetecek kadar rızık verilmiştir. Asıl vazifen
ahiret için azık hazırlamaktır, ona çalış. Bilemezsin, belki dünyalık işlerin
bol olsa imanın elden gider, helak olursun...
*
Mesela:
Her şeyi iyi ölçülere vurmayı bilerek dünya nimetlerinden sayılan güzel bir
kadın alırsın. ( Bu mutlaka lazımdır) Buna ihtiyacın vardır. Bu ihtiyacın
giderilmesi bir çok güç şartlara
bağlıdır. Bu güçlükler elindeki şaşmaz kıstasa göre olursa, kolay olur.
Evvela biraz tuhaf görünürse de, sonra kirden temiz, saf, güzel bir mükafat
olur. Bu sayede kendini kötü yoldan, kinden, öfkeden, onun bunun namusuna
bakmaktan kurtarmış olursun.
Yine
elindeki sağlam ölçülerle yürüdüğün takdirde, çoluk çocuk yükleri sana hafif
gelir. Elbette ki bu hafiflik, Allah yolunda olduğun müddet devam eder. Allah-ü
Teâla yolunda olan kullarını haber
verirken, ev halkını ıslah ettiğini de haber vererek:
- “ Biz,
ona zevcini yarar hale getirdik. ”
Yine bir
kulunun ağzından şöyle hikaye eder:
-
< Yarabbi, bize hanımlarımızdan ve türeyecek sülalemizden gözdeler yap. Bizi
iman sahiplerine önder kıl... >
Bir
babanın çocuğuna duasını da şöyle haber verir:
-
< Yarabbi, onu halinden hoşnut kıl. >
Bu
ayetler birer duadır. Bu duaları okuman lazım. Çocukların ve gelecek zürriyetin
için böyle dua et!
Muhakkak
ki, ilahi saltanat hükmünü sürer. Senin dua etmen veya etmemen, onda bir şey
arttırmaz veya eksiltmez; ama senin için çok önemi vardır. Yapacağın bir dua
ile, zararlı şey zararsız şey haline gelebilir, az şeyle çok iş görebilirsin.
İşte bu sebepten her zaman dua et ve Allah’a her zaman yalvar.
Bu dua
işi, yalnız aile hayatını korumakla değil, dünyada bütün nimetlerde aynıdır.
Elbette ki, hak ölçülere bağlı olarak, tabii ihtiyaçların hepsini tatmin
edeceksin. Yemeklerini muntazaman
yiyecek ve giyeceğini zamanın ihtiyacına göre temine çalışacaksın. Bunları
yaparken ilahî emri takip ettiğin için maddi ve manevi mükafât alırsın.
Kıldığın namaz, tuttuğun oruç, yaptığın haç gibi faydalı ibadetlerden daima iyilik bulursun.
İhtiyacından
artan şeyleri, ayrıca sarf edersen daha faydalı olur. Bunları sarf ederken evvela
fakir, ihtiyaçlı dostlarını, yakın komşularını ve diğer fakir din kardeşlerini
gözetmelisin. Bunlara verirken elindeki malını ona göre hesaplarsın. Herkese
halince verirsin, kendi ihtiyacını da göz önünde tutarsın. Her:
- “
Muhtaçtır... ”
Denilene
bol keseden verme. Haber, görme gibi değildir. Gör, tahkik et, ondan sonra ver.
Her
işlerinde olduğu gibi, bu işlerde de manevi yolu elden bırakma. Şüpheli şeylere
karışma. Daima açık kalpli ve doğru ol.
Sabırlı
ol,sabırlı... Allah’ın rızasını gözet, rızasını...
Kalbini
muhafaza et, kalbini... Huzur içinde yaşa,huzur içinde... Şahsiyetini elde tut,
elde... Sessiz olmaya çalış, sessiz... Daima yerinde konuşmaya alış, uygunsuz
şeylerden çekin. Kurtuluş yollarını ara... Uçurumlardan sakın. Ruhî ve derunî
kuvvetler önünde başını eğ; kalb alemine dal... Utan... Utan... Allah...
Allah... Allah... Sonra yine Allah... Taa, iş sonuna varıncaya kadar böyle...
O zaman
ölmeden evvel ölürsün, o devreye kadar çektiğin elemler sona erer. Îlahi
rahmet, fazilet denizine girersin. Orada temiz olunca çıkarılırsın. Çıkınca,
çeşitli nurlar gönlüne dolar. Bilinmeyen sırlara sahip olursun. Hiç kimsenin
bilemeyeceği sırları öğrenir, garip diyarlar görürsün.
Daha
sonraları, rahmet kapıları önünde perde perde açılır. Sen orada, aldığın
ilhamlarla açık açık konuşmağa başlarsın. Benliğin ölmüştür. Bu durumda ilahi
varlık seni tamamen kapamıştır.
Bu
halde, sana verilen artık alınmaz.
Yokluğu
olmayan bir zenginliğe erişirsin. Kuvvetini kimse yenemez. Yüksekliğine kimse
erişemez.
Eriştiğin
bu makam, Hz. Yusuf makamıdır. Ona söylenen şu hitap sana da söylenir:
-
< Sen bizim yanımızda yerli ve eminsin. >
Hz.
Yusuf’a gelen bu hitap, zahirde Mısır sultanının ağzından çıkmıştır. Aslında o
sultan, Hak lisanına bir perde sayılırdı. Esas söz; Allah’ındı... O, zahirde
bir padişah sayılır, ama onun temsil ettiği makam, nefis, marifet, ilim,
yakınlık, hususiyet yüksek derecede idi. Arif olanlar bu hali daha iyi
anlarlar.
Dünyalık
nimetlerin çoğalmasına ne hacet var. Elinde
az da olsa seni geçindirecek kadar dünyalığın mevcuttur. Bu arada sana
gereken en önemli iş kanaat sahibi olmaktır.
Haline
razı ol, fazlasını isteme, gelirse al. Her şeyi Hak’tan bil. Helalinden almağa
gayret et. Yolun böyle olsun. Bütün
gayretini Hak yolunda sarf et. Her istediğin ve her arzun Allah yolunda devam
etsin. Ancak bu şekilde hareket edersen doğruyu bulman mümkündür. İyiliğe bu
yoldan varılır. Gerek dünya gerekse ahiret güzelliklerini, Allah rızasını
kazandıktan sonra bulabilirsin. Bir Âyet-i Kerimede mealen şöyle buyurulur:
-
“ Onların yaptıklarına mükafat olarak, öbür alemde verilecek nimetlere kimsenin
aklı ermez. O göz kamaştırıcı nimetleri hiçbir nefis bilemez. ”
*
Beş
vakit namazı, vaktinde eda etmekten daha güzel bir şey olamaz. Günahları
bırakıp, Hak yoluna girmekten daha hayırlı bir şey tasavvur edilemez. Bizim
anlattıklarımızdan daha yararlı bir söz söylenemez. Allah, bunları yapmayı bizlere nasip etsin.
Cümlemizi, sevdiği yolda muvaffak buyursun.
Başa Dön
25. Makale
---------------
İMAN AĞACI
Ey
dünyalıktan mahrum kimse, zamana ve insanlara hoş görünmeyen ve onların bir
yanda bıraktığı zavallı insan.
Ey
sultanlar yanında hatırlanmayan ve dünya erbabı meclisinde ismi geçmeyen
çaresiz adam.
Ey
aç,cesedi çıplak, ciğeri susuzluktan yanmış bitkin...
Ey bütün
ihtiyaçlarla sıkışan, kalbi darda kalan, gönlü kırılan, hiçbir maksadını yerine
getiremeyen, gittiği kapıdan kovulan, mescit köşelerinde kalan, sokaklarda
sürünmekle gününü geçiren adam.
Senin bu
anlattığım hallerde:
- < Allah
beni fakir etti, dünyayı elimden aldı. Beni perişan etti, terk etti. Buğzetti.
İşlerimi dağıttı. Hiçbir işimi yerine getirmedi. Bana ihanet etti. Dünyalık
olarak yeter derecede mal vermedi. Şerefimi söndürdü. Padişahlar katında,
arkadaşlarım arasında beni yükseltmedi. Halbuki başkalarına bol nimetler verdi.
Günleri geceleri o nimetler içinde geçer oldu. Halbuki hepimiz de Müslüman'ız.
Babamız Adem, anamız Havva... Ben böyle olayım da onlar niçin böyle olsun? >
Gibi
özler sakın senin ağzından çıkmasın.!..
Senin
bulunduğun hali anlatalım: Bir defa Allah-ü Teâla’nın, seni bu halde bırakması
bir hikmeti icabıdır. Çünkü senin yaratılışında bir hürlük vardır. Allah
tarafından sana sabır, rıza, muvafakat verilmişti ki, bunlar en büyük
nimetlerdir. Aynı zamanda iman, ilim, tevhid nurları sende vardır. İman ağacın
daha eskimemiştir. Tohumları ve fidanları henüz çürümemiştir, kuvvetlidir,
yaprağı boldur. Her gün dal salmakta, çeşitli gölgelik vermekte, ayrı ayrı
yönlerden büyümekte ve meyve vermektedir. Senin çalı ile değnekle, onu muhafaza
etmene, büyütmene, beklemene lüzum yoktur...
Allah
sana, dünya işlerinde az fakat rahat edeceğin şeyleri verdi. Ama ahirette
hiçbir gözün görmediği ve hiçbir kulağın işitmediği ve hiç kimsenin hatırına
gelmeyen büyük nimetleri senin için hazırladı. Bunları orada sana çok bol
olarak ihsan buyuracaktır. Âyet:
-
“ Hiçbir nefis, kendileri için öteki alemde hazırlananların neler olduğunu bilmez. Halbuki onlar gayet mesrur edici şeylerdir. Yaptıklarınıza
mükafat olarak verilir. “
Bunun
manası şudur: Allah’ın emirlerine uydukları ve bu yolda devam ettikleri için
bunlar kötülükleri bırakırlar, Allah’a teslim olur ve her işlerini ona
ısmarlarlar. İşte o büyük mükafata bu sebepten ererler...
Başa Dön
26. Makale
---------------
EDEP PERDESİNİ AÇMAMAK
Yüzünden
edep, namus v kanaat perdesini açma... Bunun aksine yaptığın an halka rüsvay
olursun...
Halkın
yardımını kalbinden çıkar, onlara güvenme... Kudreti, kuvveti Allah’tan gör!..
Hakkı ve
hakikati gör, her halinde manevi meşgalen bu olursa, benliğin ölür, şahsi
arzuların söner. Şahsiyetçilik davasından kurtulur, herkesin iyiliğini
gözetmeğe başlarsın... Dünya gözünden silinir yalnız ahiret, cennet sevgisi ve
cehennem korkusu ile işlerini yapmaz olursun. Ruhunda sonsuz bir huzur duyar,
Hak’kın iradesini görürsün... Kalbin, Hak ve hikmetle dolar. Zulmet kaybolur,
nura boğulursun.
Daima,
Hak’kı gözet ki; kalbinde yalnız Allah sevgisi yaşasın. Başkasına giriş hakkı
kalmaz olur. Bu durumda İlâhi Vahdetin kapısı olan kalb basiretinin bekçisi
olursun. Elinde tevhid, azamet, ceberut kılıcı olur. Her gördüğün aşağılık
duyguları ruhundan kovar ve lüzumsuz şeyleri kökünden yok edersin.
Nefsin
de, sana baş kaldıramaz. Hele kötü arzu timsali olan heva; şahsiyetçiliği
temsil eden irade ve arzu, sana hiçbir zaman dünya ve ahiret işlerinde yol
gösteremez.
Kalbinde,
bir Hak ölçü vardır. İşittiğin her söz, gördüğün her hareketi Hak ölçülere
vurursun. Daha ileri giderek Hak’kın rızası önünde boyun eğer, bütün varlığınla
ona teslim olursun. Bu halinde Allah’ın kulu ve emrine bağlı kalır, halka uymaz
ve onların arzularına gidemezsin. Bir zaman böyle gider.
Zaman
olur, benliğin tamamen ölür. Bir hayali varlık gibi gezersin. Allah-ü Teâlâ
bütün kuvveti ile seni muhafaza eder. Azamet ve sultanlığı hisarına sokar,
hakikat ve tevhid askeri ile etrafını çevirir. Her adım atışında gayri ihtiyari
dikkatli olmağa başlarsın. Çünkü, İlâhi bekçiler senindir. Nefis, şeytan, heva,
irade, boş ümit, yalancı çağrı ve daha tabiatın nice kötülük ve şaşkınlıkları
sana yol bulamaz. Ama her halde kader kendini gösterir.
Halk
sana gelir nur almak için. Halk sana uyar doğruyu bulmak için... Halk seni
ister, maddi ve manevi bataklıklardan kurtulmak için.
Sen
halka yol gösteren, dinin inceliklerini öğreten örnek bir insan olursun. Sende
çeşitli kerametler görülür, ama onlara aldanmadan Allah’a ibadet edersin. Hak
yolunda mücadele ederek, çeşitli güçlüklere göğüs gererek Allah’a kullukta,
yani ibadette sabredersin. O’nun yardımı ile, her kötülükten mahfuz ve örnek
bir insan olarak kalırsın.
Halkın
meyli seni aldatmaz. Onların sevgi gösterisi seni yoldan çıkaramaz. Onların
seni büyütmeleri, elini eteğini öpmeğe koşmaları, kendini olduğundan fazla
göstermeğe yaramaz. Sen onlardan lüzumunda istifade etmeği de bilirsin. Hak
ölçüler dahilinde, ihtiyacın kadar alır, ötesini terk edersin...
*
ALLAH-Ü TEÂLÂ, o sultan hakkında şöyle buyurdu:
- “ Biz
Yusuf’u o yere sultan yaptık. ”
Yine
buyurdu:
- “ O,
dilediğini yapar oldu. Biz rahmetimizi istediğimize kondururuz, iyi kişilerin
mükafatını eksiltmeyiz. “
İşte, bu
cümleler, Hz. Yusuf’un meleki sıfatını anlatır.Onun nefis tarafını anlatırken
de şöyle buyurulur:
- “ Biz,
böylece ondan bütün kötülükleri çevirdik, çünkü o, bizim ihlas sahibi
kullarımızdandır. “
Hz.
Yusuf’un marifet tarafı da şöyle dile geliyor:
-
“ Bunlar, < rüya tabiri ve hadislerin tevili > Rabbimin bana
öğrettiklerindendir. Allah’a inanmayan cemaati kati olarak terk ettim. Onlar
Ahiret gününe de inanmıyorlardı...”
Bu
kitaplar, bir gün sana da gelir; o zaman büyük bir dost sayılırsın. Büyük
nasibini almış olursun. Sonsuz ilim, sonsuz kudret, seni kaplamış olur.
Saltanatın her yere şamil; emrin her yerde geçerli... Nefsin, senin için
faydalı olur. Allah’ın izni ile her şeye sözün geçtiği gibi nefsine de sözünü
dinletirsin.
*
Dünya ve
ukba işlerinin sahibi Allah’dır. Cennet O’nun elindedir. Nazarlarımız, O’nun
kuvveti, kudreti yüzüne çevrili. O bizim zengin, cömert mevlamızdır. Her şeyi
bol ve ziyadesi ile verir.
İsteklerin
son durağı orasıdır. Ondan öteye yol yoktur. El açacak ve yalvaracak kimse
bulunamaz.
Bu
anlatılanlar bir sırdır... Ve sözde kalır... Hakikatine Allah eriştirir. Çünkü
O Rahimdir...
Başa Dön
27. Makale
---------------
"HAYIR VE ŞER, İKİ MEYVEDİR"
HADİS-İ ŞERİFİ ÜZERİNE
Hayrı ve
şerri iki cins meyve gör. Bunların kökü, bittiği yer aynı... Aynı ağacın iki
ayrı dalında yetişirler. Fakat biri tatlı, biri acı... Bir dalda beldeler,
iklimler, küreler bulunur. İşte bu dal da meyve yüklüdür. Ve bu meyve acıdır.
Bundan uzaklaş, her şeyi ile ondan uzak ol...
Tatlı
ağaca yanaş. Onun yetiştiricisi ve hâdimi(*) ol...
Bu
dalları ve meyvelerini iyi tanı. Her ikisini iyi bil. Fakat, sabret ve onun
yetişmesini bekle... Ve kuvvetli ol.
Sakın ve
çok çekin!.. Acı ve tatsız meyveli dala yanaşma. Ondan yediğin an helak
olursun, onun acısı seni helak eder.
Daima
dikkatli, ölçülü olmalısın. Elinde ölçü olarak Allah’ın Peygamber’inin (S:A)
emri olmalı. Bu ölçüler elinde olmadan meyveleri ayırt etmek senin için kolay olmaz. Yoluna böyle devam
ettikçe, rahat, huzur ve emniyet içinde olursun.
Şunu iyi
bil ki bütün bu kötülükler, o acı meyveden doğar. Onu terk ettiğin an felaket ve beladan uzak
kalırsın.
Her iki
meyveyi de önüne koy ve bak. Şekilleri aynı, tatları ayrıdır. Çok kere bilmeden
veya ölçüsüzlük yüzünden bir uçuruma düşersin. Ona el atar, hata edersin. Ve
onu bu hatanın mükafatı (!) yersin.
Belki
bir an için sana lezzet verir. Şehevi arzularını tahrik eder, hoşlanırsın.
Fakat yapacağı felaketi takdir edemezsin, dimağını boza. Manevi teneffüs
cihazını berbat eder. Bütün acılığı damarlarına yayılır. Vücudun bütün
parçalarını kaplar. Sonra yapacağı felaketler saymakla bitmez ki... Bu durumda
belki bir an kendine gelir, ağzındaki acıyı gidermek için su alırsın, ama
çaresiz... Hiçbir fayda vermez. Çünkü o zehir vücuduna yayılmıştır...
Eğer
ölçüleri iyi kullanıp tatlı meyvayı yeseydin, durum böyle olmazdı. Her halinde
iyilik görünür ve bütün varlığın hoşlukta toplanırdı...
Hal
malum... İkinci bir iş yapman lazım. Bu muhakkak bilinmelidir ki, ikinci sefer
el atacağın acı meyva olmamalı. Eğer bir daha düşersen kalkman zor olur. Az
önce anlattıklarım, birer birer felaket halinde başına çöker, kurtulamazsın.
İyilik
timsali olan ağaçtan ve meyveden uzaklaşma. Onu bilmemezlikten gelme. Her yerde
onu ara ve onunla olmaya bak. Ve daima onunla olmağa alış,hak ölçüleri elden
bırakmamağa çabala...
(*)
Hâdim: Hizmet edeni
*
Bir daha
hatırlatmak lazım gelirse < hayır ve şer ilâhî birer fiildir. > Bunların
faili , ilâhi kudret ve yürüten o kuvvettir. Asıl ki Allah-ü Teâla:
-
“ Allah, sizi ve yaptığınız işleri halk etti. ”
Buyurur,
Peygamber (S.A.) efendimiz de bu manaya işaret ederek şöyle buyurur:
-
< Allah zalimi de zulmü de yarattı. >
Kulların
yaptıkları iş, bizzat ilâhî kudretin eseridir. Yapılan işin ne olacağını Allah
haber veriyor:
İşte bu
durum, Hâlikle mahlûk arasındaki farkı gösterir. Allah yaratır, kul iradesini
kullanarak kesbeder.(*)
Cennet, Allah’ın sevdiği kullarına bir ihsanıdır,
fazlıdır. Oraya bu ihsan ve fazılla girilir. Ayrıca dereceleri, dünyada yapılan
iyi amellerle verilir.
Peygamber
Efendimiz, bir Hadis-i Şerifinde şöyle buyuruyor:
- <
Hiç kimse ameli ile cenneti kazanamaz. >
Buna
karşılık sahabe:
-
< Sen de mi ya Resulallah? >
Diye
sorunca, cevaben:
- < Evet,
ben de; ne var ki Allah beni rahmetine gark etmiştir. >
Buyurdu
ve elini başı üzerine koydu. Bu Hadis-i Şerifi Hz. Aişe R.A rivayet etmiştir.
Sen,
ilâhi emre uyduğun, kötü yollardan korktuğun müddet korkma, en doğrulukla Hakka
teslim ol, şerden korunursun. Hayır ve fazilet seni bulur. Din ve dünya
yönünden ilâhi bir muhafaza içinde olursun.
Dünyadaki
hâlin şu ilâhi sözle anlatılır:
-
“ Böylece ondan kötülükleri geri çevirdik; çünkü o, bizim ihlas sahibi
kullarımızdandı. ”
Dini
bakımdan mahfuz olmak, yine şu ilâhi kelamla anlatılıyor:
- “ Siz,
Allah’a iman eder, ona şükredersiniz, neden size azap etsin? Allah
şükredenleri, iman edenleri bilir. ”
Şükreden
bir müminin yanında bela ne arar. Çünkü afiyet ona beladan daha yakındır. O
insan, her an iyilik görür ve iyiliği artar. Allah-ü Teâla şöyle buyuruyor:
- “ Eğer
şükrederseniz rahatınız artar. ”
(*)
Kesb: Çalışıp kazanmak.
İman
nuru büyüktür; bu nur kıyamet günü cehennem ateşini söndürür. Dünya belası
cehennem ateşi yanında hiçtir. O azim azap ateşini söndüren iman nuru dünya
belasını nasıl yenmez. Kuvvetli bir iman sahibine bela yanaşmaz. Şu var ki; o
belalı insan ilâhi cezbeye kapılan büyük bir veli ola... Elbette o aziz kulun
başından bela eksik olmaz. Çünkü bu hal, onu dünyada kötülüklerden saklar.
Birçok
bela çeşitleri vardır. İnsanın dünyevi sefahatten korunması için paradan yana
nasipsiz olur. Şehevi arzuların ölmesi için, bazı zahirde nimet gibi görünen
şeylerden mahrum olur. Halkın, sahte teveccühünden azad olması için,
sevgilerini kazanamaz; çeşitli isimler takar, ondan hoşlanmazlar.
Bu hal
dışında bir felaket gibi görülür; fakat değildir. O bilir ki; her önüne gelen
insanla sohbet, onların sahte sevgisini kazanmak, onlarla geceli gündüzlü
oturup bir manevi zarardır.
Manen
yükselmeğe namzed olan büyük insanlar, sayılan belalara duçardır; fakat onlar
için bu bela değil bir rahmettir.
Bu,
zahirde bir bela gibi görünen ilahi
rahmet sayesinde kalb temiz olur. Hak’kın tevhidinden başka bir şey kalmaz.
Kalb, yalnız marifet-i İlâhiyenin yeri, ilâhi ilim ve feyzin kaynağıdır. Nura
kavuşmak, Hakka ermek ve O’na kurbiyetin yolu oradan geçer.
*
Bu kalb
tek şey için yaratılmıştır; ikincisi sığmaz. Âyet;
-
“ Allah, iki kalbe sahip bir kişi yaratmamıştır. ”
Bir
kalbde iki sevgi yaşayamaz.
-
< Padişahlar bir beldeye girince orayı darmadağın ederler. Eşrafını zelil
ederler. >
İşte bu
sebeptendir ki; İlâhi sevginin girdiği yerde başkalarının işi kalmaz.
Başkasının sözü geçtiği yerde ise ilâhi feyz olmaz. Kalbinden kötülükleri at;
göreceksin ki, ilâhi feyz her yanını sarmış...
Kalbindeki
sevgi, şeytan, nefis ve şahsi arzular olunca olunca senden iyi hareket çıkmaz.
Her hareketin isyan, boş ve lüzumsuz şeyler olur. Çünkü senin efendin şeytan
olmuştur. Ama kalbinde İlâhi sevgi yer tutunca o zaman göreceksin ki, her
kötülük kendiliğinden yok oluyor. Zaten kalb yalnız ilâhi tevhid ve ilâhi
marifet için yaratılmıştır, daha sonra bir şey eklemek icap ederse; Kalb,
içinde Allah sevgisi yaşadıkça kalb’dir... İlâhi feyzin süre insan için
faydalıdır.
İşte
anlatılanlar ve hadiseler gösteriyor ki, ilâhi rahmete erişmek için her maddi
varlıktan ve sevgiden kalbi temiz tutmak gerek. Bu temizlik kolay olmaz; bir
çok belalar ve felaketler insanı sarar.
*
Her
hangi bir felaket karşısında insan, azmini kaybetmeyecek. Çünkü o bir nevi
nimettir. İyi düşünülürse, belanın en büyüğü Peygamberlere ve onların
yakınlarına, daha sonra sırasıyla olmuştur. Bu durumu Peygamber S.A Efendimiz
şöyle haber verir:
- < Biz
Peygamberler zümresi, diğer insanlara nazaran belanın en büyüğünü yüklenmişiz.
Daha sonra sırası ile... >
-
< Allah’ı en çok ben bilirim ve O’ndan en çok korkarım. >
İkinci
Hadis-i Şerif’de, büyük bir manaya işaret vardır. Sultana yakınlık hasıl
olunca, o nisbette korku ve çekinme çoğalır. Sebebi: Padişahın gözü önündedir,
hiçbir hareketi onun gözünden kaçmaz. En küçük hatası dahi görülür ve ona göre
ceza çeker.
Burada
şöyle bir soru akla gelir:
-
< İnsanlar Allah’a göre tek şahıs hükmündedir. Hiçbir hareket ondan gizli
değildir. O halde: < Padişaha yakın olana ayrı ceza verilir > şeklindeki cümlenin
manası nedir? >
Biz buna
cevap olarak deriz ki:
-
< Derece yükseldikçe, rütbe büyüdükçe hatalar gözle görülür; çünkü insan hata
işlemeğe daima meyyaldir. Bu halde, verilmiş olan nimetlerin en ufağını dahi
azımsayan, büyük hatalı sayılır. Daima şükretmek her kula vazifedir ama, o
seçilmiş kul için en büyük vazifedir. > Bu arada şunu da söylemek caizdir: Bir
veli ve bir Allah dostu için, azıcık ibadetten yaya kalma büyük bir hatadır;
kullukta noksandır. Allah-ü Teâla bu durumu şöyle anlatır:
- “ Ey peygamberlerin
hanımları sizden her hanginiz bir hata yaparsa, diğer hanımlara nazaran cezası
iki misli olur. ”
İşte
görülüyor ki, derece farkı mevcuttur. Bu sebepten Allah-ü Teâla peygamberin
zevceleri ile diğerlerini ayırıyor. Hal böyle olunca, Allah’ın rahmet ve
feyzine vasıl olanların ayrı durumunu takdir kolay olur:
Allah-ü
Teâla bütün benzerliklerden beridir. Halktan O’na bir şey benzemez. İşiten ve
gören O’dur. Doğru yola Allah hidayet eder.
Başa Dön
28. Makale
---------------
MÜRİDİN HALİNİ BEYAN
Rahat
istiyor musun? Sürur, emniyet,sükûn, selâmet arzu ediyor musun? Ehl-i dil
olmak, sevgi, muhabbet içinde kalmayı arzu ediyor musun? Bu hallerden çok
uzaksın. Bunları yalnız dil ile arzu ediyorsun... Şayet tam manası ile istemiş
olsaydın; sende adi şeylere karşı meyil kalmayacaktı. Nefsin ölecek, dünya bir
yana olacak, ahiret sevgisine meylin olmayacak ve nihayet bunların yerini Allah
ve Peygamber sevgisi alacaktı. Halbuki sen bunlardan uzaksın. Çünkü sende
şehevi sevgiler ve nefsanî arzular var...
Bu işler
acele ile olmaz... Bekle... Olduğun yerde kal ve kendini biraz hesaba çek...
Bu
halinle sana kapılar kapalıdır. Yollar sana açık değildir. Allah sevgisi içinde
olmayan bir işle zerre kadar ilgin olsa, bu yolun önü sana açılmaz... Sen
mükâtep –kesimli- bir kul olsan, efendinin senden bir kuruşu kalsa, kulluktan
bir kuruşu kalsa kulluktan kurtulamazsın...
Allah
rızası dışında olan şeylere kalbinde bir nohut miktarı meyil olsa, dünyanın
manevi pisliklerinden âri be beri olamazsın. Böyle devam ettikçe dünya sevgisi
seni sarar. Nefsini şehevi arzuların peşinden kurtaramazsın.
Bu
yersiz hallerin hemen birden geçeceğini sanma!.. Yavaş yavaş olur... Senin
isteğinle olmaz... Bekle... Doğru çalış, helal ye, tâ ilâhi cezbe seni
kaplayıncaya kadar... Sonra Allah dilerse muradın hasıl olur...
O zaman
olacak olur. Şum gider, uğur gelir. Uğursuzluk yok olur, nur gelir... Mânen
ilâhi bir kisveye bürünürsün. Selamete erersin... Ve nihayet, en yüksek
mertebelere çıkarsın. O gün:
-
< Katımızda eminsin... >
İlâhi
sözü can kulağına gelir... Bununla hoş olur, sevinirsin...
O ilâhi
kaynak sana açık olur. Esrar perdeleri senin için açılır. Sana her şey ayan ve
her gizli beyan olur...
Kavuştuğun
kaynak kurumaz. Kavuştuğun manevi zenginlik sonsuz olur. Her yandan salınan
sana gelir. Ani bir duraklama olursa; sakın sana bir şey gelmez diye üzülme...
Bu hale eremezsin diye mahsun olma! Bekle, sabırlı ol...
Altın
sikkelerini bilmez misin? Her yerde dolaşır, her keseye girer... Ama sonu
n’olur? Bir kere altını düşün, parça parça herkeste boldur. Bir gün bakkalda görülür,
bir gün kasapta. Daha sonra manavda ve attarda, dabakta, süsçüde ve her çeşit
altın işi yapanlarda bulursun. Bazen adi işlerde de kullanılır. Nihayet bir
dirayetli sultan sayesinde o kötü ellerden alınır, kaplarda eritilir,
haddelerden geçer, inceltilir süs yapılır. Sultanlara bezek, padişahlara taç
olur. İşte o çeşitli ellerde gezdi, sonsuz zahmet çekti ve nihayet ereceğine
erdi...
*
Allh’a
inan! En faydalı işleri sana O yapar. O’na güven, en güzel yola seni O sevk
eder. Yalnız O’nu sev ve bağlan... Bir gün en yüksek dereceye erersin ve en
ulvi mertebeye kavuşursun.
Kapılar
açılır. Sandık kilitleri sökülür. Her gün yeni yeni alemlerin kapıları sana
açılır.
Süs olan
altınlar her yerde aranır. Yıllarca ellerde dönen altın şimdi padişahların
başındadır. Ateşlerde yanan, türlü cefa
çeken o altın şimdi padişaha taç, sultana süstür.
Ey iman
sahibi, kadere inan ve onun çeşmesi önünde dur. Herhalde kazalara rıza göster.
Ancak bu yolda Hakkı bulursun ve bu uğurda çalıştığın müddet Hak’ka
kavuşursun... Dünyada çeşitli ilimlere erersin, öbür alemin ufukları sana açık
olur.
Bu
alemden göç edince, başyardımcın Hak; şefaatçin nebiler, arkadaşların salihler
ve doğrular olur...
Sabırla
bekle... Aceleci olma... razı ol, Hak’kı itham altına alma. Ümitli ol, ancak
böylelikle ilâhi af ve keremin serinliğini ruhunda duyar ve Hak’kın ikramına
nail olursun...
Başa Dön
29. Makale
---------------
"ZAMAN OLUR Kİ, FAKİRLİK KÜFRE YAKLAŞIR”
HADİS-İ ŞERİFİ
ÜZERİNE
Allah’a
mutlaka kul olmak isteyen ona iyi inanır. Ve her işini O’na teslim eder. O kul,
bilir ki, rızık babında Allah kefildir. Yine okul kanaat getirmiştir ki,
kendine ulaşan iyi bir iş, ilâhi fermandan habersiz değildir. Her hangi bir
fena hal de kaderi ilâhinin iktizasıdır.
Bilhassa
şu ilâhi vaade kopmaz bağlılığı vardır:
- “ Bir
kimse Allah’ın emirlerine bağlı olur ve ondan korkarsa, ona güç yollar kolay
olur. Bilmediği yerden rızık kapıları açılır. Kendisine tam tevekkül edene
Allah yeter. ”
İman
sahibi daima bu ayeti okur ve manasına göre ruhi inşirah duyar. Bolluk devrinde
bunu böyle bilir. Zaman olur, hikmet icabı bir imtihan belirince derhal
sızlanmağa başlar, ağlar, feryad ederse bu hal onun tam bir iman sahibi
olmadığını gösterir. O kimse bilmez ki, kader-i ilâhi ağlamakla, sızlamakla
şekil değiştirmez. O zavallının bu acıklı hali Peygamber S.A efendimizin:
- <
Fakirlik zaman olur ki küfre yaklaşır. >
Hadis-i
şerifinin manasına girer.
İman
sahibi, hangi felaket olursa olsun, sarsılmaz ve maneviyatını bozmaz. İyi
inanmıştır ki: Her şey muvakkattir. Dünya
muvakkat olduğu gibi, onun imtihan devresi de muvakkattir. Yine kalbini Allah’a
bağlayan bilir ki: Allah istediği an kimseden belayı kaldırır. Bu Allah’ın
lütfudur. Bir gün gelir, kendisinin de imtihan devresi biter; afiyet ve bolluğa
kavuşur. Daima şükreder. Hamd eder. Sena eder ve bu hal, Allah’a kavuşuncaya
kadar sürer...
Bu
haller gösterir ki, ilâhi imtihanlar iki yönden tecelli eder. Biri; iman
sahibinin imanını arttırmak, diğeri ise; zayıf imanlının maneviyatını bozmak.
Şayet o zayıf imanlı tahammül gösterirse imanı kuvvet bulur.
Allah
bütün kullarına bir çok yönden bela verir. Bu belalar çoğunun felaketine sebep
olur. Kul, o devrelerdeAllah’a tam bağlanmaz, durmadan itiraz eder. Allah-ü
Teâlâ’yı (haşa) töhmet altına sokmak ister, söver, sayarsa.... Bu onun ebedi
küfrüne sebep olur ve böylece dünyası ve ahireti berbatlaşır. Hak’ka kavuştuğu
zaman ilâhi rahmetten herkesin nasibi olur; ama onun olmaz. Çünkü Rabbi ona
darılmıştır. İşte Peygamber efendimiz bu hale işaret ederek şöyle buyurmuştur:
-
< Kıyamet gününde en nasibsiz olan, dünyada fakir, ahirette cehennem azabına
duçar olandır. >
Bu
halden Allah’a sığınırız. Çünkü bu hal felakettir. Peygamber efendimiz bu
fakirlikten Allah’a sığınmıştır.
İkinci
şahsa gelince: O, hakkıyla inanmıştır. Allah’ın birliğine ve O’nun yapacağı her
türlü eza ve cefaya razıdır. Zahirde cefa gibi görünen her halin bir nimet
olduğunu iyi bilir. Onda tam bir kanaat vardır ki, sevgili kullara kavuşmak
için onlar gibi yaşamak lazım. Peygamberlere varis olmak için, onların çektiği
gibi cefakar olmak gerek. Düşünür: Hangi alim, hangi fazıl, hangi hakîm, hangi
büyük ve nihayet hangi derviş ve hangi bende cefadan, hangi efendi zordan hâli
kaldı....
Ama, ne
olursa olsun Allah’a dayanan herkes kurtulur. O’na inanmış olan her imanlı dar
zamanında daha geniş olur. İlâhi kement onların boynundadır. Sabır dağları
onları içine almıştır. Çünkü imanları kuvvetlidir. Çünkü kadere razıdırlar.
Bu sabır
ve imandır ki; onu her an şükür yoluna sevk eder. Her şeye muvafakat, kaza ve
kadere ve ilâhi hikmete mebni olduğunu sezdiği her şeye boyun eğer. Bu yüzden
ilâhi rahmetin en büyüğüne erer. Gündüzleri onun için bir nur kaynağı, geceler
ise bir rahmet sofrası olur. Dışı hoş, içi boştur. Bu halde devam eder, tâ,
Allah’a kavuşuncaya kadar... Hâdi Allah’tır...
Başa Dön
30. Makale
---------------
YASAK OLAN ŞEY
İnsana:
< Hangi işi yapayım, işin hilesi nedir? > gibi bir söz yasak edilmiştir.
İnsanı
hayrete düşürüyor; çok kere < ne yapayım? > < Yapacağım işin sonu ne
olacak? > diye söylüyorsun... Sana verilecek cevap:
-“
Yerinde dur, haline şükret!..”
Sana,
bulunduğun halde kalmak emri verilmiştir; o emri veren bir gün olur yolları
açar. Her şey kendiliğinden yoluna girer. Allah’ın emirlerini iyi anla ve oku:
-“ Ey
iman sahipleri, sabırlı olunuz... Sabır yolunda birbirinize yadımda bulununuz.
Birbirinize iyi bağlanınız. Allah’tan çok korkunuz. Ümit edilir ki bu yolda
felaha eresiniz. “
Ey iman
sahibi, Allah-ü Teâla bu ayetinde, önc sabır emrini verdi; sonra bu uğurda
karşılıklı yardımlaşınız ve birbirinize kenetleniniz emrini verdi. Daha sonra
bunların terki çok büyük hata olduğunu
anlattı ve:
-“
Allah’tan korkun... ”
Buyurdu...
Bunun açık manası şudur:
-“ Sabrı
bırakmayın, çünkü hayır ve selamet ondadır. “
Sabrın
büyüklüğüne işaret için, bir Hadis-i Şerifte şöyle buyurulmuştur:
- <
Vücutta baş nasılsa iman bölümleri arasında sabır da öyledir. >
Büyüklerin
şöyle bir kelâmı vardır:
- < Her
hayır, sabırla işlenir. Herhangi bir hayrı yapana sevabı, o işteki sabrı kadar
verilir. >
Hemen bu
kelâma uyarak: Sabrınıza hiçbir işte iyilik yoktur, derler. Sonra Allah-ü
Teâla:
- “ Sabırlı kişilere mükafatları hesapsız
bol verilir. ” şeklinde buyurdu...
*
Kötülüklerden uzak oldukça Allah yardımcın
olur. Sabırlı ol, sonunu bekle, sabrın kadar mükafat alırsın.
Büyükler için ayetin tefsirine dayanarak
buyurmuştur ki:
- < İttika sahiplerine Allah kolaylık
yollarını açar... İstediği yerden rızık gönderir. >
Bekle, sabırla bekle; ölüm gelinceye kadar
bekle. Bu bekleme devresinde iman ve sabrın dayanağın olsun. Yalnız Allah’a
dayan. Çünkü, Allah-ü Teâla şöyle buyurdu:
- “ Tevekkül sahiplerine Allah kâfidir. “
Sen sabır ve tevekkül sahibi olduğun
müddet, muhsinlerden olursun. İşte Âyet-i Kerime:
- “ Allah muhsinleri sever. “
Dünyada ve ahirette sabır, her şeyin
başıdır. İman sahibi sabrı kadar yükselir. Muvafakat ve rıza derecesine sabırla
kavuşulur. Daha sonra sabırla ilâhi fiilde yokluğa kavuşulur. Bedeliyet hali ve
sonsuz ferahlık alemi ondan sonra başlar.
Sakın sabrı bırakma; rezil olur,
utanırsın. Dünya ve ahiretini kaybedersin. Allah esirgesin her iki alemin hayrı
da elinden uçar.
Başa Dön
31.
Makale
---------------
ALLAH İÇİN BUĞZ
Bir kimseye buğzettiğin zaman, onun işlerini kitaba arz
et. İman ölçülerine vur. Sünnet-i nebiye sun. Onlara göre iyi, sana göre de iyi
ise, müjde; işlerin Allah’ın emirlerine uygundur. Şayet onlara göre hatalı,
sana göre iyi geliyorsa; sen hata ediyorsun. Yanlış hareket ediyorsun, şahsi
arzularına uyuyorsun.
Böyle buğzla sen hata içindesin. Allah’a
asi oluyorsun. Sünnete muhalefet ediyorsun. Bunların cezası büyüktür. Tövbe et,
yaptığın bu hatadan dön. Allah’a dua et, o sevmediğin kimsenin sevgisini
kazanmağa çalış.
Hep Allah’ın kullarını sevmeğe mecbursun.
Onların sevgisini kazanmağa devam et. Allah’a tam kul olmak için seveceksin.
Ayrıca bir insanı sevmek için, yine
şeriata arzet, eğer sevmeğe layık bir insansa sev... Aksi halde kaç. Ta ki,
şeytan karışmasın...
Şunu iyi bil ki, Allah, yalnız nefse
muhalefeti emreder. Dolayısıyla nefsine muhalif ol, hevesini Hak ölçülere vur.
Sonra şu Âyet-i Kerimenin tehdidi altına
girersin:
- “ Hevaya uyma, sonra Hak yolundan
saparsın. ”
Başa Dön
32.
Makale
---------------
HAK SEVGİSİNE BAŞKASINI KATMAMAK
Birçok sözlerini işitiyorum, en çok şunları söylüyorsun:
- < Kimi sevsem aramız açılıyor. Ya
ölüyor, ya kayboluyor. Yahut aramıza düşmanlık giriyor. Çoğu zaman malım
kayboluyor, param elimden çıkıyor. Bu yüzden dostlarımla bozuşuyorum. >
Ey Allah’ın sevgili kulu, Allah Gayyur
dur. Sevgisine kimsenin ortak olmasını istemez. Sevgilisine bakılmaya bile razı
olmaz. Kendi sevdiği kulu başkasına vermez. Hal böyle iken sen başkasına
bağlanıyorsun. Şu Âyet-i Kerimeleri işitmedin mi?:
- “ Allah onları, onlar da Allah’ı sever. ”
- “ İnsanlar ve cin tayfasını bana ibadet
ederler diye yarattım. ”
Bazı müfessirler ibadeti, sevgi olarak
açıklamışlardır.
Resulullah s.a. efendimiz bir hadis-i
şerifde şöyle buyurdu:
- < Bir kul, Allah tarafından sevilince,
iptilaya uğrar; buna sabrederse iktina gelir başına. >
- < İktina nedir? >
Diyen bir sahabeye:
- < Çoluğunu çocuğunu, malını, mülkünü
alır. >
Buyurdu. Çünkü mal ve evlat, Allah
sevgisine perdedir. Hakkın sevgisi bölünmez. İki sevginin arasına giren yanar.
Mala ve evlada sevgi çoğalınca, Hak
sevgisi azalır. İnsan bu sevgisinden ceza görür. Çünkü Allah’a bir nevi şirk
koşmuştur. Halbuki Allah zatına ve sıfatına şirk koşanları sevmez. Gayyur ve
her şeyden üstündür. Kendine karşı duran her şeyi yok eder. Ta ki, sevdiği
kulun kalbi yalnız zatına dönsün. İşte o zaman:
- “ Allah onları, onlar da Allah’ı sever.”
Ayetinin manası tecelli eder.
Bu tecelli bir süre devam ederse, sonunda
Hakka karşı koşulan ortaklar yani şirk yok olur. Mal, çocuk ve şehevi arzular
isteği gider. Mal sevgisi kalmaz. Kötü hisler ölür. Veli olmak, başa geçmek,
keramet sahibi olmak, kat, makam, dereceler istenmez olur. Cennet ve onun
dereceleri gözden silinir. Kalbdeki
şahsi irade, temenni yok olur. Suyu saf, içi temiz bir ap halini alır. Çünkü
ilahi tecelli onu kaplamıştır. Bu arada kalb yolunu şaşırdıkça ilahi
tecelli onu yola getirir. Kendinden
başka her şeyi yok eder. Zaten başkası için oraya yol kalmamıştır. Mevlanın
azamet ve ceberut kuvvetleri orayı sarmıştır. Bunlardan başka her şey için arada bir uçurum vardır. İlahi saltanatın
vadileri o imanlı kalbin etrafını çevirmiştir. Oraya yabancı yol bulamaz. Şayet
bulacak olsa bile yokluğu mani olur.
Bir çok kimselerin yüksek derecelere
erdiği olmuştur. Bunlar yetişmiş olmalarına rağmen, bazı ufak tefek işlerle
uğraşırlar. Bunlara yaptığı o işler zarar vermez. Çünkü hiçbiri, kalb cihetine
yanaşamaz. Zaten o dereceye eren kul, bunları ilahi iradeye dayanarak yapar.
Onlar; ilahi arzu icabı olduğundan, o sevgili kula bir lütuf ve keramet olur.
Onun yüzünden birçok zavallı kimseler geçinir. Ayrıca bundan başka, çokça sevap
kazanır. Sonra o işler bir başka yönden kulu tecrübe sayılır.
Kul, şahsi arzusunu karıştırmadığı süre
işler iyi gider. Teslim olunca daha iyi gider. Kötülüklere karşı, o nimetler
bir nevi kalkan sayılır. Şöyle ki:
Parası olur, haramdan kurtulur. Çocukları olur kimseden yardım istemez. Ailesi
olur, harama göz dikmez. Velhasıl dünya ahiret selamet olur...
Başa Dön
33.
Makale
---------------
İNSANLARI
DÖRT
BÖLÜMDE
ANLATMAK
İnsanlar dört kısımdır.
BİRİNCİSİ: Kalbsiz ve dilsizdir. Asi ve
hissizdir. Allah buna hayır vermemiştir. Sebebi: Bu ve benzerleri, hayrı
istemezler, hayır yolunu sevmezler. Şu var ki; Bir gün Allah c.c. rahmeti
iktizası bunları yola getirir. Kudret eli bunların kalbine iman ışığı tutar.
Eğer istidatları varsa onlar da hak yola girerler.
Ama sakın bunlardan olma, onların ahlakını
alma, onların hareketlerine katılma... Hikmeti ise: Onlar azap, gazap ve
felaket insanlarıdır. Yerleri cehennemdir, arkadaşları şakilerdir. Ancak ilim
sahibi isen, onlara yakınlık sana zarar vermez. Çünkü onlara hayrı öğreten,
doğru yolu gösteren bir insan olursun. Eğer kendine güveniyorsan onların
arasına gir ve Hak’ka davet et. Onlara doğru yolu öğret, hak yola çağır.
Görürsün ki; bu sohbetin hoş oluyor. Allah sana, resullerin, nebilerin kadar
sevap verir. Bunu anlatmak için Hz. Peygamber S.A. Hz. Ali’ye buyurduğu bir
Hadis-i Şerifi nakletmek yeter:
- < Allah bir kimseyi vasıtanla doğru yola
getirirse, bunun sevabı yeryüzündeki bütün mülke bedeldir. >
*
İKİNCİSİ: Dili vardır, kalbi yoktur.
Herkese hikmetten konuşur ama kendisi amel etmez. İnsanları doğru yola çağırır,
kendisi kaçar. Başkasının hatasını büyük görür ama kendisi durmadan yapar.
Allah’a karşı edep ve terbiye yollarını öğretir fakat kendisi büyük günahları
işlemeğe devam eder. İnsanlar arasında iyi görünür, yalnız kalınca önüne geleni
yutan hayvana benzer.
Peygamber efendimiz bu adamın durumuna
işaret ederek:
- “ Ümmetim için en çok endişe ettiğim şey
dilli münafıklıktır.”
Buyurmuşlardır. Diğer bir Hâdis-i
Şerifleriyle de:
- “ Ümmetim için en korkulacak şey kötü
bilginlerdir.”
Buyurmuştur...
Allah cümlemizi bu gibilerden korusun.
Bu zümreden çekin ve kaç, tatlı dili seni
yakalar. Güzel (!) sözü seni aldatır. Günah ateşi seni yakar. Onun manevi kir
kokusu seni öldürür.
*
ÜÇÜNCÜSÜ: Kalb sahibidir, ama dili yoktur.
Halbuki o Allah’a tam inanmıştır. Allah da onu halkından gizlemiştir. Onun
üzerine manevi bir örtü çekmiştir. Gözünü halktan kapatmıştır. Bu insan yalnız
kendi ayıbını görür ve onu gidermeğe çalışır. Kalbi tevhid nuru ile doludur. Bu
nur, insanlar arasına karışmanın güçlüğünü, onların ağzından çıkan sözün
boşluğunu gösterir. O insan, selametin;
sükutta, sessizlikte ve yalnızlıkta olduğunu bilir. Peygamber efendimizin şu
hadisi-i Şerifini candan duymuştur.
- < Susan kurtulur. >
O muhterem insan her şeyi can kulağı ile
dinler, bu dinledikleri arasında şu da vardır:
- < İbadet on bölümdür, bunun dokuzu
sükûttadır. >
Bu zat velidir. Allah onu kötülüklerden
esirgemiştir. Daima selamet içinde olur. Akıl ve fikir sahibidir. Allah’ın
rahman sıfatı onda tecelli etmiştir. Hayırlı insanla arasında, bu gibileri
seçilir. Bu gibilerden hem hayır umulur, hem de arkadaşlık edilir. Hak onun
işini gördürür. Hak onu sever. Sen de sev, ona yaklaş... Böyle yaparsan, Allah
da seni sever. Bu gibi seçkin kulları ara, onların hürmetiyle yüce Allah seni
sevgili kulları ve salih kişiler arasına katar.
*
DÖRDÜNCÜSÜ: En yüksek derece buna verilmiş
ve melekût aleminde kendisine:
- < AZİM >
Adı verilmiştir. İşte Hazret-i Nebi bu büyük
zatın şanını tarif ederken şöyle buyurmuştur:
- < Bir kimse öğrenir öğretirse... Ayrıca
bildiği, öğrettiği ile âmil olursa melekût aleminde ona, AZİM ismi verilir. >
Bu zat, alim-i billah’tır. Mertebeler
ölçülürse en yüksek derece onun olduğu ortaya çıkar. Dinin hikmet yönünü en iyi
bilen odur. Allah-ü Teâla birçok bilinmeyen ilimleri onun kalbine
yerleştirmiştir. Hiç kimsenin erişemeyeceği sırları ona sezdirmiştir. Bu saf ve
temiz kul, Allah tarafından seçilmiş, sevilmiş ve Hakka cezbedilmiştir. İlâhi
hikmetleri çözüldüğü kapıya yalnız bu insan yetişmiştir. Hidayet yolları buna
açıktır. Bunda istidat çok büyüktür. Ve bütün sırları anlamak kabiliyeti
vardır. Bunda bilgi sonsuz, hikmet ölçüsüzdür. Bu zat, Allah yolunda bir
şahtır. Hak yola o çağırır, kötülükleri onlara o gösterir, kıyamet günü
şefaatçi, dünyada temiz, Allah indinde her şeyi makbul ve merguptur. Doğrudur,
doğruluğu tasdiklidir. Resul ve nebilerin vekilidir. İşte peygamberler, bunları
vekil etmiştir.
İşte son had buraya kadar... İnsan oğlunun
son durağı bu makama varır. Buradan öte Peygamberlik başlar. Sana bu insan
lazım. Bunu ara, bulunca muhalefet etme, sözlerine darılma, uzak kalmaktan
hoşlanma. Onu sev ve sözlerine bağlan, her nereye varsan böyle birini ara ve
zihninde onu gezdir. Şunu bil ki: O ne söylerse selamet ondadır. Helak,
bataklık başkadadır. Allah’tan onu iste, yol bundan başkaya varmaz. Himmet
başkalarında yoktur. Yolunu bu ülkeye vardırmayan kurtulamaz. Ama Allah başka
türlü emretmiş ise bir şey denemez. Allah’ın doğru yolu gösterdiği kimselere
kimse şaşmaz.
*
Ey iman sahibi; insanları sana bölüm bölüm
gösterdim. Kendini düşün, eğer gözün varsa bak. Bu sayılanlara basiret gözünü
gezdir ve kendine bir sığınak ara. Eğer kendine acıyorsan bunu yap ve kurtul.
Allah, bize ve sana verdiği ve razı olduğu
yolları göstersin... Amin!..
Başa Dön
34.
Makale
---------------
ALLAH’A
DARILMAMAK
Allah’a çok darılıyorsun; O senin Rabbın
olduğu halde onu töhmet altına almak istiyorsun. O’nun her işine itiraz
ediyorsun, zorla bağlanıyorsun. O’na bağlılığın yolu zulüm ile oluyor. Halbuki
ona candan inanman ve teslim olman lazım. Rızık babında sıkı olma, geniş ol.
Zengin olursan herkese dağıt; fakir olunca da sabırlı ol. Gün olur, güçlük
gider, bela kalkar. Yaptığın bir yana kalır. Bilmez misin her şeyin bir vakti
var, o gelince olacak olan olur...
Şunu bil ki; malın çoğu bela getirir, çok
isteme azla yetin. Bela biter, güçlüğün sonu var, biteceği gün var. Sen yalnız
sabırla bekle.
Bela vakitleri değişmez, yalnız onun
içinde afiyetler olur, onu gör. Bela anında ümitsizlik iyi olmaz. İmanla onu
iyi gör. Fakirlik hali zenginliğe çevrilmez, ona sabırla tat kat. Hile yoluna
kaçma, doğru ol, samimi ol....
*
Hakka karşı edepli ol. Sükûtu, sabrı sev,
buna devam et. Haz al. İlahi fiillere uymaya çalış. Allah’ın emr ve fermanına
karşı kalbinden bir şey geçerse tövbe et. Şayet Hakkı töhmetleyen bir kusur
ettinse nadim ol.
Şunu iyi öğren ki; Hak kapısından başka
kapı yoktur. Ondan kaçmak mümkün olmadığına inan ve Hak işlerden intikam
almanın imkansız olduğunu bil. Günah yapmak yalnız seni körletir. Hakka
yapacağın taarruz, yalnız tabiatını karartır. İntikam hissi kullar arasında
caridir. Vazife, bir kul tarafından verilmişse, ondan kaçınma olabilir.
Her şey, bu dünya alemine çıkmadan çok
evvel yaratılmıştır. Onların kârını, zararını Allah bilir. Her şeyin ilki, sonu
ona malûm, bir şeyin doğuşunu gördüğün gibi gün olur batışının da seyredersin.
Allah, yaptığını iyi bilir, yapacağı iş ona göre kolaydır. İşlerinde asla
tenakuz bulamazsın. Yaptıklarında yersizlik göremezsin. Boş iş yapmaz. Lüzumsuz
şey yaratmamıştır, yaratmayacaktır. Ona noksanlık izafe etmek caiz değildir.
İşlerini beğenmeyen kişinin aklına şaşılır.
Her şey biter, yeter ki beklemeği bilesin.
Bekle zorla bekle!.. Kendini sabra alıştır. Nefsini, şahsi arzularını yen,
onları emirlerine uymaya çabala. Kendini bütün varlığınla sabır aleminde yok
et!.. Bekle, bir gün hepsi biter, yok olur gider.
Her şey zamanla zıddına döner. Gün geçtikçe
işler değişir. Evvela kış, ardından yaz gelir. Bir zaman gündüz arkasından gece
sarar. Akşamla yatsı arası:
- < Gündüz olsun... >
Dersen olmaz. Belki daha kararır, ışık
olmaz. Taa, şafak atıncaya kadar, karanlık devam eder.
*
Boynunu yüce emirlere eğ.. Allah için, iyi
düşün, iyi sabret. Senin için olmayan sana gelmez. Sana nasip olmayanı kimse
eline tutuşturamaz. Hayatım pahasına da olsa, sana yemin ederim ve sonra
kendiliğinden açılır. O zaman istediğin hiç olur. İstesen de istemesen de
ortalık aydın olur, her yer aydınlığa kavuşur...
İşin hikmet tarafına aklın erince, işlerin
kendiliğinden yürüdüğünü görürsün. Ne isteğinle gündüz gece olur, ne de aksi
olur. Çünkü güneş emrinde değil. Dünya senin fermanınla dönmüyor. Rüzgar
emrinle esmiyor.
Duan, her zaman alemde makbul olmaz. Çünkü
burada istenenlerin çoğu, zamansız ve yersiz isteniyor. Ama yine dua et, her an
Allah’a yalvar, ancak duan kabul olmayınca Allah’a sitem etme!..
- < Niçin kabul olunmadı... >
Diyerek şaşma... Zamanı gelince olan olur,
burada bir şey olmazsa öbür alemde sana sevap olur. Ama bağırıp çağırırsan,
mahcup olursun... Derim ki: Daima dua edeceksin... Çünkü her şeyden evvel sen
bir kulsun. Allah’ın emirlerine uymaktasın. Allah-ü Teâla Hazretleri:
- “ Bana dua edin, kabul ederim. ”
Buyuruyor. Diğer bir yerde de:
- “ Allah’tan fazilet isteyin. “
Deniyor. Bu mevzuda daha bir çok âyetler
vardır...
Duan her zaman duyulur ama, ihtiyacın
kadar verilir. Sonrası öteki aleme kalır. İhtimal ki her arzunun bu alemde
yerine gelmeyişi bir hikmet icabı ve senin hayrına olmaktadır. Sonra, her olan
şey, Allah’ın kaza ve kaderine uygundur.
Arzun yerine gelmeyince Hak’kı itham
etme!.. Kabul olmadı diye ümitsizliğe düşme!.. Daima dua et. Kârın olmasa bile
zarar da etmezsin. Hemen olmasa bile, bir zaman sonra olur.
Bir Hadis-i Şerifte şöyle buyruluyor:
- < Kıyamet günü hesap defterinde insan,
yaptığı ibadet haricinde bir çok iyilik bulur. Bunları bilemez, sorar, ona
şöyle denir:
- Bunlar dünyada kabul olmayan
dualarının karşılığıdır. Kader-i İlahi icabı orada yerine getirilmedi fakat
sana mükafat olarak burada veriliyor. >
*
En azından halin, zikir olmalı. İhtiyacını
ona aç!. Başkasına bir şey deme!.. O’nu tevhid ederek, her derdini
arz et...Duanın kabul edilmesi işini Allah’a bırak....
Tekrar hatırlatmak yerinde olacak... Sana
iki yoldan başka yol yoktur ve olamaz. Gecen de gündüzün de aynı. Sağlığın da
hastalığın da öyle. Darlık olsun genişlik olsun değişmez. Ki o: Dua ve
sabırdır, yani rıza...
İyi zamanda, darlıkta genişlikte hep böyle
ol...
O iki hali biraz açalım:
En iyisi, benlik davasını bırakıp, Hak’ka
bağlı olmandır. Tıpkı, bir ölü gibi Hakka karşı iradesiz halde kalman... Bir süt
çocuğu gibi, tam teslim olmandır. Senin için hak fiil ve irade önünde, topçu
önündeki top gibi olmak var. İlahi irade böyle çevirir. Bu halinle sana, nimet gelirse şükür
edersin... Şükür ettikçe de nimetin artar. Çünkü Allah:
- “ Şükür ederseniz nimetinizi
arttırırım. ”
Diye vaad ediyor. Darlık baş gösterince de
sabredersin. Bu da senin için bir nimettir.
Darlık zamanı, sabreder; günlerin Peygambere salât ve selâmla geçerse
daha ne istiyorsun... Bu; Allah’ın sana en büyük nimetidir. Her kula nasip
olmaz, bu ayetin:
- “ Allah, sabırlı kullarla beraberdir... ”
Mealinde buyurulan yüce manasında bu babda
kayıt vardır.
Allah, kullarına yardımıyla koşar;
sebatını verir. Nefse, şeytana galebe çalması için kula yardımcı olur... Bir
âyette:
- “ Eğer, Allah’tan yana olursanız o da
size yardımcıdır. Dizlerinize kuvvet verir. “
Buyuruluyor...
Nefsine muhalif ol; Allah’tan yana olmuş
olursun. Allah yoluna muhalif olan her şeye muhalif ol. Hak emirlerini itirazla
karşılama, kabul et, darılma. Nefsine muhalif ol; Hak fiillerin içine düş,
onlarda kaybol... Bunu yaptığın takdirde hak için mücahid sayılırsın. Nefsin
her başını kaldırdığında Allah’ın emriyle vur. Onun karşısında kalkanla dur. Bu
kalkan; sabır, muvafakat, sükûn, hak emirlere teslim olmaktır. Bunları
yapabildiğin an, Hak Teâla sana en büyük yardımcıdır.
Bütün bunların sonunda, bir de büyük
rahmete ermek vardır, ona < SALÂVAT > derler. Bu makam peygamberlere
hastır. Bu < SALÂVAT > onlarındır. Sen bir günahkar olduğun halde günahların
bağışlanıyor, nebiler için verilen sevaptan
hisse alıyorsun. İşte bu manayı ifade eden bir Âyet-i Kerime:
- “ Onlara müsibet veya bir bela karşı
geldiği zaman, biz Allah içiniz, dönüşümüz onadır. "
Derler. Onlara rablerinden salavat olsun.
Rahmet onlaradır. Hidayete eren onlardır.
Buraya kadar anlatılan yaşamak zorunda
olduğun iki halin ilkiydi.
İkincisine gelince: Sen rabbine
yalvardıkça ona yaklaşmış olursun. Allah’ın emirlerini tut.Senin yalvarmak
hakkındır, ayrıca vazifendir. Hak’ka tazarru ve niyaz ettikçe, bu vazifeyi
yerine getirmiş olursun.
Sakın dualarına yanlış şey girmesin. Bu
mühim vazifeyi Hakka imanla yap!.. Duanı aziz bir yolcuyu uğurlar gibi yap.
Çünkü dua, Hak katında sana yer hazırlar...
Şunu
tekrarlamakta fayda görüyorum. Duana derhal icabet olunmazsa hemen bağırıp
çağırmaya kalkma. Dua hem kabul olunur, hem de olunmaz. Her ikisi de senin için
müsavi olmalı. Sonra bu olanlardan ibret almalısın... Sakın haddi aşanlardan
olmayasın. Çünkü baş vuracak kapı yoktur. Sakın, nefsinin iyiliğini veya
kötülüğünü bilmeyen zalimlerden de olmayasın. Allah seni helak eder. Hiçbir şey
bu helak işinden Hakkı alıkoyamaz. Geçmiş ümmetleri de helak etti. Şöyle ki;
dünyada içinden çıkılmaz bela ile öldürür, kıyamet günü en kötü azaba sokar...
Başa Dön
35.
Makale
---------------
VERA’
ÜZERİNE
Vera(*) sahibi ol, aksi halde felaket yakınına gelir. O zaman seni hiç bırakmayan güçlükle bir
yakalar, öldüm desen bırakmaz. Şu var ki; Allah’ın rahmetini de hiçbir şey
önleyemez. Ona da tam istidat kazanmak gerek. Hz. Peygamberden (S.A) şöyle bir
Hadis-i Şerif rivayet edilmiştir:
- < Allah yolunun hak pusulası, VERA’ dır.
Şüpheli işler peşinde giden bir gün harama düşer. Tıpkı sınırda hayvan
yayan çoban gibi. Günün birinde sınır
aşılır, çoban belasını bulur. >
Hz. Ebû Bekir r.a. şöyle buyurdu:
- < Biz, harama düşmeyelim diye en az
yetmiş mubah terk ederiz. >
Hz. Ömer r.a. ise şöyle buyurdu:
- < Biz en az on dokuz helali, harama
kaymayalım diye yapmadık. >
Onlar tam VERA sahibi insanlardı. Haram
korkusu yüzünden helâli ve mubahı
terk ederlerdi. Bunu şu Hadis-i Şerife dayanarak yaparlardı:
- < Her sultanın bir sınırı vardır. Allah’ın sınırı ise
haramlardır. Her kim sınır yakınına gelirse tehlikeye kapılması mümkündür.
Her sultanın bir hisarı vardır. Her kim
oraya girerse, birinci kapıyı geçmiş olur. Sonra ikinciyi daha sonra
üçüncüyü....
Böylece saltanat kapısının gölgeliğine kadar varmış olur. >
Bunun durumu her ne kadar tehlikeli ise de, sadece birinci kapıda
durmasından iyidir...yani, sahrada olanın durumundan. Çünkü kendisini
koruyacak sultanın askerleri ve
bekçileri vardır.
Çünkü birinci kapı dışarı sayılır. Orada
her çeşit vahşi hayvan ve düşman bulunur. Kendisini kurtlar kapabilir. O sebepten ne yapıp yapıp birinci kapıyı
aşmak lazım. Kapıyı aşınca padişahın askerleri vardır. Dışarıda ise düşman.
İşte âzimet bunun için; VERA’ bu yola
varmak için olmalı. O bekleme anında ilahi yardımın kesildiği görülse bile,
insan ümitsizliğe düşmemelidir. Hele Hak yoldan ayrılmak hiç olmaz.
VERA’ en büyük ibadettir. Ancak insan çok
daraldığı zaman ruhsatlarla amel edebilir. O da emir ve hadleri aşmamakla.
Ruhsat bir yardımdır, ancak ibadet ve taatte kullanmalı. Çok kere ruhsatları
terketmek yerinde olur. Daima ruhsatla hareket eden irade sahibi olamaz.
Nefsine dizgin vuramaz. Bu hale düşünce Allah’ın yardımı kesilir. Çünkü ilahi
yardım, darda kalmışlaradır. Kolaylık yollarını tutunca yardımdan mahrum
olursun. Şahsi arzular seni kaplar, heva, nefsin seni sarar. Bilmeden haram
yersin. Dinden çıkar, şeytanlar zümresine dahil olursun. Halbuki şeytan
Allah’ın düşmanıdır. O hah yoldan şaşırmıştır. Bu halde ölürsen helak olursun.
Ancak, Allah’ın rahmeti kavuşursa ona bir şey denmez.
Son olarak şunu demek isterim ki: Baş
tehlike dinde şüphelilere koşmaktır. Dolayısıyla selamet, irade sahibi olup
çalışmaktır.
(*)
Harama düşmek korkusu ile şüpheli işlere yanaşmamak
Başa Dön
36.
Makale
---------------
DÜNYA VE
AHİRET İŞLERİ
Ahiret sermayen olsun. Dünyayı ticaret
yeri say. Zamanını sermayeni batırmamak için evvela ahiretine sarfet. Eğer
fazla kalırsa onu da dünyaya harca, geçimini sağla. Sakın dünyayı sermaye,
ahireti ticaret saymayasın. Bunu yapınca namazını vaktinde kılamazsın. Kılsan
da erkanını yerine getiremezsin. Rukûu belli olmaz, sücûdu belli olmaz. Çünkü
senin için maksat dünya olmuştur. Yorgunluk gelir, uyursun. Namazın kazaya
kalır, kılamazsın. Gece cife gibi yatar, sabahları tenbel olarak kalkarsın.
Nefis seni peşinden sürükler, heva seni takip eder. Şeytan artık sana hakimdir.
Böylece ahiretini dünyaya satmış olursun. Sen bu durumda nefsin kulu ve onun
uşağı olmuşsun. Halbuki sen onu emrine alacak, terbiye edecek, doğru yola
getireceksin. Bu, onun ahiret tarafı
idi. Yani iyilik yüzü idi. Ama sen böyle yapmadın, onu hakkıyla idare edemedin.
Onun sözlerini kabul etmekle zulüm ettin.
Onu kendi başına bıraktın, netice lezzete, zevke, sefaya daldı ve
şeytana uydu. Sen de ona uydun. Daha sonra hem dünyan battı, hem de ahiretin.
Yarın kıyamet günü iflas halinle meydana
çıkarsın. Orada ne din bakımından, ne dünya bakımından hiç karın olmaz. Ne
kazandın nefse uymakla?.. Eğer onu doğru yola getirseydin, her iki cihanda da
mesut olacaktın. Nefse uymadan ahireti sermaye kabul etseydin, her ikisini de
kazanacaktın. Ayrıca dünyadaki nasibin, bol ve rahat gelecekti. Sen her
kötülükten temiz ve her pislikten beri olacaktın. Peygamber efendimiz buyurdu:
-
<
Allah, dünyayı ahiret niyetine göre verir. Ahireti, dünya niyetine göre
vermez. >
Niçin aksi olmuyor? Olmaz, çünkü ahiret
Allah’a kulluktur. Allah’a kulluk niyeti ile ibadet eden ahireti bulur. Niyet
ibadetin ruhu ve özüdür. Kötülüklerden çekinerek ibadet edersen dünyan hoş
olur. Dünya bir yana der, yalnız ahireti arzularsan Allah’ın öz kullarından ve
O’na halis ibadet edenlerden olursun. Dolayısıyla ahiret nimeti senin için
olur. O nimetlerin başında cennet ve Allah’a yakınlık gelir.
Dünya sana hizmet eder. Kısmetin
kendiliğinden gelir. Çünkü her şey yaratanına bağlıdır. Eşyanın haliki ise Allah’tır, sen de O’nun öz kulu olduğuna
göre, her şey senin olur.
Ahireti bırakır dünyaya çalışırsın. Hak
sana gazabını karşı yapar. Ahireti kaybedersen, dünya sana isyankar olur. Her
şeyini güçlükle alırsın, ufacık bir makam elde etmek için güçlük çekersin.
Çünkü Allah’ın sevmediği bir insan oldun. Dünya ehli olup ötekini kaybetmeyi
mi, yoksa ahiret ehli olup dünyada manevi bir huzur duymayı mı?
İnsanlar iki kısımdır. Biri dünya arar,
diğeri ahiret. Bunlar kıyamet günü de
böyle olacak. Bir kısmı cennet ehli, diğer kısmı da cehennem...
Yine o gün, bir kısım insanlar hesap
çokluğundan korunurlar, bunlar ahiret ehlidir. O günün uzunluğunu anlatırken:
- < O gün, dünya gününe göre bir günü
< bin > senedir. >
Buyuruldu. Yine o gün bir kısım insanlar
Peygamber(S.A.) Efendimizin buyurduğuna göre şöyle anlatılır:
- < O gün siz, arşın gölgesinde rahat
edersiniz, lezzetli meyveleri yer, tatlı yemekleri tadarsınız. Kardan daha
beyaz, soğuk ballardan afiyetlenirsiniz... >
Diğer bir Hadis-i Şerifte ise şöyle
buyuruldu:
- < Cennet ehli, o gün yerlerine bakarak
görürler. Hesap bitince yerlerine giderler. Onlar yerlerini tanırlar. Dünyadaki
evlerine gider gibi, cennetteki yerlerine varırlar. >
Bunlara verilen bu yüksek derece, dünyayı
terk ettikleri için oldu. Dünyayı attılar bir yana, Allah’a kul oldular. Diğer
kısmın, şiddetli hesaba maruz kalması ise dünyaya tapmaları yüzünden oldu.
Dünyaya tapmanın neticesi onları öbür alemde buldu.
Allah’ın emri hilafına gidiş felakettir.
Bu hataların hepsi yarın senin önüne çıkar. Hata işleme, hata ettikçe batarsın.
Kitap ve Peygamberin emirlerinde bulun, yoksa ne iyilik, ne kötülük kaybolur.
*
Nefsine acı; ona rahmet ve şefkatle bak.
Onu kötü yola atma. Ona hata işleme fırsatı verme. Onu birinci sınıftan yapmağa
çalış, ikinci sınıftan koru. Nefsine kötü arkadaş seçme, insan ve cin
şeytanlarından onu esirge. Kitap ve sünneti eline al. Her zaman onları gör,
onlarla amel et. Oldum olası sözlerle uğraşma. Boş heveslerle kendini yorma.
Allah-ü Teâla şöyle buyurdu:
- “ Peygamberlerin getirdiklerini alın, yasak
ettiği şeyleri yapmayın. “
Allah’tan korkunuz. O’na muhalefet
etmeyiniz. Ameli terk ediyorsunuz. Peygamberlerin getirdiği şey ile amel
etmiyorsunuz.
Boş işle nefsini aldatma, amel ve
ibadetini daima yap. Yeni icadlar çıkarmağa kalkışma. Allah-ü Teâla icatçı bir
kavim hakkında şöyle buyurdu:
- “ O kendiliğinden konuşmaz. O’nun
konuştuğu vahiydir. Ona vahyolunur. “
Yani peygamberin getirdiği bendendir.
Şahsi ve indi mütealası değildir. Dolayısıyla Ona uyunuz. Sonra peygamberimiz
şöyle buyurdu:
- < Allah’ı seviyorsanız bana uyun. Bana
uyarsanız Allah da sizi sever. >
Anlaşılıyor ki; sevgi sevilene uymakla
olur. Söz ve hareketle peygambere (S.A.) uymak gerekir.
Peygamber efendimiz bir hadis-i
şeriflerinde şöyle buyurdu:
-
<
Çalışmak adetim, tevekkül halimdir. >
Zayıf iman sahipleri çalışmasına güvenir.
Çalışmak, peygamberin sünnetidir. Kısmetli iman sahipleri tevekküle bağlanır.
Çalışmaya devam edersen peygamberin sünnetini işlemiş olursun. Tevekkül yoluna
kıymet verdikçe de peygamber’in ruhaniyeti seni sarar. Allah-ü Teâla tevekkül
üzerine şöyle buyurdu:
- “ İnanıyorsanız Allah’a tevekkül ediniz.
Allah’a tevekkül edene O yeter. Allah tevekkül edenleri sever. ”
Bu ayetlerle sana tevekkül emri veriliyor.
Bunu hak Teâla peygamberine de emretti. Her halinde Allah’a tevekkül et.
Allah’ın emri haricine gitme. Her halinle Allah ve peygamberin emrini rehber
tut. Çünkü peygamber efendimiz bir Hadis-i Şerifinde şöyle buyurdu:
- < Emrimiz haricinde işlenen hiçbir şey
makbul değildir. >
Bu emir her şeye şamildir. İster dünya,
ister ahiret, ister söz, ister iş hepsini işine alır.
*
Benim için Allah’tan başka Allah,
peygamberden başka peygamber yoktur. Kur’an ve sünnet yolundan başka, her kapı
kapalıdır. Biz onlara göre amel etmeliyiz. Aksi, şeytan ve nefsin yoludur.
Allahû Teâla bu manada şöyle diyor:
- “ Hevaya tabi olma, seni yoldan alır. “
Selamet kitap ve sünnettedir. Helak
bunların haricindedir. Kul, bunlarla yükselir. Veli, bedel ve gavs makamlarına
bunlarla erer. Velhasıl, insan-ı Kamil bu yolda yetişir. En doğrusunu Allah
bilir.
Başa Dön
37.
Makale
---------------
HASEDİN KÖTÜLÜĞÜ
Ey iman sahibi, seni bir tuhaf görüyorum.
Komşuna hasetli bir haldesin. Onun yemesini çekemiyorsun. İçmesinden
hoşlanmıyorsun. Onun giydiği sana tuhaf geliyor. Evi gözünde büyüyor. Hanımı
dahi senin için çekilmez bir dert oluyor. O Mevla nimeti içinde zengin
olmuştur. Onun zenginliğinde bir türlü hoşluk bulamıyorsun. Bu hallerin neden
oluyor.
Bilmiş olman gerekir ki, bu halin iman
zafiyetinden ileri geliyor. Bu hal seni Allah’ın rahmet nazarından
uzaklaştırır. İlahi gazabı üzerine çeker. Peygamber efendimiz kudsi hadisi ile
hasedi şöyle anlatmıştır:
- < Hased eden nimetimin düşmanıdır. >
Ayrıca; peygamberimiz bir Hadis-i
Şerifinde buyurdu:
- < Hased, iyilikleri yer. Ateş odunu yaktığı gibi iyilikleri bitirir.
>
*
Zavallı!.. neye hased ediyorsun. Sen mi
verdin o nimetleri? Onları sen değil, Allah verdi... Allah’ın verdiği nimete
nasıl hased edersin. Allah-ü Teâla:
- “ Onların dünya geçimlerini aralarında
dağıttık... “
Diye
haber vermiştir.
İlahi nimetlerle beslenen o adamı hor
görme. Ona karşı hased etme. Onun nimeti için de kimse hak iddia edemez.
Herkese Allah nasibince verir, herkes nasibini bulur.
Bu halinle o akılsız bir duruma
düşmektesin ki, senden daha akılsız daha cahil, bahil ve cahil görülemez. Acaba
o adamdakileri senin mi zannediyorsun. Bu o kadar cahilliktir ki, tarifi
imkansız. Eğer sana gelecek bir şey varsa başkasına gidemez. “ HAŞA “ Allah’a
mı kin tutuyorsun. Halbuki Allah-ü Teâla:
- “ Emrim değiştirilemez. Ben kullara
zulüm etmem.”
Buyuruyor. Allah sana zulmetmez. Senin
kısmetini başkasına vermez. Bunu böyle bil. Aksini düşünme, cahillik etme.
Allah’ın verdiği nimete karşı durmak
hıyanettir. Kendine zulumdur. Sonra bir nevi yere hased etmektir. Çünki, o
hased ettiğin insanın nimeti yerden çıkar. Altın, gümüş yerden gelir. Bunlar
miras olarak gelir. Geçmiş ümmetlerden. Ad, Semud, Kisra, Katser’lerin elinden
geldi. Bir zamanlar bu mallar, bu mülkler onlarındı. Asıl onlara hased etmek
lazım. Çünkü komşunun malı onların malının milyonda biri olur.
Senin bu hasedine bir misal vardır:
Bir insan koca bir sultanı askeri, mülkü,
tacı, tahtı ve bütün saltanatı ile görüyor. Onun çeşitli nimetlerini her an
seyrediyor. Buna hased etmiyor. Beri yanda padişahın köpeklerinde birine hizmet
eden bir yabancı köpek görüyor. Yabancı köpek ile yerli köpek oturuyor,
kalkıyor. Her türlü geçimini onun sayesinde sağlıyor. O zavallı adam bu hale
tahammül edemiyor. O yabancı köpeğin ölmesini yerine kendinin geçmesini temenni
ediyor.
Bu hal alçaklığın ve hasisliğin en
büyüğüdür. Böyle düşünen bir adam için, zühd, inanç diye bir şey olmadığı gibi,
ondan daha ahmak, daha bilgisiz kimse de olamaz.
Zavallı, eğer kıyamet gününde o hased
ettiğin komşunun başına gelecekleri bir bilsen, hiç hased etmezsin. Eğer, o
adam Allah’ın emrine uymuyorsa, nimetlerin hakkını ödemiyorsa onun başına
gelecekleri yalnız Allah bilir. Allah, nimetleri kendi yoluna sarf edilsin diye
verir, aksi halde nimet felaket olur.
Peygamber efendimiz bir Hadis-i Şerifinde
şöyle buyuruyor:
-
< Kıyamet gününde bir takım insanlar
etlerinin makasla kesilmiş olmasını isterler. Buna sebep, zavallı kimselerin
dünyada çektikleri bela yüzünden orada aldıkları sevabı görüp, imrenmeleridir.
>
O gün, senin zengin komşun bir fakir
olmayı ister. Kıyamet günü bir sürü hesabın görülmesi ve münakaşası onu yorar. Güneşin sıcaklığı altında beyni
pişer. Böyle günlerce bekler. Oranın bir günü, buraya nisbetle elli bin
senedir. İşte o dünyadaki nimet hesabını böyle verir. Halbuki sen, eğer hased
etmeden sabırlı durursun. Dünyada güçlüklere sabredenler orada rahat eder.
Sıkıntılara göğüs gerenler, orada mesud olur. Sen de dünyada iken kazaya,
kadere iman edip, kaderine razı olduğundan orada en büyük nimete mazhar oldun.
Başkasının zenginliğine göz dikmediğin için, orada tam afiyet buldun.
İşte dünyada kendi hastalığını, başkasının
iyiliğine,darlığını başkasını genişliğine, düşkünlüğünü başkasının iyiliğine
tercih edenler öbür alemde arşın gölgesine sığınırlar..
Başa Dön
38.
Makale
---------------
DOĞRULUK VE
NASİHAT
Sana n büyük tavsiye: Belaya sabret,
nimetlere şükret ve her işini ulvi gök kubbesini yaradana ısmarla...
Yaradanına karşı doğruluk gösteren, yabancıdan kaçar, sabah akşam Hak’la
olur. Gayrisine yüz vermez.
Ey cemaat!.. Size ait olmayanı istemeyin.
Hak’kı birleyin, şirk koşmayın. Allah’a yemin olsun ki, kader okları sizi
bulur. Bir defa yerinden çıkan kader oku, nerede olsanız sizi bulur. Kendini
hak yola vermişler, Hak’dan gayrisini yitirirler, fani varlıkları yok olur.
Sonra Allah onlara kefildir.
Başa Dön
39.
Makale
---------------
AYRILMAK,
BİRLEŞMEK VE NİFAK
Her hangi bir şeyi ilahi emir olmadan
nefse uyarak almak inattır. Kötülüktür. Nefse uymadan almak iyidir. Fakat pek
iyi değildir. Arzu etmeden geleni almak hoştur yalnız ahlak nizamına uyması
şarttır.
Allah’ın
göndermiş olduğu rızkı kabul etmemek, almak için manevi bir emir beklemek
yerinde bir iş değildir. Buna riyakarlık denir. Münafıklık olur.
Başa Dön
40.
Makale
---------------
SALİK'İN YETİŞMESİ
Bu günkü halinle ruhaniler zümresine girmeği özleme. Bütün
varlığın yok olmadıktan sonra erenlere katılamazsın. Bütün duyguların tek tek
hak yola girmeli. Bir bir varlığın maddi alemden ayrılmalı.
Şöyle bir dünya aleminden silkinip
varlığını kurtarmalısın. Tuttuğun hak için, hareket ve sükûnun O’nun için olmalı.
O’nu gör ve O’ndan işit. Hakkı konuş, hakka yapış, onun için çalış, aklın Hak
işlere ersin.
Bir zamanlar yoktun. Sonradan sana bir
varlık izafe edildi. İşte bu varlık, seni haktan ayırdı. Ruhaniler zümresine
girmene mani oldu. Bu varlıkları terkedince ermiş olursun. Erince de, ruh
olursun. Ruhaniler zümresine girersin.
Sır ol... Tek ol... Sırrın sırrı, gizlinin
gizlisi, her şey sana düşman görünmeli: Seni Hak’dan uzak tutan her şey... Bu
düşmanları içinden seçmelisin.
İşte İbrahim.(A.S.):
- < Bana rabbülaleminden başka hepsi
düşmandır. >
Buyurdu. İbrahim Halil (a.s.) putlara:
- < Düşman... >
Diyordu... Şimdi senin için put zahirde
yoktur, ama gizlide çoktur... Haktan başkalarıyla meşgul eden her şey sana
düşmandır, sana puttur. Bu putları bırak. Halktan bir şey umma. Görürsün ki sır
alemi sana açılmış, ruhaniler alemi sana açık olmuş... Kimsenin bilmediğini
bilmeğe başlarsın. Yapılamayacak işler senden zuhur etmeğe başlar. Adet dışı,
tabiata uymayan işler görmeğe başlarsın. Bu işler, gerçekte öbür aleme has ise
de sana burada görmek nasib olur. Çünkü öldün dirildin. Varlığını Hak yolunda
yok ettin. Ölmeden evvel ölenlerin sırrına erdin. Kudret alemi sana kapı açtı.
Her halinle oranın malı oldun. Artık kudret aleminde yaşayanlar gibi işitmen,
konuşman, tutman, görmen, yapışman, yürümen, akıl etmen... Hasılı huzur ve
sükunun Hakla olur, başkası sende yoktur. Hiçbir şeyi göremez olursun. Çünkü
senin için, Hak varlığında başkası yoktur.
Yalnız bu alemin içine dalınca Allah’ın
emirlerini bilmen gerek, yasaklarına katiyyen yakın olmamalısın. Eğer
peygamberin (s.a.v) yaptıklarının birini terk edersen şeytana oyuncak olduğunu
bil. Hemen ilahi emirlere koş, şahsi arzulara düşme. Hangi iş; Allah ve
peygamberin emrine uymazsa,o iş sapıklıktır. En doğrusunu Allah bilir....
Başa Dön
41.
Makale
---------------
FENA VE KEYFİYETİ
Sana bir misal getireceğim.
< Fena > üzerine olacak. Şunu
demek isterim. Bir sultan, halk içinden seçeceği kimseyi bir beldeye tayin
eder. Ona her türlü yetkiyi verir. Bir vali için lazım olan her çeşit nişanları
takar. Aradan zaman geçer. O vali kendini beğenmeğe başlar. Padişahın nimetini
unutur. Sanki o yer kendisine bakidir. Kendini beğenir, ilk halini unutur,
eksiğini hatırlamaz, eski fakirliği aklına gelmez. Halbuki bir zamanlar bir
köşede unutulmuştu. Bu kibir o zavallıyı sarar. Kendini çok beğenir.
Firavunlaşır. Bu hali çok iyi bilen şah onu azleder. Öyle bir hal alır ki, ilk
devrini arar ama eline geçmez.
Padişah ondan yaptıklarının hesabını
sorar. Bütün hatalarının cezasını çektirir. Emirlerin yapılmayışı, yasaklara
tecavüz etmek o zavallıya pahalıya mal olur. Çok feci bir şekilde hapsolur. En
dar yere tıkılır. Büyük sıkıntıya düşer. Devamlı bir ihtiyaç içinde kıvranır. Bu
kıvranma onun için iyi olur. Böbürlenmesi ölür. Kibri gider. Haddini bilir.
Nefsi körlenir. Şahsi arzusu söner. Benliğini eritir. Bunlar padişahın gözünden
kaçmaz. O şahsın bilgisi bunları kaybetmez.
Bu durumda padişahın merhamet nazarı ona
dokunur. Rahmet ve merhamet nazarına mazhar olur. Dolayısıyla, zindandan
çıkarılma emrini verir. Bu arada bütün in’am ve ihsanını ona yağdırır. Eski
devletini verir. Ayrıca o miktarın iki misli de mükafat verir. Artık bu iş böyle
devam eder. Bundan sonra kötülüğe girmez. Kibri, gururu unutur. Saf ve temiz
olarak vazifeye devam eder.
*
İşte bu misal bir iman sahibinin halidir.
Bir kimse Allah’a yaklaşınca, Allah onu sever ve seçer. Kalb gözü açılır.
Nimet, in’am ve ihsan kapıları ona açık olur.
Zaman olur, o kalb gözü ile kimsenin
görmediğini görür, işitmediğini işitir, akla hayale gelmeyen garip işler
seyreder. Yerin, göğün hikmetini anlar. Onlardaki esrarı çözmeğe başlar. En
güzel vaadi alır. Vaad olunduğu şey kendisine bol bol verilir.
Hak’ka yaklaşır. Onun güzel sözlerini
duyar. Bu duygu yalnız safiyetten ve manevi yükselmeden gelir. Bu hale fenâya
ermiş kişi kavuşur.
O sözün hikmetini söyler. Çünkü kalbi
temizdir. Safiyete ermiştir. O temizliğin nuru, kalbten dile gelir. O nurlu
hal, o büyük insanın her halinde sezilir.
Fenaya ermiş olan kibirli değildir. Gönlü
engin olur. Dışı mütevazi insanlar gibi olur.
Aldığı helâldir. Her haliyle Allah’ın yasaklarına yanaşmaz. İşte bu
halde o insan kendinden emin olur. Kendini huzur içinde görür. İşte bu hoşluk
bir zaman devam eder, bunun bir daha gitmeyeceğini sanır aldanır. Aniden
belaların kapısı açılır. Çocukları yok olur. Malı telef olur. Kalbindeki huzur
bozulur. İlk zamanda verilmiş olan bütün nimetler yok olur.
Bu haller bu zatı hayrette bırakır.
Üzülür, kalbi kederle dolar. Zahirine baksa yalnız kötülük görür. Kalbine
dönse, yalnız hüzün ve zulmet görür. Allah’a dua etse icabet bulmaz. Bir yandan
vaad alsa verildiğini göremez. Birine bir şey vermek istese yerine getiremez.
Bir rüya görse tabir etmek kolay olmaz. Halka karışmak istese yapamaz. Şayet
bir kolaylık bulup halka gitmek istese derhal bela ile karşılaşır.
Halkın eli, bu durumda ona musallat olur.
Neredeyse tırnaklarıyla vücudunu parçalarlar. Dilleri ırzına malına dokunur.
İlk halinden bazı şeyler anlatmak isterse, diyemez. Evvelce gördüğü nimete
karşı, şimdiki belayı hoş görse yapamaz. Bu halde, nefis onu böyle yok eder.
Heva, şahsi arzu onu ilk halden alıkoyar. Manevi yolculuğu tükenir. Oluşlar
durur. Manevi hal kapanır. Daimi bir telaş içinde kalır. Her gün sıkıntısı
üzüntüsü çoğalır. Bu haller devam ederken haberi olmadan manen yükselir. Birden
kapı açılır, bu açılış ani olur, açılışla beraber maddi ve manevi varlık yok
olur, yalnız ruh kalır.
İşte bu halde işler başka olur. Batıni
deruni sesler işitir. İlk söz; Hz. Eyyub’a olduğu gibi tecelli eder:
- “ İşte sana, tatlı su, iç ve şifa
olduğunu bil, yıkan!.. Ayağını vur, o çıkar... ”
Kalbinde rahmet çeşmeleri akmağa başlar.
İlâhi rahmet ve şefkat onu diriltir, ona hakikat kapıları açılır. Gönül yolları
gösterilir. Her kuvvet karşısında söner. Her varlık hizmetine koşar. Diller onu
över. Her canipten onun ziyaretine koşarlar. Şah diye geçinen, kendilerini
yaratıcı olarak tanıtanlar, onun kapısında köleye benzerler.
O, insan olmuştur. Rahmet onun yüzünden
okunur. İlÂHİ NUR, gözlerinden çıkar. Kendisini de halinden memnun eder. Bu
hali hakka varıncaya kadar devam eder.
Sonra kavuşacağına kavuşur. Dünya gözü onu
görmez, buranın duygusu o alemi sezemez. Allah-ü Teâla onlara hazırlanan
nimetleri anlatırken şöyle buyuruyor.
- “ Onların mükafatı büyüktür. Buradaki ölçüler ve tartılı bilgi onları bilemez.
O göz kamaştırıcı nimetleri hiçbir nefis bilemez. "
Başa Dön
42.
Makale
---------------
NEFSİN İKİ HALİ
Nefsin iki hali vardır. Üçüncüsü yoktur. Biri bela diğeri
afiyet...
İnsanlar, başlarına bir bela geldiği zaman
bağırır, çağırır, Allah’ı şikayet eder. Allah’a darılır. Her şeye itiraz eder.
Hak’kı töhmet altına almak ister. Ne sabır bilir, ne de bir nasihatçiye uyar.
Yalnız kendi aklına göre Allah’a (haşa) eş bulma yoluna girer, bir uygunsuz
hareket yolu bulur, öylece gider.
Afiyet haline gelince; ondan daha iyisi
yoktur, güler, oynar sevinir. Zaman kaybetmeden şehvet yollarına koşar. Hiç
biriyle yetinmez. Biri eskiyicince yenisini aramaya koyulur. Yemek beğenmez.
İçkilerin her çeşidini sofrada
bulundurur. Evinde hanımını da hemen savar, onun da yenisini arar. Evini
beğenmez, iyisini arar. Binek işi de çok önemlidir. Daima günün en iyisini
ister. Elinde olan her şeye bir ayıp bulur, hemen yenisini tedarik etmeye
koyulur. Böylece bütün rahatını kendi eliyle kaçırır. Bilmez ki, her şey kendisi için değildir.
Buna akıl erdiremeden iyi şeylerin peşine düşer.
İşte bu haller insanı yorar. Elde mevcut
şeylere razı olmamak, insanı her çeşit güçlüğe sürükler. Sonu gelmeyen eziyet,
içinden çıkılması mümkün olmayan
felaketler bundan sonra başlar. Dünyalığı var rahat etmesi gerekirken,
eliyle keyfini kaçırır.
Bundan sonra öbür alemin işi başlar. Ölür,
sorguya çekilir, hesap veremez. Çünkü düzenli hiçbir iş tutmamıştır. Bazıları
şöyle der:
- Öbür alemin ve buranın en çok cefasını
çekenler, kendilerine ait olmayanı isteyenlerdir. Ve yapamayacakları işin
peşinden koşanlardır.
Bir insan düşünelim: Bir zamanlar her
türlü maddi sıkıntı onun manevi durumunu da bozmuştur. Bu halinde yalnız
belanın gitmesini ister. Yalnız bunun için Allah’a yalvarır. Bir gün duası
kabul olur, her çeşit darlık zail olur gider. Genişlik başlar. Bundan sonra o
zat, evvelce çektiği bütün sıkıntıyı unutur. Allah’ı da unutur, kulluk etmez.
Her çeşit günah yollarını seçer. Bu adamın hali nasıl olur? Elbette ki < < iyi
olur > denemez.
Tam tahmin edildiği gibi olur. Dünyada
israfın yolunu tuttuğu için her şeyi az zamanda biter, yine darlığa düşer. Ve
artık, eski halini de bulamaz, sürünerek ölür gider... Bununla bitse iyi, öbür
alemde bir de hesabını vermek vardır.
Eğer bu insan beladan kurtulduğu zaman,
derhal ibadet ve taat yolunu tutmuş olsaydı, bir daha eski haline düşmezdi.
Elinde bulunanla yetinip gayrisini bulmak için onları bir yana itmemiş
bulunsaydı, ömrü rahat içinde geçerdi. Dünyası hoş olurdu, Ahireti ise onun çok
üstünde rahatlık verirdi.
Dünya ve ahiret selameti isteyen sabırlı
olmalıdır, elinde bulunanla yetinmeyi adet eden rahattır. Daima Allah vergisine
şükür edenin nimeti artar.
İnsan fani varlıklara dayanmamalı. Onların
elindekini unutmalı ve Hak’ka, ihtiyacı için dua etmelidir. Ve Allah’ın emri
üzerine çalışarak her şeyini kazanmalıdır. İşte böylece eğer darda ise dua
ederek kurtuluşunu, O’ndan beklemelidir. İnsanların kurtarması ne kadar sürer,
birinden ne kadar iyilik görülürse görülsün, devamı beklenemez. Bir zaman gelir
her iki taraf da bundan usanır. İyilik eden vermekten, kabul eden de mihnet
altında kalmaktan bıkar.Ama Allah böyle mi? O, usanmaz, daima iyilik eder.
Kafir kullarının dahi rızkını kesmez.
*
Yeri gelmişken şunu da söylemek yerinde
olur. Allah’ın verdiğini iyiye kullanmak şarttır. Bunun icabı budur. Mahzurları
yukarıda belirtilmesine rağmen bir daha söylemek iyi olur. Bu sebeple helâlin
hesabı, haramın azabı olduğunu hatırlatmak lazım gelir.
Her şeyin iyi tarafını görmek en iyisidir.
Yoksullukta güzellik olabilir. Bazı zahmetli işlerin sonunda iyi olmaları
muhtemel. Bazı hastalıklarda şifa vardır. Şunu da unutmamak iyi olur ki,
Allah’ın emri kesindir, başka şeylere benzemez. Onun içindir ki bu yolda çok
dikkat gerek. Onun her iradesi mutlak yerine gelir. İtiraz etmekle hikmet
değişmez, emri geri alınmaz.
“ O, her
neye ol... Demeyi murad ederse... O olur... ”
Hak’kın her işi hikmettir. Her emrinde
fayda vardır. Şu da var ki; Allah, hiçbir zaman insanların zararını istemez.
Söz buraya gelmişken; bir daha ilk sözleri
tekrar etmek iyi olur. Gerçi tekrar değildir ama, sözün baş tarafında
belirtilenlere benzediği için böyle diyoruz. Söylemek istediğimiz şudur: En
yerinde ve insana yakışan iş, razı olma melekesine sahip olmak ve teslim haline
ermektir. Bundan sonra ibadet gelir ki, onun hakkında bir diyeceğimiz yoktur.
Çünkü her Müslüman onun ne demek olduğunu bilir.
İbadet sadece kulluk etmektir. Ötesi yine
teslim halidir. Yani kader ne ise onu gözetmekten ve ona uymaktan başka
kurtuluş yoktur. Bundan sonrası kader bahsi ile ilgilidir ki, incelemek iyi
olmaz. Çünkü o bir ilâhi sırdır. Ona kolayca akıl ermez. Bu bapta tavsiyemiz,
yalnız bir sükûttan ibarettir. Çünkü bu ince mesele ancak duygu ve halle
sezilir, ilim yolu ile bilinmez.
- Bu iş nasıl oluyor, neden ve ne zaman
olacak?
Gizli gözler yerinde olmaz. Kaderin iç
nizamını kurcalamak bir nevi şirke
benzer ve Allah’ı töhmet gibi olur. Bu sözümüz İbn-i Abbas’dan rivayet olunan bir Hadis-i Şerife istinad eder.
İbn-i Abbas şöyle diyor:
- Bir gün ben Resulallah’ın ardındaydım,
yürüyorduk. Bana döndü ve:
- Ey Allah’ın kulu, Allah’a iyi sarıl, onu
bırakma. Bu gayreti içinde saklarsan Hak da seni esirger. Bu duyguyu taşıdığın
müddet Allah'ı kendine yakın bulursun.
Bir şey isteyecek olursan, ondan iste. Yazılan yazılmış ve kalem
kurumuştur. Olacak şeyler de olur. Bütün insanlar bir araya gelse, ilâhi bir
hüküm yoksa, sana fayda sağlayamazlar. Ve eğer kaderinde yazılı değilse, bütün
insanlar sana zarar vermeğe gelseler yapamazlar. Eğer kendinde kuvvet
görüyorsan, iyilik yap ve doğru çalış. Kötülüğe meylin varsa sabırlı olmağa
çalış. Yapmamağa gayret et. Hayrın çoğu sabırdadır. Şunu da bil ki, yardım
sabırlılara olur. Darda kalmışlar genişliğe çıkarlar. Her sıkıntının sonunda
bir ferahlık vardır.
İşte, her mümine lazım olan odur ki: Bu
Hadis-i Şerifi kalbinde bir ayna gibi saklaya, işini gücünü buna göre ayarlaya
ve böylece çalışa. İşte son nefesine kadar böyle gide... Allah’ın rahmet ve
inayeti sayesinde dünya ve ahirette böylece güçlüklerden sâlim ola; vesselam...
Başa Dön
43.
Makale
---------------
DİLENCİLİĞİN
KÖTÜLÜĞÜ
İnsan, kendisi gibi âcizden bir şey
isteyemez. Yalnız cahil olduğu için ister. İmanı zayıf olduğu için bu yolu
tutar. Marifeti yoktur, yakin derecesine varmış imanı yoktur. Sabrı yok denecek
kadar az olduğu için bu yola düşmüştür.
Dilencilik huyunu bırakan insanda şu
yüksek vasıflar mevcuttur:
Allah’ın, kendi halini bildiğine inanır.
İlm-i İlahinin her şeyi kuşatmış olduğuna yakîni vardır. Her an iman yolunda
ilerleme kaydeder. Yaratanını hiçbir zaman unutmaz, her an onu tefekkür
etmekten hoşlanır.
İşte bu hallerde o, kimseden bir şey
istemeğe ve rast gele herkese dert yanmağa utanır. Ve daima huzurla:
- < Beni benden daha iyi bilen var. > der,
günlerini böyle geçirir...
Başa Dön
44.
Makale
---------------
ARİF-İ BİLLAH'IN
DUASINA NEDEN İCABET OLUNMAZ
Başta şunu söylemek iyi olur. Arif insan için iki kanat
vardır. Biri korku, diğeri ümit. Bir kuşun zayıf kanadı diğerine tesir ettiği
gibi, arifin de bu iki halinden biri zayıflarsa yol alamaz. İmanı tekamül
etmez.
Hal ve makam da, bir insandaki ümid ve
korku gibidir. Şu da var ki: Her halin ve mekânın korku ve ümitleri kendilerine göredir. Şunu da diyelim ki, her
makamın kendine has halleri vardır. Bazı derecenin korkusu, bazısının da ümid
fazlalığı vardır. Şu da var ki. Arif bunları bilemez. O yakınlık derecesine
kavuşmuştur. Arzusu yalnız mevlâsıdır. Dua, ümid, korku; bunlar onun için bir
şey ifade etmez. Yalnız Hak’la olur. O’ndan gayrini sevemez, başkası ile
ünsiyet edemez. Duasının kabulü, ahdinin yerine gelmesi onun için bir şey ifade
etmez. Bu hal benim şanıma layık değildir. Benim işim böyle olmalıdır, şöyle
olmalıdır, gibi sözler onu alakadar etmez. Daha doğrusu o böyle şeylerle uğraşmaz.
*
Burada iki şey meydana çıkar. Bunun biri,
dua kabul olduğu, istek yerine geldiği takdirde, bazı sebepler yüzünden edep ve
terbiye yolları unutulur. Diğeri ise, şirk koşma gibi bir hal zuhur eder. Bu da
insan için bir çeşit mekir gibi olur... İşte bunlar için de, duanın kabul
edilmeyişi yerinde tefsir edilmelidir. Çünkü, zahirde peygamberlerden başka
nefse uymayacak ve günah işlemekten masum yoktur. Bütün peygamberler, bilhassa
bizim peygamberimiz ona salat ve selam olsun...
Eğer bir arifin duası her zaman makbul
olsa,kendine gurur gelmesi muhtemeldir. Bunu bir adet haline getirebilir. Emre
imtisalen değil de keyfine göre hareket etme yolunu seçebilir.
Yukarıda belirtilen zararlardan daha
fenası, şirk yolunun tutulması ihtimali vardır. Şirk ise her halde fenadır.
Hangi makama ererse ersin, bir arif ancak emir dahilinde iş yapmaya mecburdur.
Bilhassa namaza, oruca ve diğer farz ibadetlere dikkat etmek yerinde olur.
Peygambere(S.A) ittibaen nafile ibadete
devam edilmesi iyidir. Duaların da bu zamanlarda yapılması lâzımdır...
Başa Dön
45.
Makale
---------------
İBTİLA VE Nİ'MET
İnsanları iki şahıs olarak görürüz. Biri
iyilik içindedir..
Nimet içindeki adam sıkıntıdan ve kederden
kurtulamaz. Sebebi, nimetin bolluğu ve
bunların icabı maddi sıkıntıdır. Mal, mülk, her zaman iyilik getirmez, her
parçasının ayrı derdi vardır. Evladı olur hastalanır, kaza olur, mal mülk telef
olur. Bunlar tabii afetler olduğu halde o insan normal karşılamaz, haliyle
elindeki nimetin tadını bulamaz.
*
Eğer zenginlik; nimet, rahatlık, mal,
şöhret, hizmetçi ve uşakla olacaksa bunlar o zatta vardır ve ayrıca düşmandan
emin bir durumdadır. Azıcık sıkıntılarla bu nimetleri unutmak yerinde olmaz.
Haddizatında, o adam için darlık yok demektir. Bunları kendi mütalâasına göre
bela saysa bile, yalnız Allah’ı bulamayışına ve dünya halini sezemeyişine bağlamak
yerinde olur. Bu zat Allah-ü Taâlâ’yı ;
“
İstediğini yapar, değiştirir, güzellik verir. Sonra hepsini götürür. Zengin
eder, fakir eder, alçaltır, yükseltir, öldürür, diriltir. Önce verir veya
sonraya bırakır.”
Bir zat
olduğunu bilseydi, elindeki nimetin hiçbirisine aldanmazdı...
Zaman olur, bu genişlik içinde yüzen adam
cehaleti yüzünden bu hale iyice bağlanır. Aslında az olan ve esasa taallûk
etmeyen darlığın giderilmesi için çalışmaya başlar. Bu kere de sıkıntı birse
beşe yükselir. Bunun nedeni yine dünyayı bilmeyişidir. Halbuki dünya; bela,
keder, hasret ve bir sürü teklif ve tekdirle doludur. Bunlar her ne kadar
zahirde belâ gibi görünseler de aslında nimet sayılırlar. Burada sabır
meyvesini misal vermek doğru olur. Bu meyve evvela acıdır sonra tatlı olduğu
anlaşılır. Bunun tadına, insan ancak acı çektikten sonra kavuşur. Acısını
tatmayan ve ona tahammül edemeyen tad bulamaz. Belaya sabreden kimseye
iyilikler kendiliğinden gelir. Şunu da diyelim ki; bir işçi ancak ekmeğini alın
terinden sonra alır. Ve ruhen, bedenen bitap düşüp, ayrıca bir sürü gönül
darlığı çekip kuvvetten düştükten sonra ücretini alır. Dahasını söylemek lazım
gelirse, kendi gibi birisine hizmet edip manevi bir çöküntüye uğrar, benliği
söner, bunun mukabili ücretini alır. Fakat yine de bu para tatlı gelir. Sonu
malum. Bu kadar güç işlerden sonra alınan para güzel yemek olur. Hoş katık,
tatlı meyve ve sevilen elbise haline gelir. Tabii olarak sevinç ve rahat
başlar.
Azın azı dahi olsa, dünyanın evveli, üst
makama erinceye kadar acıdır. Misal: İnce ve acı tabaka ile sarılı bala benzer.
Bala ermek için acıyı tatmak asıldır, ancak bu halden sonra tada erilir ve asıl
aranan bulunur.
Her şey sırası ile olduğu gibi acı ve
tatlı karışık da olur. Bunun için acıya sabır, tatlıya da razı olmak gerekir.
Kul sabrını ilâhi emirlere uymakla göstermelidir.
Yasaklardan çekilmek, kaderin akışına
boyun eğmek yerinde olur. Böylece her şey hoş geçer, bilhassa ilâhi emirlerin
gereğini yapar, nefsine ve şahsi arzularına karşı olursa ömrünün ilk demleri
hoş geçtiği gibi, sonu da tamamen iyiye döner. Gençlik temiz olunca ihtiyarlık
da herkes tarafından saygı ile karşılanır.
Herkes sever, hürmet eder. Böyle
olanın en büyük arzusu dahi yerine gelir. İradesiz süt çocuğuna yapılan
karşılıksız hizmet gibi, hiç kimse bir şey beklemeden hizmet eder. Dünyası
böyle geçtiği gibi, ahireti daha üstün,
daha farklı olur. Çünkü işin acılı tarafı geçmiş ve her darlığı yenmiştir.
*
Burada hatırlatmak istediğimiz bir durum
vardır ki; bu: Nimetlere aldanmamak ve daima şükür etmektir. Aksi halde insan
Hak’kı gücendirmiş olur. Elindeki nimetleri kaçırır. Peygamber efendimiz buna
işareten:
- < Nimet ehli değildir. Onu şükürle
bağlayınız. >
Buyurdu. Nimetin şükrü, vereni itiraf
etmektir. Nimetin sahibi ise Allah’tır. Bu durumu her halde görmek lazım.
Her yerde haddi aşmayarak, İlâhi mirler
dahilinde hakkı ödemek gerekir.Zekât, yemin kefareti, adak, fakir ve düşkünlere
yardım gibi şeyleri esirgememekle beraber, gerek borçlu olanlara ve gerekse
zaman zaman,çeşitli hadiseler karşısında çaresiz kalanlara yardım etmek yerinde olur. Bilhassa bir hatanın
sonunda bir iyilik yapmak, bolluğa, genişliğe kavuşmaya vesile sayılır...
*
Her nimetin kendine göre şükrü vardır.
Mesela: Vücud sağlığının şükrü, zayıflara yardım ve ayrıca bol ibadet yapmak
olmalıdır. Sonra kötü şeylere bakmamak, kötü yerlere gitmemek, günahtan
sakınmaktır. Sıhhatin ayrıca mal ve mülkün elden gitmemesi için de bir çaredir.
Hakkını gözeterek çaresizlere elindekinden vermelidir. Aksi halde: Ağaç sulu
meyvesini vermez, yaprakları düşer, tadı kaybolur, sanki yokmuş gibi olur.
İlâhi emirlere uyulduğu takdirde daima iyilik zuhur eder. Her şeyde bolluk
olur. Dünya işleri yoluna girer. Ahirete gelince: Peygamberler, şehidler,
sıddıklar ve salihlerle beraber olunur. Ayet:
- “ Bunların arkadaşlığı hoş olur. “
*
Eğer dünya ziynetine aldanır ve geçici
zevklerin peşinde olursan her iyilik kaybolur. Hiçbir şeyin sade olmaz. Her şey
gözünde küçük görünür.
İnsan, hoşlandığı hiçbir şeyi bulamaz,
fakat yine de dünyayı bırakmaz.
Her kim dışı süslü, içi öldürücü
zehirlerle dolu olan işlere kapılırsa, onun için söylenecek şey; belanın
yaklaşmış olduğu ve az zamanda geleceği olur. Dünyada böyle olduğu gibi, öbür
alemde de en güç azaba düçar olur.
Her bela bir suçun cezasıdır ve her darlık
işlenen bir suçun karşılığıdır. Buna; bir deneme, bir tenbih denilebilir.
Günahlara kefaret demek de yerinde olur. Büyük insanlara gelince, onlara bela
yükselme sebebi olsa gerek. Çünkü her belanın sonunda yüksek makam ve ulu
dereceler vardır. Zaman aşımıyla, bela gibi görünen şeyler aslında bir lütuf
olduğu anlaşılır. Her hareket ve adımda yükselme kaydedilir. Çünkü büyüklerin
darlığı perişanlık için olmaz, bilakis daha yüksek makamlara ermek için bir
imtihan sayılır. İmanın hakikatına ve güzelliğine erip ermedikleri, darlık
zamanında çeşitli sebeplere baş vurmamaları ile meydana çıkar. Böylece Allah
onların sağlam iman sahibi olduklarını kullara anlatmak ister.
İşte bir Hadis-i Şerif:
- < Sabırlı ihtiyaç sahipleri, kıyamet günü Hak’kın misafiridir. Dünya ve ahirette Hak’dan uzak olmazlar.
>
Dünyada kalpleri hoştur, ahirette ise
rahatları artar.
*
Balâ onların kalplerini temizler. Halkın
ve sebeplerin tesiri olamayacağını bildikleri için, Allah’a çok bağlanırlar.
Ona varmak için benlikleri ve şahsi hevesleri bir tuzak olduğu kanaatine sahip
olduklarından yalnız Hak’ka bağlanırlar. İyi bilirler ki, her şey Hak’dan ve
Hak’kındır.
Son şunu diyelim: Bela onlar için nimet
demektir...
*
Belanın gelişi iki sebebe bağlanır.
Birincisi, yukarıda da belirtildiği gibi sabırsızlığın ve kötü yolların tutumu
neticesinde olur. İkincisine gelince, yine anlatıldığı gibi günahlardan
temizlenmek için olur. Her iki halde iyi sabreden için netice hayırlıdır. Bela
ne kadar çoğalırsa çoğalsın sabretmek, taatı
ve ibadeti bırakmamak yerinde olur...
Hal, sabırla devam ederse görülecektir ki;
insan iyilikler ve hoşluklar içindedir. Yani sabır devam ettikçe ilâhi fiiller
zuhura gelir ve her kötülük iyiliğe çevrilir.
İşte...
Günler ve aylar devam ettikçe her halde sabretmek daha hayırlı olur....
Başa Dön
46.
Makale
---------------
"YOLUMDA OLANIN
RIZKINA KEFİLİM"
HADİSİ ŞERİFİ ÜZERİNE
Bir başka Kudsi Hadiste:
- “ Zikrimle uğraşıp, benden bir talepte bulunmayan
kimseye, dua ederek ihtiyaç gösteren kimselerden daha fazla ihsan ederim..”
Allah bir kimseyi kendine halis kul etmek
arzu edince, onu birçok deruni hallere kaptırır. Geçen makalelerimizde
değindiğimiz gibi, her çeşit belaya, mihnete, fitneye kaptırır. Zengin
olmuşken fakre düşürür. Öyle zaman gelir
ki, dilenmeye kadar yol açılır. Çünkü her taraf sarılmış olur, çalışamaz,
edemez. Fakat dilenemez. Borç etmeği aklına alır. Onu da yapamaz, sonunu
düşünür. Sonunda Allah’ın yardımı ile çalışma imkânına sahip olur. Allah, bu
çalışmada ona çok kolaylık ihsan eder.
*
Her
zaman böyle gitmediği de olur. Öyle zaman gelir ki, benliği kırılsın diye
dilenmek zorunda kalır. Ama az zaman sonra, bunlar da kaybolur. Düşkünlük
zamanı dilenmek şirk olmaz. Bu da belli bir zaman için devam eder, sonra
değişir. Borç alma yoluna düşer. Bu da bir nevi mecburiyet tahtında olur. Sonra
bu da geçer. Halkı bırakır. Onlarla yaptığı muameleyi keser. Kalbine bir ilham
gelir, her derdini hal dili ile Allah’a açmağa başlar. Sussa da gelir. Hal dili
susar, kalbten istemeğe başlar. Bunların hepsi sıra ile olur.
Şu muhakkak ki; dille istenecek olsaydı
belki dilek yerine gelmezdi. Zaten bu hale düşün kimsenin halktan bir şey
istemesi yerinde olmaz idi ve mümkün de değildi. Çünkü Allah onu her uymaz işten
esirger. Bilhassa zatını bırakıp halka
koşmaktan....
Durum bu olunca, her ihtiyacı bol
verilmeye başlanır. Ve artık beşeri durumuna lazım olan her şey kolay temin
edilir.
O insan öyle bir hale kavuşur ki, bir şey
kalbine gelse, sanki kudret alemindeymiş gibi istediğini önünde bulur. İşte bu
manaya delalet eden ayet:
- “ Allah sevdiği kulların dostu olur,
onları esirger. ”
İşte... Bu ifadeler karşısında yukarıda
belirttiğimiz:
- “ Zikrimle uğraşıp benden bir talepte
bulunmayan kimseye, dua ile benden ihtiyaç gösteren kimselerden daha fazla
ihsan ederim... ”
Hadis-i Şerifinin sırrı anlaşılır.
Bu anlatılan hale < fena > tabir olunur. Velilerin son derecesidir. Ebdalların son mertebesi sayılır...
*
Bundan
sonra yukarıda belirtilen bir nevi
keramet sayılan yapma ve icat etme gibi haller zuhur eder. Sanki her şey
iradesine bırakılmış gibi, istediğini yapmağa başlar. Çünkü o insan, kendisinde
değil, Hak’ladır. Nasıl ki, Allah-ü Teâla Hazretleri, bir Kudsî Hadis’de şöyle
buyuruyor...
“ Ey Âdemoğlu! Ben,Allah’ım, benden başka
ilâh yoktur. Ben bir şeye < ol > demeyi istesem o olur. Sen de bana itaat
edersen, sana istediğini yapabilecek kuvveti veririm...”
Başa Dön
47.
Makale
---------------
ALLAH'A
YAKINLIK
Rüya gördüm, bir ihtiyar bana sordu:
- < Kul için Allah’a yakınlık nasıl olur?
>
Cevap olarak:
- < Bunun ilki ve sonu var. >
Dedim ve sonra devam ettim:
- < İlki var; fani, kötü işleri bırakmak.
Sonu ise, Allah’tan razı olmak. O’na teslim olup candan bağlanmaktır. >
Başa Dön
48.
Makale
---------------
MÜMİNİN YAPMASI
GEREKEN İŞLER
Mümin evvela
farzları yapmalı. Bundan sonra, sünnet-i şerifleri yerine getirmeğe
gayret etmelidir. Daha sonra, bunların dışında kalan ibadetleri yaparak
faziletli işleri takip etmelidir.
Farzı bitirmeden sünnetle uğraşmak pek akıl
kârı değildir. Zaten farzları terk ederek yapılacak işler makbul değildir. Buna
bir misal vermek lazım gelirse, şöyle demek yerinde olur. Bir kişiyi padişah
emrini yapmağa çağırıyor, o zata gelince gitmek istemiyor, padişahın
hizmetçilerinden birinin sözünü yerine getirmeğe uğraşıyor.
Hazret-i Ali bir hadis-i şerifi şöyle
rivayet eder.
- < Farzı bırakıp nafile ibadetle uğraşan,
doğuracağı zamana yakın çocuğunu düşüren kadına benzer. >
Yapılan ibadetin yerine gelmesi için, ilk
önce farzları yerine getirmelidir. Aksi halde yapılan ibadetlerin kabulü güç
olur. Buna ikinci bir misal olarak: Sermayesini bilmeden, ticaret yürüten
taciri göstermek yerinde sayılır. Bir tacir evvela sermayeyi bilmeli ve onu
kurtarma yolunu bulmalıdır. Keza bir müminin de ilk başta farzı bilmesi
gerekir. Şunu da burada belirtmek yerinde olur; bir kimsenin, sünneti yapmadan
bazı evliyanın keşif yolu ile naklettikleri ibadeti yapmağa çalışması yerinde
görülmez.
*
Farzlardan bazılarını şöyle sıralamak
yerinde olur sanırız. Başta haramı bir bütün olarak bırakmak en büyük farzdır.
Sonra, hassaten şirk yolunu bırakmak gelir... Hak ve hakikat karşısında itirazı
bırakıp doğruya uymak da farzdır.
Yine farzların arasında halkın hizmetini
görmek, onlara yardım etmek vardır. Bu arada ilâhi emirleri zedelememek yerinde
olur. Çünkü Hz. Peygamber (S.A.) efendimiz şöyle buyurdu:
- < Hak’ka isyan şeklinde mahluka koşmak yakışmaz.
>
Başa Dön
49.
Makale
---------------
UYKUNUN KÖTÜLÜĞÜ
Uyanıklığa götüreni bırakmak iyi olmaz.
Her zaman uyku değil, biraz da uyanıklığı aramak lazım.
Ayık olmak varken gaflet yolunu seçmek,
noksanı ve azı, çoğa, iyiye tercih sayılır. Ayıklığı icabettiren halleri terk,
bütün iyi işleri bir yana itmek sayılır. Bu yerinde bir şey değildir.
Gaflet bir nevi ölümdür. Bu yüzden iman
sahibine gaflet yakışmaz. İlahi emirler karşısında gaflete düşmek çok
yakışıksızdır. Dikkat edilirse doğruyu bulma arzusu arttıkça gaflet azalır. Bunun
icabıdır ki, ariflerde bayağı uyku azalmağa başlar.
Bundandır ki, meleklerde uyku yoktur.
Ehl-i Cennet uyku bilmez. Bunların derecesi çok yüksektir. Çünkü uyku
gaflettir. Dolayısıyla noksanlıktır. Bütün hayır işler ayık olmadadır. Bütün
şerler gaflette toplanmıştır.
Bunun çeşitleri vardır. Zahiri, uykudan
kurtulmak için az yemeli, az içmeli. Çok yiyip içince çok uyku olur.
Gafletin sebeplerinden biri de, çok
yemekten hasıl olan uykudur. Daima uykuya dalmak ve her şeyi unutmak kötüdür.
Çok
yiyen kimse rahat ibadet yapamaz. Çok yiyen kimse oruca dayanamaz. Bilhassa
haram yiyenler, tam bir gaflet içinde ölü gibidirler. Az da olsa, haram yiyene
az yedi denemez. Haramın azı da çok sayılır.
Her halde dikkatli olmak varken, az gaflet
eden çok nadim olur.
Haramdan çok sakınmalıdır. Çünkü onun azı
yoktur. Haram imanı örter, kalbi karartır. Alkollü içkilerin azı, aklı yıkmaya
yettiği gibi haramın da azı imanın ışığını söndürür. Zamanla iman ışığı
sönerse, ibadetin ve iyiliğin yararı kalmaz.
Helal yemeli, helal içmeli. Helalin azı da
yeter. Çünkü onunla gönül rahatlığı ile ibadet edilir. Helal nur üstüne nurdur.
Haram kir üstüne kirdir.
Helali de nefse uyarak yemek olmaz.
Allah’ın emirlerine göre yiyip içmeli. Aksi halde bir nevi israf yolu seçilmiş
olur.
Haram yemek, daima gaflet getireceğini ve
ondan sakınmayı bir daha hatırlatırız...
Başa Dön
50.
Makale
---------------
ALLAH'TAN UZAKLIĞI YOK
ETMENİN ÇARESİ VE YAKIN OLMANIN KEYFİYETİ
İşlerin şu iki şey arasındadır. Biri Allah’a yakınlık,
diğeri de O’ndan uzak olmak.
Eğer sende İlâhi nurun cazibesi yoksa
neden durursun? Bu büyük kısmeti kaçırmana ne sebep var? Bu, bu kadar az
aramakla kolay ele geçmesi imânsız nimeti neden oturarak beklersin. Durma
çalış. Hak yolda yürü ve kısmetini bulmağa bak. Çünkü selamet bu yoldadır.
Dünya ve ahiretin zenginliği böyle elde edilir.
Bu yolda yürürken iki kuvvetin olmalı, tam
mertebeni bulman için bunlar senin iki kanadındır...
Biri:
Şehveti arttıran bilumum rahatlıkları terk etmektir. Hatta mubah olan şeyleri
bile bir zaman için bırakmak yerinde olur.
Diğer kuvvet ise: Güçlü kuvvetli olmaktır.
İbadetlerin zahirde ağır kısmını yapmalı, daima kolay tarafını seçmek iyi
olmaz. Ancak bu şekilde nefsin elinden kurtulmak kolay olur. Bu durum kuvvet
bulursa, dünya ve ahiretin meşakkati kalmaz. Allah’ın emirlerine giden yollar,
zafer meydanı senin olur.
Muvakkat bir zaman için mahrum olsan da,
sonra her şeyin senin olduğunu görürsün. Sonra senden büyük kerametler zuhur
eder. İzzet sahibi olursun.
Bir gün gelir, tam Hak’ka ermişlerden
olursun. O, ermişler tam ilâhi cezbenin içine düşmüşlerdir. Onlar hak ve
hakikatin çekici kuvvetine uymuşlardır. Rahmet deryasına dalmışlardır. İşte
bunların derecesine çıktığın zaman edepli ol. Bulunduğun hale aldanma, hizmette
kusur etme. Asli hüviyetin olan karanlık tabiat alemine dalma.
Anlatmak istediğimiz mana yönünden şu iki
Âyet-i Kerimeyi oku:
- “
Emaneti insan yüklendi. Ama kendini bilmez, nefsini kötüye
kullanmak ister. “
- “ İnsan aceleci oldu. ”
*
Kalbine sahip ol; halk, nefis ve şeytandan
gelen şeylere iltifat etme. Sabrı terk etme. Başına bir iş geldiği zaman,
feryada başlama, bekle, sabırla bekle... Sopa ile sağa sola yuvarlanan top gibi
iradeyi bırak. Süt emen bebek gibi yumuşak başlı ol. Meyyitin yıkayıcıya teslim olduğu gibi teslim
ol Hak’ka...
Son olarak şunları ilave edelim:
Hak’kın zatından gayrına kör ol. Ondan
başka şeye varlık verme. Kimsenin fayda ve zarar babında bir kuvvet sahibi
olacağını aklına getirme. Bütün mahlukatı Hak’kın kamçısı altında müsavi gör.
Herkese gelen sana da gelir. Onlara kısmet olan sana da olur. Ama, herkese
istidadı kadar...
Başa Dön
51.
Makale
---------------
ZÜHD ÜZERİNE
Zahid olan, bazı sebepler yüzünden iki defa sevap alır.
Bunun biri; bir şeyi terk eder, ama nefsi için değil... Bundan manevi bir huzur
duyar, sevap alır. İkinci defa; Yalnız Allah emir verdiği için alır, bundan da
ayrı bir mükâfat kazanır.
Zâhid nefsine uyarak hiç bir şey almaz,
nefsine muhalif kalır. Bu hal gerçekleşince hakikate erenlerden sayılır. Veli
olmaya hak kazanır. Emin zümresine karışır, âriflerden olur.
Bu hale geldiği zaman bir nevi varlığı yok
gibi olur. Bu durumda verilen emir dahilinde
işlerini yapmağa çalışır. Sakin olur, dâima huzur sahibidir. Nasibi
neyse kolayca gelir.
Öyle zaman olur ki, yer içer fakat iradesi
sönmüş olur. İyiye yönelen şahsi arzuları ondan fenalık çıkmasını önlemiştir.
İşte bu durum karşısında nefse uyarak,
iradesini karıştırmadan kader-i ilâhinin önünde işlerinin akışını devam
ettirmeğe muvaffak olursa,kârların en üstününü elde etmiş olur. Çünkü ilâhi
fiillere uyarak işlerini yürütmüş olur.
Burada biri bana:
- Bu kâr sözünü neden söylüyorsun?
Diyebilir. Bunların bütün irade ve arzuları öldükten sonra, Hak’ka ermiş
olurlar. İstek ve arzu, derece kazanmak bunlar için düşünülemez. Bunlar
bulacaklarını bulmuşlar, Hak’kın has kulu olmuşlardır. Bir kula mükafat vermek
olur, fakat kul kendiliğinden bir şey kazanamaz.
Biz bu soruları şöyle cevaplarız:
- Doğrusun; şu var ki, Allah onları
fazlına kavuşturur, lütfuna keremine erdirir. Kulun bütün iradesi hemen söner
ama ne de olsa beşeri alemdedir, az da olsa bir iradesi vardır. Ve bunu kötü
yola koymamak için bir gayret sarfında bulunmuştur. Onun için her şey vardır,
her güzellik verilmiştir. Bu verilenleri o zat, kendiliğinden elde edebilir mi?
Edemez... Sonra kazanç, kâr denince akla sadece cennetin ırmakları gelmemeli,
Allah’ın buyurduğu lütuf ve hayır işe yardım da bir mükafat sayılmalıdır. Şunu
da burada söylemek lazım gelir ki: O veli, bir çocuk gibidir, ilk zamanda
iradesine fazla hakim olsa bile, sonra tamamen varlığı yok gibi olur. İşte bu
sırada onun her çeşit kötülüğe düşmesi muhtemel sayılır. Bu kötü işlere
kapılmaması elinde değildir. Daha önceki hareketlerinin sağlam olması sonucu
ona kazanç temin etmiştir ve bu kazanç da, onun kötü işlerden korunmasıdır...
*
Kazançlar çeşitlidir. Bir çoğunun da
kazancı vardır. Nasılki ana ve babasının himayesine sığınan bir yavru için
himaye edilmek bir kazançtır. Babanın rızık temini, ananın kalbine konan şevkat
duygusu yine o yavru için en büyük kârdır. O insan da bir çocuk gibidir. Halkın
onu sevmesi, ona yardım etmesi kendisi için bir kazanç sayılır. Bunu Allah
vermiştir.
İşte cevap: Bu kazançlar böyledir. İlahi
emirleri yapmak yine bir nevi mükafat sayılır. Çünkü insan her istediğini
yapamaz. Onu yapması için ilahi lütuf ve kerem ihsanı gerektir.
Allah daima sevgili kullarının
yardımcısıdır.
Başa Dön
52.
Makale
---------------
İMAN SAHİPLERİNİN
SIKINTISI
İman sahiplerinin bazen mihnete düştükleri olur. Bunun
bazı sebepleri vardır. Daha doğrusu buna, hikmet icabı demek yerinde olur.
İman sahibinin mihneti bir nevi lütuf
sayılmalıdır. Hiç olmazsa Allah’ını hatırlar, dua eder. Duası makbul olur.
Belki bir an için gaflete düşmüştür. Gelen ufacık bir mihnet çok iyi nimetlere
sahip olmaya sebep olur.
Sonra insan niçin duadan kaçınsın? Ve
niçin Allah’ını unutsun? İşte unutunca ufacık bir uyarma ameliyesi yapılır.
Haliyle iman sahibi bunun nereden geldiğini
hemen anlar; dua eder. Elbette o zaman, dualar makbul olur. İlahi lütuf
ve kerem kapıları açılır.
Allah bir kulun duasını karşılıksız
bırakmaz. Burada olmasa da, öbür alemde karşılığını verir. Haliyle bu arada
kaderin de icabı yerine gelir. Bunu da unutmamak yerinde olur.
Anlatıldığı gibi bazı ufak tefek mihnetler
başa geldiği zaman , edep ve terbiye dışına çıkmak yersiz olur. Bir bela
gelince insan kendini kontrol etmelidir. Günahını araştırmalı ve onu gidermeğe
gayret etmelidir.
Bir güç işe düşüldüğü zaman , günah
yollarını değil, sevap işleme yollarını
aramak yerinde olur. Bir günah işleyince, nasıl olsa işlendi diye öbürlerini sıraya koymak yerinde olmaz.
Hele kader bahsinde uygunsuz yol tutmak hiç de yakışır şey değildir...
En uygun yol, dua yoludur. Bela geldiği
zaman dua etmek, Allah’a yalvarmak,
günahlarına tövbe etmek hepsinden iyidir.
Doğru yola hidayet eden, en iyisini bilen yalnız
Allah’tır...
Başa Dön
53.
Makale
---------------
RIZA YOLUNU
İSTEMEK VE ORADA YOK OLMAK
Allah’dan, rıza ve yoklukta var olmayı
isteyin... Bütün olanlara boyun eğip bir yana durmak, en büyük rahatlıktır.
İlahi emirler dahilinde işlerin yoluna girmesini beklemek en iyi şeydir.
Dünyanın cenneti, gönül rahatıdır. Buna ermek isteyen sakin ve olanlara razı
olmalıdır.
Olanlara razı olmak, bunların içinde
kendini Hak’ka teslim olmuş bulmak en iyi yoldur. Allah’ın mana kapısı buradan
açılır. Ve kulun sevilmesi böyle oldukça gerçeğe uyar. Sıkıntı denen illet en
büyük dünya azabıdır. Ahiret azabı daha başkadır. Allah bir kuluna sevgi yolunu
gösterirse evvela ona gönül rahatlığı verir. O da bu rahatlık sayesinde hoş bir
ömür sürer.
Allah’a kavuşma yolu buradan başlar. Onun
nuruna vasıl olma böyle tahakkuk eder.
Geçici zevklerin ardına düşmeyin. Ele
geçmesi mümkün olmayanın ardında koşmayın. Eğer kısmetse gelir, değilse zaten
gelmez. Kısmet olmayan bir şeyin ardına düşmek bir ahmaklıktır. Akılsızlık ve
bilgisizliktir. İşte dünyanın en büyük azabı budur. Daha evvelki sözlerimizde
geçtiği gibi, en büyük dert imkansız şeylerle uğraşmaktır.
Kısmetinde yazılı şeyi istemek de ayrı bir
görgüsüzlüktür. Daha doğrusu hırstır. İbadet ve kulluk tarafından incelenecek
olursa şirk demek de yerinde olur.
*
Bu kadar istek neye. Hem Allah’ı sevenin
bu kadar lüzumsuz şeyleri istemesi yerinde olmaz. Yaratanını seven onu ister.
Onunla beraber başka şey istemek yerinde olmaz. Sevgilinin gayrını istemek
sevgide yalancılık sayılır. Sevgili için yapılan işten ücret istemek ayıp olur.
İhlâsın yokluğunu açığa vurur. İhlâs sahibi kulluk hakkını ödemeğe bakar,
ötesini efendisine havale eder.
Allah her varlığın sahibidir. Yapılan her
işi ister ki; kendisi için olsun. İster ki: Kulunun bütün işleri kendisi için
olsun.
Bir kul, şunu iyi bilmelidir ki: Kendisi
ve yaptığı işler efendisine aittir. Bu durumda nasıl kendine mahsus olmak üzere
bir çok şey talep edebilir?
Bir çok yerlerde de anlattık, kulun ibadet
etmesi, ona Allah’ın muvaffakiyet kudreti vermesi sonucudur. Ona kudret vermek
Allah’ın elindedir.
Ceza ve mükafat beklemektense, elinde
bulunana şükretmek daha iyi olur. Sonra o kul görmüyor mu ki; her kimin elinde
nimet çoğalırsa neticesi iyi olmuyor. Bu çok kere vakidir. Evvela iyidir, sonra
ne olduğu görülür. Azar, Allah’a darılır. Kadere kabahat bulur. Nimeti
beğenmez. Derdi gamı çoğalır. Kendinde olanı beğenmez, az görür. Başkasının
malına göz diker...
*
Bu insanlar neden ellerindekine razı
olmazlar. Öyle zaman olur ki, bu huysuzlukları sonunda ellerindeki de
gider. Öyle zaman olur ki, bu
huysuzlukları sonunda ellerindeki de gider. Çünkü kendilerine has olan hiçbir
şeyi beğenmezler.
Bütün bu durum onları öyle perişan eder ki, çabukça yaşları büyür. İşleri
dağılır. Vücutları yorulur. Bir başkasının elindekine ermek için günlerce
alınlarından ter boşanır. Netice olarak günah ve sevap kaygıları da yok olur ve
böylece günah sayfaları dolar.
Bu arada en büyük suçları yapmaktan
çekinmezler. Emr-i İlâhi onların hiç düşünmedikleri bir şey olur. İstediklerini
de bulamazlar. Dünyadan giderken elleri boş olur. Ne başkasının malı fayda
vermiştir ne de kendi mallarından kazanç temin edebilmişlerdir.
O zavallılar, eğer Allah’a şükredip
dursalardı en büyük nimetlere ererlerdi. Elinde bulunana ve kısmetine razı olup şükür ve ibadet yolunu
aramış olsalardı, kendileri için iyi olurdu. Sanki, başkasının malına göz
dikmekle, ellerine kısmetten fazla bir şey mi geçti?
İstediklerini bulamadılar, aradıklarına
eremediler. Yalnız ömürlerini boşa geçirdiler. Ahiretlerini de batırdılar.
Onlar bu yaptıkları ile en akılsız, bilgisiz oldular. Kısmetlerine razı olup
taat ve ibadetle meşgul olsalardı,
kendilerine yetecek kadar dünyalık gelirdi. Öbür aleme geçtikleri zaman ise
umduklarından daha iyisini bulurlardı.
Allah cümlemizi haline razı olanlardan
kılsın... Her hususta halini bilenler zümresine dahil eylesin.
Başa Dön
54.
Makale
---------------
ALLAH'A VASIL OLMAYI
İSTEYEN VE VASIL OLMANIN ŞEKLİ
Âhirete boş gitmek isteyen zahid olsun, kötü yerlerden
sakınsın. Dünyasını temiz tutsun. Allah’ına ak yüzle varmak istesin. Dünyada
O’nun tevhid nuruna ermeyi arzulayan yine zahid olsun. Ahiretin güzelliğini,
nimetini, tadını istemesin.
Bir kimsenin kalbinde yalnız maddi taraf
varsa o zahid değildir. Bu maddi arzuları şöyle sıralamak mümkündür:
Şehevi arzular, dünyanın geçici lezzetleri
, dünya rahatı sayılan evlat, aile, yemek, içmek, giymek, binmek, gezmek, hoş
olmak, ilim yolu ile kibre gurura kapılmak, iyi konuşmaya heveslenmek ve daha
akla gelen bir çok dünyaca şöhret sayılan şeyler... Bunun haricinde 5 vakit ibadetten hariç,
desinler diye yapılan şeyler, hiç de zahitlik işareti değildir.
Bilhassa bela geldi mi sızlanmak, az zarar
görünce ağlamak, hafif bir menfaatin gidişi karşısında kızmak hoş değildir.
Kaldı ki, zahid olmağa çalışan için hiç yakışık almaz...
*
Bu sayılan şeylerin hemen hepsinin içinde
nefsin isteği vardır. Halbuki zahidlik, evvela zahidlik ne ise ona uymayı
sevmektir.
Yukarıda söylenen işler çoğu insanı
dünyaya bağlar. Bunların peşinde koşan kendini dünyanın daimi kalacak bir
varlığı sanır. Kendi kendine, nasıl olsa ben ölmeyeceğim, der gibi bir hal
takınır. Halbuki zahid olmak için ilk başta bunları kalbden çıkarmaya
çalışmalıdır. Layık olan da budur. Gerekli olan odur ki: Her zahid nefsini kötü şeylere uymaktan tuta. Bütün bu
kötülükleri ruhundan kazımaya çalışmayan zahid olamaz. Her zahid kendini daima tevazu içinde
tutmalı, çekimser bir tavır takınmalı. Her yerde ataklık ona yakışmaz.
Şunu da bilmek gerekir: Değeri bir nohut
kadar bile olsa dünya sevgisi kalbden sökülmelidir. Bu durum geliştikten sonra,
rahatlık başlar, kalbden sıkıntı kalkar. Zaten bütün dertler, sıkıntılar
dünyayı sevmekle başlar. Dünya sevgisi azalınca sıkıntılar da azalır.
Dünya sevgisi azalınca Allah sevgisi
çoğalır. Buna işaret olarak Hz. Resul’ün (S.A.) şu Hadis-i Şerifini zikredelim:
- < Zühd yolunu tutmak, gönlü ve vücudu
rahata erdirir. >
Dünyanın sıkıntısı, derdi çoğaldıkça
Allah’a karşı bir perde çıkar. Ona yaklaşmak kolay olmaz. Bunların inkişafı,
yani Allah’a yaklaşma yolu dertlerin azalmasıyla başlar.
İşte ahireti kazanmak için, bir baştan
öbür başa, tüm olarak dünya sevgisinden kurtulmak gerek. Bundan sonra, eğer
Allah’ı bulmak bir gaye ise, ahiretin de bütün derecelerini bırakmak lazımdır.
Madem Allah rızası isteniyor, yapılan amelin öbür alemde mükâfat getirmesi
istenmeyecek.
Yapılan işlerin neticesi elbette
mükafatsız veya cezasız kalmaz. Allah kimsenin istemesine bakmadan fazlasını
verir veya ceza lazımsa keser. İstemeye lüzum olmadan yakınlık veya uzaklık
verir. Allah’ın âdeti budur. Bütün peygamberlerine ve kullarına büyük ihsanlar
etmiştir...
İnsana lazım olan, bütün hayatı boyunca
dünyasını temiz geçirmektir. Ahirete göçtüğü zaman , orada gözlerin görmediği,
kulakların işitmediği, kalblere dahi gelmeyen iyi nimetlere erer. Bu nimetlerin
tarifini zihin kavrayamaz. Tabirler bunu vasıflandırmaktan acizdir...
Başa Dön
55.
Makale
---------------
HAZZI TERK
Hazzı terk üç devrede mümkün olur. Bunun
birinci devresi avama mahsustur.
Bir insan tahayyül edin. Şahsi iradesine
devam eder, yer içer, tabiatına göre hareket eder. Hiçbir dava peşinde koşmaz.
Sadece bir insiyakla yola devam eder. Hakka ibadet etmez, dine uymaz, hiçbir
had hukuk tanımaz. Daha kısa bir tabirle iddiasızdır, davasızdır. Bu arada
ilâhi bir nazara uğrar, rahmet kapıları açık olur. Böylece ilâhi bir tevâfuk(*)
olarak, bir gün karşısına bir nasihatçı çıkar. Bu kişi salih kimse olduğundan
tesirli olur. Bu hal karşısında o iddiasız adam, kendiliğinden Hak’kı
kabullenir.
Bu durum böylece devam eder gider. Çünkü o
nasihatçının sözleri, o adamı yola getirdi. Her gün kendine has usulle
dinlediklerini tatbikata koyulur. Bunun tabii neticesi olarak, ayıplarını
görmeğe başlar. Tabiat ve nefsin peşinde koştuğunu sezer. Aniden iman yoluna
girmiş olur.
Allah yolunu kendine seçer. Şeriatın
emirlerine göre hareket eden halis bir insan haline gelir. İlk defa gitmekte olduğu tabii hava söner,
yavaş yavaş kötülükleri bırakır. Haram şeylere yaklaşmaz. Şüphelilerden
çekinir. Halkın minnetini, dünyanın uygunsuz işlerini bir yana atar. Allah’ın
verdiğine ve onun emirleri ile gelene bakar. İslam dininin:
- < Helaldir. >
Dediği şeyleri alır. Yemesinde, içmesinde,
giyiminde, kuşamında, ahlak ve fazilet yolunu arar. İster ki; hep taata,
ibadete sevk edecek şeyleri yapsın...
Bundan sonra onda Hak vergisi bir anlayış
hasıl olur. Bilir ki: Dünyada kısmetini yiyip bitirmeden ölmez. Sakin olarak
düşünür, helal yer, mubah yoldan kazanır, günlerini böylece geçirir.
İkinci devre başladığı zaman, o bir
velidir. Hakikate erenlere dahil olmuştur. Haslara katılmış, azamet sahibi
olmuştur. Bu kere yaptığı işleri daha
ince süzgece tabi tutmağa başlar. Emirle yer, ilahi duygu ile hareket eder.
Üçüncü devre başladığı zaman, ona bir ses
gelir.
- < Ayaklarına takılanları bırak...
Dünyayı ve ahireti terk et... Bunları isteme... >
Emri verilir. Daha sonra:
- < Bir baştan öbür başa bilcümle izafi
mevhum varlıklardan uzaklaş, hepsini bırak. Yersiz varlıkları yok bil, tevhid
nuruna dal ve onda güzelleş. >
Daha bunlar gibi emirler.
Artı şirk terk edilmiş, irade Hak’ka bağlanmış ve o tam bir edep ve terbiye
içinde ilâhi huzura kavuşmuştur. Gönlü boş... Başı öne eğik, ne sağında olan
ahirete, ne de sola geçen dünyaya bakar. Halk sağlığı, bir sürü garip istek ve
bunlara benzeyen şeyler kalbinden
silinmiştir.
Bu makam son duraktır. İzzet tacı ve ilâhi
saltanat bu makamda verilir. Sonsuz bilgiler bu devrede gelir. Fazilet ve
ihsanların çeşitleri bu makamdan daha çok verilir. Bunlar verilirken ona:
- < Bunları al, giyin, kuşan, nimetlerden
faydalanmayı bil. Sakın edep dışı bir iş yapma, bunları kabul etmemek gibi
şeyler aklına gelmesin. Çünkü iyiliği kabul etmemek sahibine hakarettir. Nimeti
az görmektir. >
Denir. Alı giyer, yer içer. Her türlü
ilâhi nimetlerden faydalanmağa başlar. Bir zamanlar nefsinin eli ile aldığı
şeyleri şimdi kudret eli ona verir.
*
Sözü buraya kadar vardırmışken, nimetlerin
alınması ve yenmesi için bazı haller olduğunu söylemek isterim. Bunları 4 kısma
bölmek yerinde olur:
BİRİNCİSİ: Tabiidir. Nefse, şeytana uyarak
yemektir. Bunu hemen söylemek lazım gelirse, < Haram > olduğunu söyleriz.
İKİNCİSİ: Kur’an ve Hadis’de belirtileni
yiyip içmektir. Yani: Kitap ve sünnete göre... Bu şekilde yiyip içmek
şer’idir... Adı ise: Helal ve Mubah...
ÜÇÜNCÜSÜ: Emirle almak. Her hangi bir işi
yapmak için ruhi bir emir beklemek. Bu iyidir. Fakat herkeste olmaz. Yalnız
velilerde olur.
DÖRDÜNCÜSÜ: Bu en üstün derecedir. Burada
emir, istek ve arzu, her hangi bir işaret beklemek yoktur. Bu makamdakiler
iradeden soyunmuşlardır. Burada bulunanlar kadere tabi zatlardır. Bunlar her
şeyi Allah’ın fazl ve ihsanı ile görür. Bunlar salihlerdir. Bunlara, salih
demekle hudut çizmiş oluruz. Yalnız bir Ayet-i Kerime’de:
- “ Allah sevgili kullarının hamisidir.
Salihlere o sahip olur. “
Bu son makamın sahiplerini birkaç defa
anlattık, burada bir daha anlatmadan geçemeyeceğim. Bunlar tamamen maddi
varlıklarından ari, beri insanlardır. Kendi şahısları için ne bir iyilik
düşünebilirler ne de kötülük. Bunları kader eli çevirir. Bu hal çok büyük bir
iştir. Sözle anlatılamaz ancak zevkle bilinir.
Bunların zamanları da hayli gariptir. Bazı
zamanlar öyle ağırlık duyarlar ki, ihtiyarsız bağırmağa başlarlar. Fakirlik
veya zenginlik bunlar için bir mesele olmamasına rağmen dilenmeleri de
mümkündür.
İşte
onların ömrü çok garip hadiseler içinde geçip gider. Olacakları kadar olmuşlardır.
Allah kudsiyetlerini arttırsın...
Başa Dön
|