İLCÂM-ÜL AVÂM AN İLM-İL KELÂM

 

(Kelâm İlminin Tehlikesinden Halkın Muhâfazası)

 

(İmâm-ı Muhammed Gazâlî) “k.s”


İMLÂ ve KELİME HATALARI DÜZELTİLECEK

 
 

Bismillahirrahmanirrahim

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Müteşâbih sözler hakkında çeşitli ve fâideli beş fasıl:

BİRİNCİ FASIL:

Suâl: Resûlullah'ın “sallallahü aleyhi ve sellem” başka bir kelime kullanma imkânı var iken, murâd olunmayan başka bir ma’nâyı da akla getiren (vehmettiren) kelimeler kullanması nedendir?

Bu kelimelerin teşbîhe [benzetmeğe] yol açacağını, halkı yanlış yola götürüp, Allahu Teâlâ'nın zâtı ve sıfatları hakkında onları bâtıl i’tikâda sevk edeceğini bilmiyor mu idi? Hâşâ, nübüvvet makâmı bu bilgilerden gizli kalamaz. Veyâ Peygamber efendimiz biliyordu da, câhillerin bilmemelerine, sapıkların sapıtmalarına önem vermedi mi?

Bu ihtimâl dahâ uzak ve dahâ çirkindir. Çün ki Peygamberimiz her şeyi açıklayıcı olarak gönderilmiştir. Gizleyici, kapalı bırakıcı olarak gönderilmemiştir. İşte bu tereddütler, kapalı ve anlaşılması zor olan şeyler kalplerde müşküller meydâna getirir, hattâ halkı ba’zı kötü i’tikâdlara çeker. Meselâ bu kötü inançlı kimseler derler ki: Eğer peygamber olsaydı, Allahu Teâlâ'yı hakkı ile bilir, tanırdı. Onu tanıdığı takdîrde de Onun zât ve sıfatları hakkında, muhâl olan şeylerle vasıflandırmazdı.

Bir diğer tâife de kelimenin zâhirine, görünen ma’nâsına meylettiler. “Eğer hak ve doğru olmasaydı, Peygamber efendimiz böyle söylemez, başka ma’nâya gelmeyen kelime kullanırdı veyâ vehmi izâle edecek karîneler kullanırdı.”

Şimdi bu büyük müşkülün çözüm yolu nedir?

Cevâb: Bu müşküller basîret ehli tarafından çözülmüştür. Bu birkaç ma’nâya gelen müteşâbih kelimeleri Peygamber efendimiz bir def’ada bir araya toplayıp zikretmemiştir. Bunları toplayan Müşebbihe fırkasıdır. [Hâlık'ı mahlûka benzeten, sapık i’tikâdlı bir fırkadır.] Bir araya getirilen toplu hâldeki, vehme ve telbîse götüren lafızların fehimler üzerindeki te’sîri, farklı zamânlarda söylenen âhâd, tek sahâbînin bildirdiği haberlerden dahâ te’sîrli olduğunu beyân etmiştik. Ancak, Resûlullah efendimiz bu lafızları bütün ömründe ve ayrı ayrı zamânlarda söylemiştir. Kur’ân-ı kerîm'de ve mütevâtir haberlerde olan müteşâbih lafızlar çok az sayıdadır. Hattâ onlara sahîh haberlerdeki müteşâbih lafızlar da eklense sayı yine azdır. Ancak i’timâda şâyân olmayan şâz (ayrı, farklı ve aykırı) ve za’îf haberlerin çoğalmasıyla müteşâbih kelimeler çoğalmıştır. Sonra mütevâtir hadîs-i şerîfler âdil kimseler tarafından nakledilmiş ise, bunlardaki müteşâbih lafızlar bir kaç kelimedir. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bu kelimeleri, teşbîh uyandırmağı giderecek olan karîne ve işâretlerle kullanmıştır. Bunu, meclis-i şerîflerinde hâzır olup, müşâhede edenler idrâk etmişlerdir. Bu lafızlar karînesiz nakledilmiş olsaydı, vehim ortaya çıkardı.

Vehim ve ihtimâllerin giderilmesinde en büyük karîne, dahâ önceden bilindiği gibi, zâhirî ma’nâları kabûlden, Allahu Teâlâ'yı takdîs ve tenzîh etmektir. Her kim Allahu Teâlâ'yı tanımakta bu ma’rifete sâhib olursa, bu ma’rifet onun rûhunda en kuvvetli bir gıdâ olur. Bu ma’rifet sâyesinde, Allahu Teâlâ'nın sıfatlarına âit her duyduğunu O'na lâyık şeklide anlar. O ma’rifet ile hiç bir şüphe kalmayacak şekilde vehimler giderilir. Buna dâir beş misâl verelim:

Birinci misâl: Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Kâ’beye (Beytullah), “Allah'ın evi” adını vermiştir. Çocuklar ve çocuk derecesinde olanlar, Kâ’beyi Allahu Teâlâ'nın meskeni ve kalacak yeri olarak bilirler. Allahu Teâlâ'yı gökte bilen ve Arş üzerinde karâr kıldığına inanan avâm, Kâ’be'nin Allahu Teâlâ'nın meskeni olmadığına hiç şübhe etmeden inanırlar. Eğer avâma Peygamber efendimizin, Kâ’benin Allahu Teâlâ'nın meskeni olduğuna vehim ve hayâl ettiren (Kâ’betullah) lafzını söylemesinin sebebi sorulursa, hepsi birden “Bu vehim ancak çocuklar ve ahmaklar hakkındadır”. Kulağına, “Allah Arş üzerinde karâr kılmaktadır” diye tekrâr tekrâr gelen (Beytullah) lafzını duyduğunda, beytten murâdın, meskeni ve barınağı olmadığında hiç şübhesi olmaz. Hattâ açık olarak bilir ki, beytin Allahu Teâlâ'ya izâfesi, beytin şereflendirilmesi veyâ Rabbine ve sâhibine beytin muzâf olması, vaz’olunduğundan başka bir ma’nâya gelmektedir. Avâmın, Allahu Teâlâ'nın Arş üzerinde olduğuna i’tikâdı, kat’î ilim ifâde eden bir karîne değil midir? Bununla Kâ’benin Allahın evi olduğu, ama barınağı olmadığı irâde edilmektedir. Kâ’benin Allahın evi ve barınağı olduğu, dahâ önceden hiç bir bilgiye ve inanca sâhib olmayanlar hakkında düşünülür.

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bu lafızlarla, takdîs ilmine vâkıf olan ve teşbîhi nefyeden, Allahu Teâlâ'yı cisimden ve cismin a’râzlarından tenzîh eden bir cemâ’ate ya’nî, ashâb-ı kirâma hitâb etmişlerdir. Bu hitâbda hiç şübhe bırakmayacak şeklide, vehmi giderecek kat’î karîneler vardır. Bu kelimenin te’vîlinde ba’zılarının tereddütte kalmaları câiz ise de, karîne ile murâdı ta’yîn etmek, Allahu Teâlâ'nın celâline lâyık olacak şekilde lafzın ihtimâlleri cümlesindendir.

İkinci misâl: Bir fakîhin kelâmında geçen (sûret) kelimesi, bir çocuğun veyâ âmînin, ya’nî avâmdan birinin yanında söylense, “Bu mes’elenin sûreti böyledir” veyâ “Bu hâdisenin sûreti böyledir” denilse, o çocuk veyâ mes’elenin ma’nâsını bilmeyen âmî, mes’ele denilen şeyin bir sûret olduğunu ve sûretin de kendi bildiği ve çevresinde gördüğü gibi, ağzı, burnu ve gözü olan bir şeyi hayâl eder.

Fakat, mes’elenin hakîkatini ve onun husûsî olarak tertîplenmiş bilgilerden ibâret olduğunu bilen kimse, mes’elede cisimlerin şeklileri gibi, gözü, burnu, ağzı olduğunu düşünebilir mi? Hâyır. Mes’elenin cisim olmaktan münezzeh ve cismin sıfatlarından münezzeh olduğunu bilmesi ona kâfîdir. Bunun gibi, ilâhdan da cismiyyeti nefyetmek ve cisim olmaktan münezzeh bilmek, (Allah, âdemi kendi sûretinde yarattı) hadîs-i şerîfini işitenin kalbinde (sûret) kelimesinin ma’nâsını anlamasında bir karîne olur. Allahu Teâlâ'yı cisim olmaktan münezzeh bilen bir ârif, “mes’elenin sûreti” sözündeki sûreti, cismânî sûret olarak düşünenlere taaccüb ettiği gibi, Allahu Teâlâ'ya cismânî sûret nisbet edenlere de taaccüb eder.

Üçüncü misâl: Bir kimse bir çocuğun yanında, “Bağdâd halîfenin elindedir” dese, çocuk Bağdâd'ı halîfenin parmakları arasında, sanki Bağdâd'ı taşı ile toprağı ile avucunun içine almış sanır. Bunun gibi, Bağdâd lafzından murâdın ne olduğunu bilmeyen bir câhil de böyle düşünür. Ama Bağdâd'ın büyük bir şehir olduğunu bilen kimsenin aklına böyle bir şey gelir mi? Bağdâd, halîfenin elindedir diyene i’tirâz edip, niçin böyle dedin, böyle dediğini duyan, Bağdâd'ın halîfenin parmakları arasında olduğuna inanır. Böylece o kimseyi hakîkatin hilâfına ve cehle sürüklemiş olursun. Hattâ ona “Ey temiz kalbli zât! Senin böyle söylemen ancak, Bağdâd'ın hakîkatini bilmeyeni cehle götürür” denir.

Bağdâd'ı bilen bir kimse, bu sözdeki (el) kelimesi ile, avuç ve parmakları ihtivâ eden ma’lûm uzuv kastedilmediğini, ayrıca bir karîneye ihtiyâc olmadan başka bir ma’nâsı olduğunu anlar.

Haberlerde bildirilen, vehim veren müteşâbih lafızlarda vehimlerin giderilmesi için bir karîne yeterlidir. O da cisim ve cisim cinsinden olmayan Allahu Teâlâ'yı tanımaktır, ya’nî ma’rifetullahtır. Resûlullah “sallallahü aley hi ve sellem” resûl olarak gönderildiği ilk yıllarda müteşâbih lafızları kullanmadan önce açıklamalarına ma’rifetullah ile başlamıştır.

Dördüncü misâl: Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hanımları için, (Bana en çabuk kavuşanınız, eli en uzun olanınızdır) buyurmuştur. Bunun üzerine hanımlardan bir kısmı ellerini birbiri üzerine koyup, ölçüşmeğe başladılar. Peygamber efendimiz eli uzun olmaktan maksadının, uzuv olan elin uzun olması değil, cömertlikte ileri gitmek olduğunu beyân edince hakîkatı anladılar. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bu hadîs-i şerîfi bir karîne ile zikretmişlerdir. (Tûl-ül yed), el uzunluğu ibâresi ile cömertliği irâde etmişlerdir. Bu söz karînesiz nakledilseydi, vehme, şübheye yol açardı. Peygamber efendimizin söylediği bir müteşâbih lafzın, ba’zı câhiller tarafından anlaşılmaması, Peygamberimize i’tirâz şeklinde, bu sözü niçin söyledin demeğe, kimin hakkı vardır. Ancak Peygamberimiz mecliste hâzır olanların anlayışlarına göre, sehâveti anlatmak için karîneli olarak o lafzı söylemiştir.

Peygamber efendimizin kavl-i şerîflerini nakleden, duyduğu sözü karînesiz olarak olduğu gibi nakleder. Veyâ o karîneyi nakli mümkün olmadığı için, nakletmez. Veyâ nakleden, kendisinin duyduğunu anladığı gibi, herkesin de anlayacağını zannederek nakline ihtiyâç duymaz. Çoğu zamân da kendi anlamasının da karîne ile olduğunun farkında olmaz. Bunun için nakleden, sâdece lafzı nakleder. Bu gibi sebeplerle lafızlar karînesiz kalınca anlaşılması zor olur.

Takdîsin bilinmesi, tek başına karîne olarak vehmi gidermekte kâfî gelebilir. Ama çoğu zamân bununla, murâdın ne olduğunu ta’yîn etmek mümkün değildir. İşte bu incelikleri dâimâ dikkate almak, uyanık olmak lâzımdır.

Beşinci misâl: Bir kimse bir çocuğun veyâ onun derecesinde olan ve meclislerdeki örf ve âdetleri, âdâbı bilmeyen kimsenin yanında, “Filân bir toplantıya girdi ve filânın fevkinde [üstünde] oturdu” dese, câhil, görgüsü kıt olan kimse, o adamı, ötekinin başı üzerinde veyâ başının üstündeki bir mekâna oturduğunu zanneder. Meclis âdâbını bilen, baş köşeye yakın yerlerin en yüksek mertebe olduğunu ve fevk kelimesinin mertebe bakımından yükseklik olduğunu bildiği için, meclise giren kimsenin baş köşede oturanın başı üstünde değil de yanında, ona yakın oturduğunu hemen anlar. Çocukların ve ona yakın derecede olanların, meclis âdâbını bilenlere i’tirâzları bâtıldır, aslı ve esâsı yoktur. Bunun misâlleri çoktur. Bu misâllerden kesin olarak anlaşılmaktadır ki, bu açık lafızların ma’nâları, karîne olmayınca başka ma’nâlara çevrilir. Bu karîneler sebkat eden (önceden geçmiş olan) ve karîneli ma’rifete rücû’ eder. Bunun gibi vehme götüren zâhirî ma’nâlar, bu karîneler sebebiyle vehme yol açan şeylerden kurtulur. Karîneler çok ve çeşitlidir. Ba’zıları bilgi ve ma’rifetlerdir.

Bu karînelerden biri, insanların puta tapmalarının emrolunmadıklarını bilmeleridir. Herhangi bir cisme tapan puta tapmış olur. Bu cisim ister küçük, ister büyük, ister çirkin, ister güzel, ister aşağı, ister yüksek, ister yeryüzünde, ister Arş'ta olsun aynıdır. Allahu Teâlâ'yı cismiyyetden ve cismin îcâblarından nefy etmek herkesin ma’lûmudur. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bu tenzîhi mübâlağa ile bildirmiştir. Nitekim Kur’ân-ı kerîm'de Şûrâ sûresi, on birinci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Onun benzeri hiç bir şey yoktur), İhlâs sûresinde ve Bakara sûresi, yirmi ikinci âyet-i celîlesinde meâlen, (Allahu Teâlâ'ya ortaklar koşmayınız) buyurulmakta ve dahâ sayısız sözler ve nice kat’î karînelerle Allahu Teâlâ'nın cisim olmaktan münezzeh olduğunu, hiç bir şübheye mahâl kalmayacak şekilde bildirmiştir. Bu açıklamaları, et ve kemikten olan elin Allahü Teâlâ hakkında muhâl olduğunu bilmelerine kâfî gelmiştir. Diğer zâhiri lafızlar da, eğer cisme ıtlak olunursa, ancak cismiyyete ve cismiyyetin sıfatlarına delâlet etmesi böyledir.

Eğer müteşâbih kelimeler, cisim olmayan bir şeye ıtlâk olunursa, kelimenin zâhiri ma’nâsı değil, Allahu Teâlâ hakkında câiz olan başka bir ma’nâ murâd edildiği zarûrî olarak bilinmelidir. Çoğu zamân bu ma’nâ ta’ayyün eder. Ba’zan de ta’ayyün etmez. Ancak karîne ile anlaşılır. Bu karîneler şübhe ve müşkülleri giderici şeylerdendir.

Suâl: Nass olan lafızlar, zâhirinde vehim olmayan, ma’nâsı açık olan, çocukların ve avâmın da anlayacağı şekilde neden söylenmemiştir, denilirse:

Cevâb: Çün ki, Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” insanlarla Arab lügatı ile konuşmuştur. Arab lügatinde bu ma’nâları tek başına ifâde eden kelime yoktur. Lügatde müteşâbihâtın nassları olup da, lügatin kurucusu Peygamberimiz, bu ma’nâları bilmediği hâlde, bu nassları nasıl vaz’ eder. Ancak onlar öyle ma’nâlardır ki, nûr-ı nübüvvet veyâ uzun araştırmalar sonunda, akıl nûru ile edinilen ma’nâlardır. Bu da o işlerin hepsinde olmayıp, ba’zılarında olur. Müteşâbih lafızların yerine başka ibâreler konulmadığından, lügatda zarûret olarak istiâre yoluna gidilmiştir. Her konuşan için o yola gidilmiştir. Nitekim biz “Bu mes’elenin sûreti böyledir” demekten kendimizi alamıyoruz. Yine “Bu mes’elenin sûreti, diğerinin hilâfınadır” diyoruz. Bu sûret kelimesi de cismânî sûret lafzından müsteârdır (alınmıştır). Fakat lügatin kurucusu mes’elenin hey’etine ve tertîbi husûsunda bir nass kelime koymamıştır. Bunun sebebi, yâ mes’eleyi anlamamıştır veyâ anlamıştır ama zihnine getirememiştir. Veyâ getirmiştir ama istiâreye güvendiği için, onun için husûsî ve ayrıca bir nass kelime koymamıştır. Veyâ her ma’nâ için özel bir lafız koymaktan âciz olduğunu anlamışdır. Çün ki ma’nâlar nihâyetsizdir. Lügate konulacak kelimeler ise belli sayıdadır. Bunun için ma’nâlardan sonsuz sayıda karşılıksız kalır. Bunun için bu ma’nâlara vaz’eden tarafından müsteâr isimler bulunması lâzım gelir. Kurucu da ba’zı ma’nâlara müsteâr isim bulmakla yetindi. Diğer lügatlerde Arab lügatinden dahâ çok eksiklik vardır. Bu ve benzeri eksiklikler, herhangi bir dil ile konuşan için onu istiâre yapmağa mecbûr kılar. Nitekim biz de zarûret olmasa da, karînelere dayanarak istiâreyi (benzer kelime kullanmayı) câiz kılıyoruz. Biz “Zeyd Amr'ın fevkinde oturdu” demekle, “Zeyd Amr'ın hemen yanında ve başköşeye yakın oturdu” demek arasında fark görmüyoruz. Yâhut da “Bağdâd halîfenin idâresi altındadır” demekle, “Bağdâd halîfenin elindedir” demek arasında bir fark görmüyoruz. Bu, akıllılar arasındaki konuşmalarda geçerlidir. Çocuklar ve câhiller ile konuşurken müteşâbih lafızların korunması imkân dâhilinde değildir. Bundan sakınmakla meşgûl olmak, kelâmda rekâket (tutarsızlık), akılda za’îflik ve lafızda ağırlık meydâna getirir.

Suâl: Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Allah lafzı ile ne murâd olunduğunu niçin açıklamamış ve bu maksadın perdesini açmamışdır? Niçin Allahu Teâlâ'nın var olduğunu, cisim, cevher, araz olmadığını, âlemin dâhilinde ve hâricinde olmadığını, ona bitişik ve ayrı olmadığını, bir mekânda, herhangi bir cihette olmadığını, hattâ bütün cihetlerin O'ndan hâlî olduğunu söylememiştir. Bir kavme göre hak olan da bu ta’rîfdir. Kelâm âlimleri en fasîh olarak böyle açıklamışlardır. Resûlullah'ın “sallallahü aleyhi ve sellem” ibârelerinde bir kusûru, hakkı ortaya çıkarmasında bir gevşekliği, bilgilerinde bir eksikliği muhakkak ki yoktu, denilirse:

Cevâb: Her kim bu soruları doğru bulursa, ma’zûrdur. Eğer Resûl-i ekrem onlara o şekilde bir ta’rîf ve sıfatlarını zikretmiş olsaydı, insanlar onu kabûl etmez, inkâra kalkışırlardı. Böyle bir varlığın mevcûdiyyeti muhâldir derler, ta’tîle, ya’nî Allahu Teâlâ'nın sıfatlarını inkâr eden mütekellim ve felsefecilerin mezhebine düşerlerdi. Allahu Teâlâ'yı tenzîhde mübâlağa etmekde bir hayır yoktur. Bilâkis pek az kimse müstesnâ, çoklarını sıfatların inkârına götürür.

Âlemlere rahmet olsun diye insanların âhiret sa’âdetine erişmeleri için, dîne da’vetçi olarak gönderilen Peygamber, çoğunluğun helâkine sebeb olacak sözleri nasıl söyleyebilir? Hattâ Peygamberimiz insanlarla akıllarının alacağı şekilde konuşmağı emir buyurmuştur. Bir hadîs-i şerîflerinde, (İnsanlar ile anlayamayacakları tarzda konuşmak, ba’zıları için fitne olur) buyurmuşlardır.

Suâl: Tenzîhde mübâlağa etmek ile ba’zı kimseler için ta’tîl (inkâr) korkusu varsa, vehme götüren müteşâbih lafızları kullanmak ile de ba’zı kimseler için teşbîh korkusu olmaz mı?

Cevâb: Bunların arasında iki yönden fark vardır:

a) Ta’tîl, çok kimseler hakkındadır. Teşbîhe gidenlerin sayısı ise azdır. Yapılacak işlerde iki zararın en hafîfi, kaçınılacak işlerde iki zararın dahâ umûmî olanını dikkate almak evlâdır.

b) Teşbîhin ilâcı, ta’tîlin ilâcından dahâ kolaydır. Zîrâ bu zevâhirle berâber, meâl-i şerîfi, (Onun gibi hiç bir şey yoktur) olan, Şûrâ sûresinin on birinci âyet-i kerîmesini zikretmek ve Allahu Teâlâ bir cisim değildir, cisimlerin benzeri değildir demek yeterlidir. Ama yukarıda bildirildiği gibi, tenzîhte mübâlağa etmekten hâsıl olan, ya’nî Allahu Teâlâ'nın sıfatlarını inkâr eden ta’tîlcinin i’tikâdına bu sıfatların varlığını yerleştirmek cidden zordur. Ancak binde biri kabûl eder. Hele Arab milletinin ümmîleri aslâ kabûl etmez.

Suâl: Ülûhiyyetin aslını insanların kalblerine yerleştirmek için, vazîfeli olan peygamberlerin ifâdelerini anlamaktan âciz olup, doğru i’tikâdın hilâfına vehme kapılmaları, meselâ Allahu Teâlâ Arş üzerinde karâr kılmıştır. O göktedir ve mekân olarak kullarının üzerindedir gibi inanmaları, peygamberler için bir özür olur mu?

Cevâb: Öyle düşünmekten ve sâdık olan bir peygamberin Allahu Teâlâ'yı, sıfatlarından başka bir sıfatla vasıflandırmaktan, böyle yanlış i’tikâdları halka inandırmaktan Allahu Teâlâ'ya sığınırız. Söylenenleri halkın anlayıp anlamaması kendilerindeki kusûrdandır. Peygamberler, halkın anlayamayacağı bilgileri onlara söylemez, onlardan saklı tutar. Bu bilgileri anlayabilenlere anlatır. Bununla halkın acz ve kusûruna ilâç olur. Bil hâssa Allahu Teâlâ'nın sıfatları hakkında kasdî olarak hakîkatin hilâfına, hal ka anlatmakda zarûret yoktur. Evet, lafızların müsteâr olarak kullanılmasında zarûret vardır. Belki anlayışı kıt olanlar yanlış anlayabilirler. Bu da lügatdeki kusûr ve muhâverenin (karşılıklı konuşmanın) îcâblarındandır. Fakat kasten hakîkatin hilâfını anlatarak halkı cehâlete sürüklemek, ister bir maslahat düşünülsün, ister düşünülmesin, muhâldir.

Suâl: Teşbîh ehli, müteşâbih lafızların neye dayandığını bilmiyor ve lafızların zâhirine bakarak cehâlete sürüklendikleri biliniyordu. Her ne zamân Peygamberimiz mücmel, örtülü lafızlar getirdiğinde, o lafız ile cehâlete götürme kast olunsun veyâ olunmasın, teşbîh ehli buna râzı olurlardı. Her ne kadar cehâlete götürme hâsıl olsa da, ehl-i teşbîh onu bilir ve ona râzıdır.

Cevâb: Ehl-i teşbîhin cehlinin Peygamber efendimizin lafızları sebebi ile hâsıl olduğunu kabûl etmeyiz. Bu cehâlet, takdîs ve tenzîh ma’ri fetini kazanmaktaki ve tenzîhi, nazar, ya’nî lafzın zâhirine kapılmak üzerine takdîm etmemekteki kusûrlarından meydâna gelmektedir. Eğer bu ma’rifeti önceden kesb edip, lafzın zâhirine nazar üzerine takdîm etmiş olsalardı, muhakkak ki hatâya ve câhilliğe düşmezlerdi. Nitekim takdîs ilmi olan kimse, “mes’elenin sûreti” sözünü duyduğu zamân, ma’nâsını anlamakta zorluk çekmez. Teşbîh ehli üzerine vâcib olan, bu takdîs ilmini tahsîl etmeleridir. Sonra bu konuda bir şüpheleri olursa âlimlere mürâca’ât etmeleridir. Dahâ sonra kendisini te’vîl yapmaktan alıkoymalarıdır. Âlimler, takdîsi onlara bildirdiklerinde, kendilerini takdîs ile yükümlü kılarlar. Bu takdîsi yapmadıkları zamân, câhil kalmış olurlar. Dînin kurucusu Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, insanların tabî’atlerindeki tembelliği, kusûru, fuzûlî işlere, üzerlerine lâzım olmayan şeylere dalmak husûslarını biliyordu. Buna ve cehâletten kurtulmak için ilim tahsîline çalışmamalarına râzı değildi. Fakat Allahu Teâlâ'nın taksîmindeki kazâ ve kadere râzı idi. Nitekim Allahu Teâlâ Hûd sûresi, yüz on dokuzuncu âyet-i kerîmesinde meâlen, (Rabbin “and olsun ki, Cehennemi insanlar ve cinlerle toptan dolduracağım” şeklindeki sözü yerini buldu) ve Hûd sûresi, yüz on sekizinci âyet-i celîlesinde meâlen, (Rabbin dileseydi bütün insanları bir tek millet yapmıştı) ve Yûnüs sûresi, doksan dokuzuncu ve yüzüncü âyet-i celîlelerinde meâlen, (Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi elbette îmân ederlerdi. O hâlde sen inanmaları için insanları zorluyor musun? Allah'ın izni olmadan hiç kimse inanamaz) ve Hûd sûresi, yüz on sekizinci ve yüz on dokuzuncu âyet-i kerîmelerinde meâlen, (Fakat onlar ihtilâfa düşmeğe devâm ederler. Ancak Rabbin rahmetine kavuşanlar müstesnâdır. Zâten Rabbin onları bunun için [rahmet etmek için] yarattı) buyurmaktadır. İşte insanların yaratılmasında kahr-i ilâhî budur. Allahu Teâlâ'nın değişmeyen âdetini değiştirmeğe peygamberlerin de kudreti yoktur.

İKİNCİ FASIL:

Suâl: Müteşâbih lafızlardan suâl sormamak ve sorulanlara cevâb vermemek hakkındaki tavsiyenizin fâidesi nedir? Bu ihtilâflar birçok şehirde, beldelerde yayılmıştır. Mutaassıb fırkalar ortaya çıkmıştır. Bu mes’elelerden size bir şey sorulursa nasıl cevâb verirsiniz?

Cevâb: Bu konuda suâl soranlara imâm-ı Mâlikin “radıyallahü anh” istivâ hakkında, “Allah'ın Arş üzerinde istivâsı ma’lûmdur. Nasıl olduğu mechûldür. Ona inanmamız lâzımdır” dediğini söyleriz. Avâmın soracağı suâllere, fitne yolunu kapamak için, aynı şekilde cevâb veririz.

Suâl: Eğer, (istivâ)-oturma-, (fevk)-yukarı-, (el) ve (parmak)dan sorulursa, nasıl cevâb verilir?

Cevâb: Bu konuda hak, doğru olan Allahu Teâlâ'nın ve Resûlünün “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurduklarıdır. Allahu Teâlâ Tâhâ sûresi beşinci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Rahmân Arş üzerine istivâ etti) buyurmuş ve doğru söylemiştir. Kat’î olarak bilinmelidir ki, istivâ, cisme mahsûs olan oturma ve karâr kılma değildir. İstivâ kelimesi ile Allahu Teâlâ'nın murâdının ne olduğunu bilmeyiz ve bilmekle de mükellef değiliz. Allahu Teâlâ, En’âm sûresi, on sekizinci âyet-i kerîmesinde meâlen, (O kullarının fevkinde yegâne kudret ve tasarruf sâhibidir) buyurmuştur. Bu da doğrudur. Burada mekân olarak fevkıyyet, üstte olmak muhâldir. Çün ki O, mekândan önce vardı, şimdi de dahâ önce olduğu gibi vardır. Fevk ile ne murâd etdiğini biz bilmeyiz. Ey suâl soran, bu ma’nâ yı bilmek senin de bizim de üzerimize lâzım değildir.

Allahu Teâlâ'nın (el)i ve (parmak)ları vardır dememiz de mutlakâ câiz değildir. Ancak Peygamber efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdukları şekilde söylememiz lâzımdır. Dahâ önce geçtiği gibi, ziyâde, noksan, cem’, tefrîk, te’vîl ve tafsîl yapmadan söyleriz. Resûlullah'ın “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Âdem aleyhisselâmın hamurunu eli ile yoğurdu) ve (Mü’minin kalbi, Rahmânın parmaklarından ikisi arasındadır) buyurmaları haktır, doğrudur. Bunlara inanırız. Ziyâde ve noksan etmeyiz. Rivâyet edildiği gibi naklederiz. Et ve sinirden meydâna gelmiş bir a’zâyı kat’î olarak red ederiz.

Suâl: Kur’ân-ı kerîm kadîm midir, mahlûk mudur? denilirse:

Cevâb: Resûlullah'ın “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Kur’ân, Allahu Teâlâ'nın kelâmıdır, mahlûk değildir) hadîs-i şerîfine göre, Kur’ân-ı kerîmin mahlûk olmadığını söyleriz.

Suâl: Kur’ân-ı kerîmin harfleri kadîm midir, değil midir?

Cevâb: Ashâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân” bu mes’eleyi hiç ele almadılar. Bu konuya dalmak bid’atdir. Bu konu hakkında suâl sormayınız. Haşeviyye fırkasının gâlib olduğu, Kur’ân-ı kerîmin harfleri kadîmdir diyene kâfir dedikleri bir beldede, onların arasına düşen ve cevâb vermek için sıkıştırılan bir kimse, “Eğer harfden maksadın Kur’ân-ı kerîmin kendisi ise, Kur’ân-ı kerîm kadîmdir. Eğer maksadın Kur’ân-ı kerîmden başkası ve Allahü Teâlâ'nın sıfatları ise, Allahu Teâlâ'dan ve sıfatlarından başka her şey muhdesdir, ya’nî sonradan yaratılmışdır” der ve başka bir şey eklemez. Çün ki avâma bu mes’elenin hakîkatini anlatmak çok zordur.

Suâl: Resûlullah'ın “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Kur’ân-ı kerîmden bir harf okuyana ... sevâb vardır) buyurması ile, harflerin Kur’ân-ı kerîmden olduğunu ve Kur’ân-ı kerîmin mahlûk olmadığını beyân buyurmuşlardır. Bundan harflerin kadîm olması lâzım gelmez mi?

Cevâb: Resûlullah'ın “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Kur’ân-ı kerîm mahlûk değildir) buyurmasına bir şey eklemeyiz. Bu bir mes’eledir. Harflerin Kur’ânda olması ayrı bir mes’eledir. Harflerin kadîm olması da üçüncü bir mes’eledir. Bunun üzerine başka bir şey ilâve etmeyiz. Öyledir de diyemeyiz. Resûlullah'ın “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurduklarına bir şey eklemeğe hakkımız yoktur.

Suâl: Yukarıda geçen iki mes’eleden üçüncü mes’ele lâzım gelmez mi, diye za’m ederlerse,

Cevâb: Bu kıyâs ve tefrîdir. Biz dahâ önceden kıyâs ve tefrîa, ya’nî kısımlara ayırmağa yol olmadığını, hattâ tefrîk yapmadan, vârid olduğu üzere kalmasının lâzım geldiğini beyân etmiştik.

Suâl: Kur’ân-ı kerîmin arabîsi kadîmdir. Çün ki hadîs-i şerîfde, (Kur’ân-ı kerîm kadîmdir) buyurulmuş ve Yûsuf sûresi, ikinci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Biz onu arabî bir Kur’ân olarak indirdik) buyurulmuştur. O hâlde arabî lisanı da kadîm olmaz mı, denilirse:

Cevâb: Kur’ân-ı kerîmin arabî olması haktır, doğrudur. Zîrâ Kur’ân-ı kerîmde, arabî olduğu bildirilmektedir. Kur’ân-ı kerîmin kadîm olduğu da haktır. Bunu Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” beyân etmiştir. Kur’ân-ı kerîmin arabîsinin kadîm olması da üçüncü bir mes’eledir. Kur’ân-ı kerîmin arabîsinin kadîm olması hakkında bir şey vârid olmamıştır. Kadîmliği hakkında söz lâzım gelmez. Bu sebeble avâm ve haşeviyye fırkası bu husûsda tasarruf etmekten alıkonulur ve kıyâsdan ve onun îcâbları olan sözlerden men’ olunur. Hattâ onlara tazyîki dahâ da arttırırız.

Kur’ân-ı kerîm kelâmullahdır ve mahlûk değildir demek, Kur’ân-ı kerîmin kadîm olduğunu kastetmedikçe, Kur’ân-ı kerîm kadîmdir demesine ruhsat verilmez. Çün ki “mahlûk değildir” ile “kadîm” sözleri arasında fark vardır. Zîrâ, “Filânın kelâmı mahlûk değildir” demek, “vaz’ olunmuş değildir” demektir. Ba’zan mahlûk, halk edilmiş (muhtelak) ma’nâsına gelir. Gayr-i mahlûk sözü bu ma’nâya gelirse de, kadîm ma’nâsına gelmez. O hâlde aralarında fark vardır.

Biz Kur’ân-ı kerîmin kadîm olduğuna inanırız. Sâdece bu lafız ile değil. Çün ki bu lafız tahrîf, tebdîl, tağyîr, tasrîf olunmamalı, hattâ Allahu teâlânın murâdı olduğu ma’nâ üzere haktır şeklinde i’tikâd edilmesi lâzımdır. Kur’ân-ı kerîmi, kasdî olarak hiç bir nass nakletmeden mahlûktur diyen kimse bid’at işlemiş ve kendiliğinden bir şeyler ilâve yapmış, Selef-i sâlihînin yolundan ayrılmış olur.

ÜÇÜNCÜ FASIL:

Suâl: Bilinen mes’elelerden biri olan “Îmân kadîmdir” sözü hakkında ne dersiniz?

Cevâb: Eğer işin dizgini elimizde olsaydı, suâl soranı, bu fâidesi olmayan za’îf sözden men’ ederdik ve “bu bid’atdir” derdik. Bulunduğumuz yerde onlar güçlü ise deriz ki: Îmândan maksadınız nedir? Eğer maksadın, halkın bilgisi ve sıfatları hakkında ise, halkın bütün sıfatları mahlûkdur. Eğer maksadın Kur’ân-ı kerîmden bir şey veyâ Allahu Teâlâ'nın sıfatlarından ise, bil ki, Allahu Teâlâ'nın bütün sıfatları kadîmdir. Eğer maksadın ne halkın sıfatı ne de Hâlıkın sıfatı ise, o zamân bu anlaşılır ve tasavvur edilir şekilde değildir. Zâtı, kendisi anlaşılamayan, tasavvur edilemeyen bir şeyin kadîm ve hâdis olmasına nasıl hüküm verilir? Aslolan suâl soranı zecr edip, cevâb vermemektir. Selef-i sâlihîn mezhebinin en saf maksadı da budur. Zarûret olmadan bu yoldan ayrılmamak lâzımdır. Zor durumda olanın tutacağı yol, zikrettiğimizdir.

Eğer, karşımızdaki zekî, hakîkatleri anlayabilecek biri ise, mes’ele nin örtüsünü kaldırıp, Kur’ân-ı kerîm hakkındaki müşküllerinden kurtarırız ve şöyle deriz:

Bil ki, varlıkta her şeyin dört mertebesi vardır:

1– Zâhirdeki varlığı,

2– Zihindeki varlığı,

3– Lisandaki varlığı,

4– Kâğıda yazılmış varlığı.

Ateşi misâl alalım. Ateşin ocakta bir varlığı vardır. Bir de zihinde ve hayâlde varlığı vardır. Ya’nî ateşin kendisini ve hakîkatini bilmekteki varlığı vardır. Bir de lisandaki varlığı vardır ki, ateş lafzı ateşe delâlet eden bir kelimedir. Bir de kâğıt üzerine yazılmış şekilden ibâret bir varlığı vardır. Yakma, ateşe mahsûs bir sıfat olduğu gibi, kadîmlik Kur’ân-ı kerîmin ve Allahu Teâlâ'nın kelâmının sıfatıdır. Yakıcı ateş, ocakta olandır. Zihindeki, lisandaki ve kâğıt üzerindeki değildir. Yakıcılık kağıtta ve dilde olsaydı, onları yakardı.

Eğer bize, “ateş yakıcıdır” denirse, “evet” deriz.

Eğer bize, “ateş kelimesi yakıcıdır” denirse, “hâyır” deriz.

Eğer bize, “ateşin harfleri yakıcıdır” denirse, “hâyır” deriz.

Eğer bize, “ateş kelimesinin kâğıt üzerinde yazılı harfleri yakıcıdır” denirse, buna da “hâyır” deriz.

Eğer bize, ateş kelimesiyle söylenen ve yazılan “yakıcıdır” denirse, “evet” deriz. Çün ki bu kelime ile söylenen ve yazılandan maksat ocaktakidir. Ocaktaki de yakıcıdır.

Allahu Teâlâ'nın kelâmı kıdem, ya’nî kadîmlik ile vasıflandırıldığı gibi, ateş de yakmak ile vasıflandırılmaktadır.

Kur’ân-ı kerîm diye isimlendirdiğimiz şeyin varlığı dört mertebe üzeredir:

1– Allahu Teâlâ'nın zâtı ile kâim olan asıl varlığıdır. Ocaktaki ateşin varlığı gibidir. Nitekim Nahl sûresi, altmışıncı âyet-i kerîmesinde meâlen, (En yüce sıfatlar Allaha âittir) buyurulmuştur. Âcizlere anlatmak için bu gibi misâlleri vermek lâzımdır. Kıdem, kadîmlik bu varlığın husûsî bir vasfıdır.

2– Lisanımızla söylemeden önce, öğrenme esnâsında zihnimizde olan ilmî varlığıdır.

3– Seslerimizle meydâna gelen lisanımızdaki varlığıdır.

4– Kağıtlar üzerine yazılan varlığıdır.

Suâl: Kur’ân-ı kerîmi nutketmeden önce, onun ilminden zihinlerimizde olan nedir, diye sorulursa:

Cevâb: İlmimiz sıfatımızdır. O da mahlûktur, ya’nî sonradan yaratılmıştır. İlmimizle bilinen şey, ya’nî Kur’ân-ı kerîm kadîmdir. Nitekim ateşi bilmek, ateşin sûretini hayâlde canlandırmak yakıcı değildir. Fakat ilimle ma’lûm olan (bilinen) şey yakıcıdır.

Suâl: Kur’ân-ı kerîm okurken sesimizden, dilimizin hareketinden ve nutkumuzdan sorulursa,

Cevâb: Bunlar lisanımızın sıfatıdır. Lisanımız hâdisdir. Lisanın sıfatı, lisan yaratıldıktan sonra olur. Her hâdisden sonra meydâna gelenler de elbette hâdistir. Lâkin bu hâdis olan seslerimizle nutkumuz, zikrettiğimiz, kırâet ve tilâvet ettiklerimiz kadîmdir. Nitekim ateşin harflerini lisanımızla zikrederiz. Bu harflerle zikredilen şey yakıcıdır. Seslerimiz ve seslerimizin parçaları, ya’nî heceler yakıcı değildir.

Suâl: Ateş sözünün harfleri ateşin kendisinden ibâret değil midir, denirse:

Cevâb: Eğer söylediğin gibi olursa, “ateş”in harfleri yakıcı olur. Kur’ân-ı kerîmin harfleri eğer okunanın kendisi ise, o zamân kadîm olur. Bunun gibi, “ateş”in kâğıt üzerine yazılmış şekli de yakıcı olur. Çün ki yazılan “ateş”in kendisi olur. Ateşin sûreti olan şekiller yakıcı değildir. Çün ki kâğıdın üzerinde yakmadan ve yakılmadan durmaktadır. İşte varlıktaki bu dört dereceyi avâm ayıramamaktadır. Avâm bunları tafsîlatı ile anlayamaz. Hele bunları teker teker hiç ayıramazlar. Bunun için mes’elenin içine dalmıyoruz. Yoksa, işlerin hakîkatini ve tafsîlatının künhünü bilmediğimizden değildir.

Elbette “ateş” ocakta olduğu zamân yakıcı, sönücü ve parlayıcı olarak vasfolunur. Lisanda da, fârisî, türkçe ve arabî olarak veyâ az harfli, çok harfli diye vasfolunur. Hâlbuki “ateş”in ocaktaki varlığı, tükçe, fârisî ve arabî diye kısımlara ayrılamaz. Lisanda olan “ateş” de sönme ve parlama şeklinde vasfolunamaz. Kâğıda yazıldığında kırmızı, yeşil ve siyâh diye vasıflandırıldığı gibi, muhakkak, sülüs, rik’a veyâ nesh kalemle yazılmıştır denir. Lisandaki “ateş” kelimesinin bunlarla vasıflandırılmasına imkân yoktur.

“Ateş” ismi, ocakta olana, kalbte [zihinde], lisanda ve kâğıtta olanlara verilen müşterek bir isimdir. Ocakta olana verilen isim hakîkidir. Zihinde olanı, hakîkî değil ilmîdir. Ama ateşin hakîkîsini anlatan sûret ma’nâsına gelir. Nitekim aynadaki görüntülerine, hakîkî olmadıkları hâlde insan ve ateş denir. Fakat insan ve hakîkî ateşi hâtırlatan sûret ma’nâsına gelir. Lisandaki “ateş” kelimesi ateş ile isimlendirilir. Bu da zihinde mevcûd olan ateşe delâlet eden üçüncü ma’nâdır. Ya’nî, hakîkatde olan birinci, zihinde olan ikinci ma’nâdır. Lisanda olan, ıstılâhlara göre değişir. Hakîkî ve zihinde olan ateş kelimelerinde değişiklik olmaz. Kâğıt üzerinde olana, dördüncü ma’nâ olarak ateş denir. Bu da, lisanda olana, ıstılâh ile delâlet eden şekillerdir.

Kur’ân-ı kerîm ve ateşin, hattâ her şeyin ismi, bu dört işte ya’nî, ma’nâ, varlık ortaklığı anlaşıldı. Haberlerde, (Kur’ân mü’minin kalbindedir), (Kur’ân mushafdadır), (Kur’ân okuyucunun lisanındadır), (Kur’ân zât-i ilâhînin sıfatıdır) şeklinde gelmiş olan sözlerin hepsi doğrudur. Hepsinin ma’nâsı bulundukları mertebelere göre anlatılmıştır. Zekî kimselerce bunlarda bir tenâkuz yoktur. Bu zekî kimseler, murâd olunan hakîkati ihâta etmekle hepsini tasdîk etmişlerdir. Bunlar öyle açık ve ince işlerdir ki, zekî ve anlayışlı kimselere göre bundan dahâ açık bir şey yoktur. Ahmak ve anlayışı kıt olanlara göre, bundan dahâ ince ve kapalı bir şey yoktur. Bunları bu gibi ilimlere dalmaktan men’ etmek lâzımdır. Bunlara, “Kur’ân-ı kerîm mahlûk değildir de ve sus. Bunun üzerine ziyâde ve noksanlık yapma. Bu konuyu araştırma ve inceleme” demelidir. Zekî kimseleri, bu müşküllerin sıkıntılarından derhâl kurtarıp, râhatlandırmak lâzım gelir. Ayrıca bunlara, “avâm ile bu mevzu’ları konuşmamaları, avâma tâkatlarının üstünde olan bir mükellefiyyet yüklememeleri” tavsiye olunur. Müteşâbihâtın zâhirî ma’nâlarında müşkül yerlerin, şübheli ve tereddütlü sözlerin hepsi avâmın, ilim ve idrâki az, zekâ ve kâbiliyyeti kıt olanların yanında örtülüdür. Ama basîret erbâbı için açık hakîkatlerdir. Selefin büyüklerinin bu hakîkatleri bilmekden âciz olduklarını zan etmek doğru değildir. Gerçi onlar müteşâbih ve istiâreli sözleri, kitâblara yazmamışlardır. Ama onları bildiler, avâmın da bunları anlamaktan âciz olduklarını anlayıp, kendileri sükût edip, avâmı da sükût ettirmişlerdir. Hak olan, doğru olan da budur. Selefin büyüklerinden maksadım, makâm ve şöhret bakımından değil, ma’nâlara dalmak ve sırlara muttali’ olmak bakımındandır. Selefin büyükleri, avâma göre değişir. Avâm, halkın arasında ilmi ile şöhret yapmış kimselerin büyük olduğuna inanırlar. Bu da delâlete düşme sebeplerinden bir başkasıdır.

DÖRDÜNCÜ FASL:

Suâl: Avâm, araştırma ve incelemeden men’ edilirse, delîli bilmez. Delîli bilmeyen delâlet olunanı tanımada câhil kalır. Hâlbuki Allahu Teâlâ bütün kullarına:

1– Kendisini tanımalarını, Ona îmân edip, varlığını tasdîk etmeyi,

2– Başkasına benzetme ve sonradan yaratılma alâmetlerinden münezzeh kılmayı,

3– Vahdâniyyetini, bir olduğunu bilmeyi,

4– İlim, kudret, istediğini yapmak gibi sıfatlarını bilmeyi emir buyurmuştur.

O hâlde delîlleri bilmek zarûrî değil, matlûbdur, ya’nî istenilir. Her ilim matlûbdur. İlim ancak delîllerin ağı ile delîlleri incelemekle, matlûba delâlet ettiği vechi anlamakla ve netîcenin nasıl olacağını düşünmekle ele geçirilir. Bu da ancak, delîllerin şartlarını, mukaddimelerin nasıl tertîb edildiğini ve netîcelerin nasıl elde edildiğini bilmekle tamâm olur. Bu da yavaş yavaş insanı aklî ilmlerde dikkatli incelemeye, kelâm ilmini öğrenmeye ve araştırmayı tamâmlamaya götürür.

Avâm üzerine vâcib olan, Resûlullah'ın “sallallahü aleyhi ve sellem” getirdiklerini tasdîk etmektir. Bu tasdîki zarûrî değildir. Çün ki Peygamber diğer insanlar gibi bir insandır. Onu yalancı Peygamberlik iddiâsında bulunanlardan ayıracak delîl lâzımdır. O da ancak mu’cizeyi çok dikkatli incelemekle, mu’cizenin hakîkatini ve şartlarını bilmek ve diğer Peygamberlerin Peygamberlik delîllerini incelemekle mümkündir. Bu da kelâm ilminin özüdür. Denilirse;

Cevâb: Halk üzerine vâcib olan, yukarıda sayılan şeylere îmân etmektir. Îmân da onda hiç tereddüt olmayacak ve sâhibinin hatâya düşme ihtimâlini akla getirmeyecek şekilde kat’î olarak tasdîk etmekten ibâretdir. Bu kat’î tasdîk, altı mertebede hâsıl olur.

1. Tasdîkin en yüksek mertebesidir:

Bu mertebe, derece derece, kelime kelime usûlü ve mukaddimeleri yazılı olan en sağlam ve şartlarına uygun delîllerle şübhe ve tereddüde ve hiç bir ihtimâle yer bırakmayacak şekilde elde edilir. Bu da istenilenin en sonudur. Tasdîkte bu mertebeye erişmiş her asırda ancak bir iki kişiye rastlanır. Ba’zan de hiç bulunmaz. Eğer kurtuluş bu derecedeki ma’rifetle sınırlandırılmış olsaydı, kurtulma imkânı azalır ve kurtulanlar az olurdu.

2. Vehme götüren, takdîrî delîllerle hâsıl olan tasdîk:

Büyük âlimler arasında meşhûr, inkârı çirkin, insanların onlar hakkında münâkaşa etmekten nefret ettikleri bir takım husûslara dayalı vehmî, takdîri delîllerle hâsıl olur. Bu cins delîller, ba’zı kimselerde, ba’zı husûslarda, hilâfına imkân verdirmeyen kat’î bir tasdîk hâsıl eder.

3. Hitâbet delîlleri ile hâsıl olan tasdîk:

Bu tasdik, cem’iyyetde cereyân eden muhâvere, münâzara ve ilmî konuşmalarda ileri sürülen delîller ve isbâtlardan hâsıl olur. Bu da açık fikirli ve anlayışlı insanların çoğunda tasdîki ifâde eder. İçi taassub ile dolu olan, delîllerin îcâb ettirdiği şeylerin aksine tam inanmış olanlar, delîl ve isbâtları lâyıkı ile ta’kîb edemeyenler, aksi tezi savunanların sözlerine kapılarak şübhe ve tereddüde düşenler, mücâdelecilerin sözlerinin te’sîri ile hayrette kalanlar, bu konuşmalardan istifâde edemezler. Kur’ân-ı kerîmin ekserî delîlleri bu cinstendir, ya’nî hitâbî delîllerdir.

Tasdîkini gerekdiren açık delîllerden biri, bir yerin iki idârecisi olursa, düzen bozulur sözüdür. Nitekim Enbiyâ sûresi, yirmi ikinci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Eğer yerde ve gökte Allahdan başka ilâhlar bulunsaydı, yer ve gök [bunların nizâmı] kesinlikle bozulup gitmişti) buyurulmuştur. Şimdi, kafası mücâdelecilerin tartışmaları ile karışmamış, fıtratı aynen kalmış her kalb sâhibi, bu delîl ile hemen Allahu Teâlâ'nın birliğini kat’î şekilde tasdîk eder. Fakat bir mücâdelecinin ona, “âlemi, iki ilâhın uyuşarak, aralarında ihtilâf olmadan idâre etmeleri mümkündür” diyerek, karşısındakine bu kadarını işittirmesi, onun tasdîkini bulandırır. Sonra bu mes’elenin çözülmesi ve zihninden çıkarıp atması zorlaşır. Şek ve şübhe onu kaplar, bunu üzerinden atmak zor olur.

Çok açık bilinmektedir ki, yaratmağa kâdir olan, iâdeye, ya’nî öldükden sonra diriltmeğe dahâ da kâdirdir. Nitekim Yasîn sûresi, yetmiş dokuzuncu âyet-i kerîmesinde meâlen, (De ki, onları ilk def’a yaratmış olan diriltir) buyurulmuştur. Bunu işiten her zekî veyâ gabî (anlayışı kıt) olan avâm, hemen tasdîke koşar ve der ki: Evet, diriltmek, yaratmaktan dahâ zor değildir, hattâ dahâ kolaydır. [Böylece Allahu Teâlâ'nın, öldürdükten sonra dirilteceğini tasdîk etmiş olur.] Fakat onun, cevâb vermekte zorluk çekeceği bir suâl karşısında zihni karışıp tasdîki sarsılabilir.

Tasdîki ifâde eden, her şeyi içine alan tam ve kat’î delîl, artık suâle mahal kalmayıncaya kadar bu mevzu’ ile alâkalı bütün suâl ve cevâbların tamâmlandığı zamândaki delîldir. Tasdîk bundan önce hâsıl olur.

4. İşitmekle hâsıl olan tasdîk:

Halkın çok medhetmesi sebebi ile doğruluğuna inandığı, hüsn-i i’ti kâd edilen kimseden işitmekle hâsıl olan tasdîktir. Çün ki herkes, doğruluğuna inandığı babasına, üstâdına veyâ fazîleti ile şöhret bulmuş bir zâta tam inanır, i’timâd eder. Bunlardan birinin, bir kimsenin ölmesi, bir gâib kimsenin gelmesi gibi, verdiği habere hiç araştırmadan inanıp tasdîk eder. Kalbinde tasdîkten başka hiç bir şeye yer yoktur. Bu tasdîkte dayanağı, haberi verene hüsn-i i’tikâdıdır. Doğruluk, vera’ ve takvâ ile tecrübe edilmiş birisi, Ebû Bekr “radıyallahü anh” gibidir. Ebû Bekr “radıyallahü anh”, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” şöyle buyurdu dediğinde, ona niceleri kat’î şekilde inanır, dediğini mutlaka kabûl eder. Bunda, hüsn-i i’tikâdından başka dayanağı yoktur. Bunun gibi sıdk, takvâ ve vera’ ile meşhûr olan zât, bir âmîye, ya’nî avâmdan birisine, “Bil ki, âlemin yaratıcısı birdir. O âlim ve kâdirdir. Muhammed aleyhisselâmı Peygamber olarak göndermiştir” dediğinde, hemen o âmî, hiç şübhe etmeden inanır. Çocukların, babalarına ve hocalarına i’tikâdları da böyledir. Onlardan i’tikâd edilecek şeyleri işittiklerinde, hiç bir hüccet ve delîle lüzûm kalmadan tasdîk edip, bu inançlarını devâm ettirirler.

5. İhtimâl ve karînelere dayanan tasdîk:

İnsan bir şeyi, karîne ve işâreti ile birlikte duyduğunda, o haberin doğruluğuna kalbin inanmasından hâsıl olan tasdîkdir. Bu haber muhakkık, araştırıcı âlimlerce kat’î bir kanâ’at hâsıl etmez. Ama avâmın kalbinde sağlam bir i’tikâd bırakır. Meselâ avâmdan biri vâlînin hastalığını tevâtür ile ya’nî bir çok kimseden duyduktan birkaç gün sonra vâlînin konağından bağırma ve ağlaşmalar duysa, o sırada vâlînin hizmetçilerinden biri, vâlînin öldüğünü haber verse, avâmdan olan buna hemen kat’î sûretde inanır ve tedbîrini ona göre alır. Hizmetçinin yanlış işitmiş olacağını veyâ feryâd ve figânın hastanın bayılmasından veyâ hastalığının şiddetinden veyâ başka sebeblerden olabileceğini aslâ hâtırına getirmez. Vâlînin öldüğüne kalbinde sağlam bir inanç hâsıl olur.

Nice a’râbî, kaba tabî’atlı bedevîler, Resûlullah'ın “sallallahü aleyhi ve sellem” güler yüzüne, tatlı sözüne, latîf şemâiline ve güzel ahlâkına bakıp, derhâl îmân etmişlerdir. Hiç şübhe karıştırmadan kesin olarak tasdîk etmişlerdir. Peygamberliğini isbât eden bir mu’cize ve mu’cizeye delâlet eden bir delîl istememişlerdir.

6. Arzû ve tabî’atine uyan haberlere dayanan tasdîk:

Bir kimse tabî’atine ve ahlâkına uyan bir söz duyduğunda, hemen onu tasdîk etmesidir. Bu tasdîki, sâdece haberin tabî’atine muvâfık geldiği içindir. Sözü söyleyene hüsn-i i’tikâdı olduğundan veyâ haberin doğruluğuna şâhid olacak bir karîne ve işâret bulunduğundan değildir. Sırf tabî’atine, arzûsuna uygun olmasındandır. Meselâ, düşmanı olduğu birisinin ölmesini, öldürülmesini ve işinden çıkarılmasını şiddetle arzû eden bir kimse, bunlardan birisine âit bir haber duyduğunda, çok az da olsa hiç bir tepki göstermeden hemen tasdîk eder ve git gide bu, o kimsede kat’î bir inanç hâlini alır. Eğer böyle bir haber, bir dostu hakkında olsa veyâ arzû ve isteğine muhâlif olsaydı, duraklar, inanmak istemez, tamâmiyle red ve inkâr ederdi. Bu tasdîk, tasdîklerin en za’îfi, en aşağı derecesidir. Çün ki öncekiler bir delîle dayanmakta, za’îf de olsa, bir karîneye veyâ haber veren hakkında hüsn-i i’tikâda, iyi inanca veyâ buna benzer delîllere istinâd etmektedirler. Bunlar sâdece avâmın, haklarında delîl mu’âmelesi yaptıkları, delîl zan ettikleri emâreler, belirti ve işâretlerdir. Tasdîkin mertebeleri böylece anlaşıldıktan sonra bilinmelidir ki, avâmın îmânı bu sayılan sebeplere dayanmaktadır. Onlar hakkında bu sebeplerin en yüksek derecelisi, Kur’ân-ı kerîmin delîlleri ve kalbi tasdîk etmeye götüren benzeri delîllerdir. Bir âmînin [avâmdan birinin] Kur’ân-ı kerîmin delîllerinden ileriye geçirilmemesi ve içindeki, kalbleri teskîn eden, avâmı tasdîk ve itmi’nâna çeken açık ma’nâlı âyet-i kerîmelerden uzaklaştırılmaması lâzımdır. Bunların ötesindekiler, avâmın anlayamayacağı delîllerdir. İnsanların çoğu çocuk iken îmân etmektedirler. Bunların tasdîklerinin sebebi, babalarını ve hocalarını taklîd etmektir. Bunlara iyi zanda bulundukları, onları dahâ çok medh-ü senâ ettikleri ve başkalarının da onları övdükleri içindir. Bunlara muhâlif olanları şiddetle red ederler. Onlara kendileri gibi inanmayanların çeşitli belâ ve musîbetlere uğradıklarını bildiren hikâyeler naklederler. Meselâ filan yahûdî, kabrinde köpek şekline çevrilmiş ve falan râfizî domuz şekline girmiş gibi sözler naklederler. Bu gibi hikâyeler, rü’yâlar ve hâller, çocukların rûhlarında, bunlardan nefret, zıddına da meyl hâsıl eder. Hattâ kalplerinden bütün şübheleri söküp çıkarır.

Çocuklukta öğrenilen, taş üstüne kazılan yazı gibidir. Çocuk bu inançla büyür. Rûhunda kuvvet bulur. Bülûğa eriştiği zamân bu kat’î inanç onda devâm eder ve içinde hiç bir şübhe karışmamış sağlam bir tasdîke varır.

Hıristiyan, yahûdî, mecûsî ve müslümân çocuklarının hepsi, hak olsun, bâtıl olsun, kat’î olarak babalarının inanç ve i’tikâdları üzere yetişirler. Onları parça parça etseler de aslâ i’tikâdlarından dönmezler. Hakîkî olsun, şeklî olsun, inançlarının aleyhine hiç bir delîli kabûl etmezler. İslâmiyyeti bilmeyen müşrik köle ve câriyeler müslümânların esâretine düştüklerinde, müslümânlarla bir müddet berâber kalınca, müslümânların islâmiyyete sıkı bağlılıklarını gördüklerinde, onlarla berâber islâmiyyete meyl edip, onların i’tikâdı gibi inanıp ve onların ahlâkı ile ahlâklanırlar. Bunların hepsi sâdece taklîd ve tâbi’ oldukları kimselere benzemenin netîcesidir. Zîrâ teşbîh, insan tabî’atinin yaratılışında vardır. Bilhâssa çocuklarda ve gençlerde dahâ fazladır.

Böylece anlaşılmaktadır ki, kesin tasdîk araştırmaya ve delîller aramaya bağlı değildir.

BEŞİNCİ FASIL:

Takdîrî i’tirâz: Belki sen, yukarıdaki sebeblerden dolayı avâmın kalbinde kesin tasdîk hâsıl olacağını inkâr etmem diyebilirsin. Lâkin tasdîk, bir şeyin ma’rifeti, bilinmesi değildir. Hâlbuki insanlar i’tikâd ile değil, hakîkî ma’rifet ile mükelleftirler. İ’tikâd cehil cinsindendir. Onunla hak ile bâtıl ayırd edilemez.

Cevâb: Bu fikirde olmak yanlıştır. Doğrusu, insanların sa’âdeti hakkın hakîkatine muvâfık şekilde kalblerinde nakşolunması için, bir şeye olduğu gibi kesin olarak i’tikâd etmesindedir. Öldüğü zamân perdeler kalktığında, işleri inandıkları gibi gördüklerinde zelîl olmazlar. Rezîl ve rüsvâ olmak, utanacak duruma düşmek ateşi ile yanmadıkları gibi, ikinci olarak Cehennem ateşi ile de yanmazlar.

Hak bilinen bir şeyin sûreti kalbinde nakşolunca, kendisine fâide verecek hiç bir sebebe bakmaz. Bu delîl hakîkî midir, şeklî midir, kendisine kanâ’at veren bir şey midir, delîli söyleyen şahsa hüsn-i zannı mıdır veyâ sebebsiz, sâdece taklîd netîcesindeki kabûl müdür? Hangisi olduğuna bakmaz. Matlûb olan fâideli delîl değil, fâidedir. O da olduğu gibi Hakkın bulunduğu hâldeki hakîkatidir. Allahu Teâlâ'nın zâtı, sıfatları, kitâbları, Peygamberleri ve âhıret günü hakkındaki inancının hak olduğuna ve hakîkatin inandığı hâl üzere bulunduğuna kat’î olarak i’tikâd eden sa’îddir. Bu inanç kelâm ilminde yazılı delîllerden birine dayanmasa da Allahü Teâlâ katında makbûldür. Çün ki Allahu Teâlâ kullarını mutlak inanmak ile mükellef tutmuştur. Bu da Resûlullahtan “sallallahü aleyhi ve sellem” tevâtür ile gelen haberlerden kat’î olarak bilinmektedir. Nitekim bedevî Araplara Peygamber efendimiz İslâmı arz eder, onlar kabûl edip, hayvanlarını ve develerini gütmeğe dönerlerdi. Peygamberimiz bunlara mu’cize hakkında tefekkür etmeyi, mu’cize hakkındaki delîlleri, âlemin hâdis olmasını, Sâni’in, ya’nî yokdan var edenin isbâtını, vahdâniyyetinin delîlleri ve diğer sıfatları hakkında düşünmelerini emir buyurmamıştır. Arapların avâmından çoğuna bunlar teklîf edilseydi, bunları anlayamaz, uzun müddet geçse bile, idrâk edemezlerdi. Nitekim onlardan biri Peygamberimize yemîn verdirerek, Allah seni Peygamber olarak mı gönderdi, deyince, Peygamberimiz de, (Vallâhi, Allah beni Resûl olarak gönderdi) buyurunca, bu yemîne inanarak îmân edip, oradan ayrıldı.

Başka biri de Peygamberimizin yanına gelip baktığında, “Vallâhi bu yüzün sâhibi yalancı olamaz” demiştir. Buna benzer sayısız misâller vardır. Böylece Peygamberimizin kendi asrındaki bir harbde ve sahâbîlerinin zamânında, çoğu kelâm delîlini bilmeyen binlerce kişi müslümân olmuştur. Delîlleri anlamak isteyenlerin san’atlarını terk etme ihtiyâcını duymaları ve bir mu’allimden uzun müddet [delîller hakkında] ders görmeleri lâzım gelirdi. Hâlbuki böyle bir rivâyet nakledilmemiştir. O hâlde zarûrî olarak bilinmesi gerekir ki, Allahu Teâlâ nasıl hâsıl olursa olsun, îmân ve kesin tasdîk ile halkı mükellef kılmıştır.

Evet, ârifin mukallidden üstün olduğu inkâr edilemez. Lâkin ârif mü’min olduğu gibi, mukallid de mü’mindir.

Suâl: Mü’min taklîdçi, kendisi ile yahûdî taklîdçi arasını ne ile ayırır?

Cevâb: Mü’min mukallid taklîdi bilmez ve kendisinin mukallid olduğunu da bilmez. Kendisinin hak üzere olduğuna inanır ve i’tikâdında hiç şübhesi olmaz. Kendisinin hak üzere, hasmının bâtıl inançta olduğunu kat’î olarak bildiği için, kendisiyle hasmının arasındaki farkları tesbît etmeğe lüzûm görmez. Kendisini hasmından farklı görmesinin sebebi, kuvvetli olmasalar da ba’zı karînelerin ve zâhirî delîllerin mukallidlere mahsûs olduğunu görmesidir. Yahûdî de kendisi için aynı şekilde düşünürse, söylemesi hak yolda olan mukallidin i’tikâdını bozamaz, karıştıramaz. Nitekim, araştırıcı bir âlimin kendini yahûdîden delîl ile üstün sanması, araştırıcı mütekellim bir yahûdînin de kendisini delîl ile üstün görmesi ile araştırıcı ârifin inancında bir şübhe uyandırmadığı gibi, taklîdine bağlı bir mukallidde de şübhe uyandıramaz. Bâtıl üzere olan yahûdî, karşılıklı konuşmaları esnâsında, mukallidin i’tikâdında herhangi bir şübhe uyandırmamasında, mukallidin îmânı ona kâfîdir.

Kendi taklîdi ile yahûdînin taklîdi arasındaki farkı açıklamakta zorlandığı için üzülen, kederlenen avâmdan biri hiç görülmüş müdür? Bu düşünce avâmın hâtırına bile gelmez. Hâtırlarına gelse ve şifâhen söylense, söyleyene gülerler ve “bu ne hezeyândır? Hak ile bâtıl arasında müsâvât mı var ki, farkı aramaya ihtiyâc duyup da yahûdînin bâtıl üzere, benim hak üzere olduğumu beyân edeyim. Ben buna yakîn ile inanıyorum. Bu husûsta herhangi bir şübhem yoktur. Bu durumda ben nasıl farkı ararım. Aradaki fark, araştırmaksızın kesin olarak bellidir” derler. Zâten yakîn sâhibi mukallidin hâli de budur. Kendine göre mezhebini kat’î olarak doğru bilen, hakîkatte bâtıl üzere olan yahûdî için bile bu farkı arama problemi söz konusu değildir. Nerede kaldı ki, Allahu Teâlâ katında da hak olan mü’min mukallid için söz konusu olsun. Bu açıklamalarla anlaşılmaktadır ki, müslümân mukallidlerin i’tikâdları kat’î ve sağlamdır. Şerî’at de onları bundan başkası ile mükellef kılmamıştır.

Suâl: Farz edelim ki, avâmdan mücâdeleci ve inâtçı biri taklîdi kabûl etmiyor, Kur’ân-ı kerîmin delîlleri onu iknâ’ etmiyor ve yukarıda geçen hakkı bâtıldan ayırıcı açık ve kıymetli sözler de onu iknâ’ etmiyorsa buna ne yapmalıdır?

Cevâb: Bir kişi yaratılışının aslı sâlim olmayan ve fıtratı sıhhatli bulunmayan tabî’ati bozulmuş bir hastadır. Onun hâl ve hareketlerine bakılır. Tabî’atında mücâdele ve inâd gâlib ise, onunla mücâdele etmez ve eğer îmân esâslarından birini inkâr ediyorsa, başkalarına zarar vermemesini sağlarız. Eğer onda, ferâsetle rüşd ve kabûlü sezersek, açık sözlerle ve delîllerin yardımı ile ona söz geçirebilirsek, gücümüz nisbetinde onu tedâvî eder ve acı, tatlı sözlerle, uygun delîller ile hastalıktan kurtarırız.

Hulâsa: Allahu Teâlâ'nın emrettiği gibi en güzel şekilde onunla mücâdeleye gayret sarf ederiz. Ama hasta rûhlu kimselere uygulanan bu kadar ruhsat, herkes ile kelâm kapısını açmağa delîl değildir. Çün ki ilâçlar, hastalar için kullanılır, onların da sayısı azdır. Hastalara zarûret hükmü ile uygulanan tedâvîden, sıhhatli kimselerin korunması lâzımdır. Aslî fıtratı sağlam olan kimse, mücâdelesiz ve delîlsiz îmânı kabûl etmeye hâzırdır. Sıhhatlilerin ilâç kullanmasının zararı, hastaların ilâç kullanmayı ihmâl etmelerinin zararından dahâ az değildir. Allahu Teâlâ Resûlüne Nahl sûresi, yüz yirmi beşinci âyet-i celîlesinde meâlen, ([Ey Resûlüm] sen Rabbin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et) buyurduğu gibi, her şey yerli yerine konmalıdır. Bir cemâ’at hak yola hikmet ile da’vet edilir. Diğer bir cemâ’at güzel va’z ve sözlerle da’vet edilir. Başka bir cemâ’at de tatlı bir mücâdele ile da’vet edilir. Bunların kısmlarını (El kıstâs-ül müstakîm) kitâbında tafsîlâtı ile bildirdik. Burada tekrâr ile sözü uzatmayalım.