Bu mektup, irade-i cüziye meselesinin tahkiki hakkında olup buna
“el-ikdu’l-Cevheri fi’l-Fark Beyne Kesbeyi’l-Maturidi ve’l-Eşari” adı
verilmiştir.
Yerleri ve gökleri yaratan, kulları ve onların işledikleri amelleri yaratan
Allah Teala’ya hamd olsun. O bir şeyin olmasını dilediğinde ona “ol” der o
şey de oluverir. Salat ve selam Efendimiz ve önderimiz, bütün insanların en
hayırlısı olan Hz. Muhammed’e (aleyhi ekmeluttehaya) ; kullardan kudret ve
cüzi iradeyi kaldıran cebriyye görüşü ile Allah’ın kaderini inkar ve
kulların tüm fiillerini kendilerine isnad edenler arasındaki orta yolu
gösteren O’nun (aleyhi ekmeluttehaya) aline ve ashabına olsun.
Allah seni hak yola eriştirsin. Bundan sonra şunu bilesin ki; kıble ehli
olan tüm mü’minler hatta felsefeciler ile diğer dinlere bağlı olanların bir
çoğu hayat sahiplerinin dışındaki varlıkların fiillerinde, bir olan
Allah’tan başka müessir bir kudretin etkide bulunmadığında ittifak
etmişlerdir.
Hayat sahibi varlıkların fiillerinin bir kısmı tabii olanlardır. Bunun dahi
Allah’ın mahluku olduğunda ihtilaf yoktur. Bu tabii fiiller,hastalık,sıhhat,
uyku ve uyanıklık halleri gibi ister onların haberi olarak olsun isterse
gelişip büyümek, yemekleri hazm etmek gibi onların hiç haberi olmadan olsun
hüküm aynıdır. Hayat sahibi varlıkların fiillerinin bir kısmı da ihtiyari
olanlardır. İşte ihtilaf edilen nokta da buradadır. Cebriyye mezhebi
hayvanların ihtiyari fiillerinin olmadığını, fiillerin kulun kudreti
olmaksızın yalnız Allah-u Teala’nın kudreti ile meydana geldiğini
söylemişlerdir. Eşariler ise; bu fiillerin Allah-u Teala’nın kudreti ile
olup bu fiillerde kulun kesbi varsa da kudretinin etkisi yoktur demişlerdir.
Mutezileye gelince, bu fiillerin kulun kendi kudreti ile olduğunu, kulun
bunları kendi ihtiyarı ile yaptığını söylemişlerdir.
Felsefeciler, bu fiillerin , yalnız kulun kudretiyle olduğunu,bunun da
ihtiyari olmayıp icabi (zorunlu,gerekli) olduğunu söylerler. El-Arif es-Senusi
ks un açıkça ve Sad-u Taftazani ks un de Şerhu’l Mekasid adlı kitabında
temas ederek belirttikleri gibi, bu son sözü İmamu’l –Haremeyn’e dayandırmak
hatalıdır.
Üstad Ebu’l –İshak el-İsferaini, bu fiiller hem kulun kudretiyle hem de
Allah’ın kudretiyle olacağını, bu ikisinin, fiilin oluşmasında tesir
edeceğini söylemiştir.
el-Kadı Ebubekr El-Bakıllani’ye göre, fiiller her iki kudret ile meydana
gelip, kadim olan yüce Allah’ın kudreti fiilin yaratılmasında tesir eder,
hadis olan kulun kudreti ise fiilin vasfında yani ibadet veya günah
olmasında etkili olur. Tahkik ehlinden olan İbnu’l-Hümam Müsayere’de, yine
tahkik ehlinden olan İbnu Ebi Şerif, Müsayere’nin şerhinde, Mevla Hasan
Çelebi Şerhu’l-Mevakıf’ın haşiyesinde ve ehli tetkik olan Gelenbevi de
Akaidi Devvaniyye’nin haşiyesinde ve Hiyali’nin haşiyesi olan Siyalküti’nin
talikınde (şerhin şerhinde) açıkladıkları gibi Maturidiler, Bakıllani gibi
düşünmektedirler.
Dolayısıyla Maturidilerin görüşlerini Mutezileliliğe benzetmek yanlış olduğu
gibi Ebu İshak’ın görüşlerine çekmekte muteber bir görüş değildir. Mutezile
fırkaları fiillerin kulların kudretinden, direkt olarak bir vasıta olmadan
oluşmasıyla bir alet, sebep ve sıra ile meydana gelme konusunda farklı
görüşlere sahiptirler.
Aynı şekilde mutezilenin bir kısmına göre kulun kudretinin etkisi, failin o
işi yapmaya yöneldiğinde şartların hepsinin bulunması ile hadis olan
iradenin o fiili yapmayı yapmamaya tercih etmesi durumudur.
Bunların bu görüşü, kadim olan Allah-u Teala’nın iradesi ile hadis olan
kulun iradesi arasındaki farka dayanmaktadır. Yani bunlara göre, kadim olan
irade bir şeye yöneldiğinde onun meydana gelmesi vacip değil tercih edilme
ile oluşur. Yani o şeyin varolması olmamasına tercih edilir. Bunlar
felsefecilerden şu yönleriyle ayrılırlar: Bunlara göre kul fiillerinde
muhayyer olup fiilin meydana gelmesi vacip değildir.
Felsefecilere göre ise kişi fiilinde muhayyer olmayıp kudreti bir şeye
yöneldiğinde onun olması zaruridir. Bazılarına göre de kulun iradesinin
etkinliği yoktur. Kul fiilini muhayyer olarak değil mecburi olarak
yapmaktadır. Bunlara göre kadim irade bir şeye yöneldiğinde onun meydana
gelmesi hususunda felsefeciler gibi düşünürler. Fakat bunlar iradenin
başlangıcı hususunda felsefecilerden ayrılırlar. Zira bunlara göre fiili
meydana getiren irade başlangıçta muhayyerdir. Ancak başlangıç olduktan
sonra iradesi fiili yapmayı gerektirir.
Felsefeciler ise hem başlangıçta hem de iradede mecburiyet olduğunu
söylerler. Hadis olan fiiller felsefeciler tarafından zahirdeki vasıtalara
bağlanır. Az önce “Mevakıf” ve “Hayali”ye muvafakat ederek, onların fiilleri
kulların kudretlerine nispet ettiklerini söyledik. Bu görüşün tahkikinde
onların dahi, fiilleri yokluktan var eden ve rahmeti bol olan Allah (c.c) ‘a
nisbet ettikleri görülür.
Mevzunun geçtiği yerde açıklandığı gibi vasıtalar ancak istidadın
tamamlanması yani her şeyi hazır olup kadim olan irade ve kudretin
taallukuna hazır olması durumunda fayda verir. Celal’in şerhinde de
açıklandığı gibi Gazali buna muhalefet etmekle beraber, onlar fiilleri kadim
kudrete bağlarlar.
Zeki olan kişiye kapalı kalmadığı gibi, bu söylediğimiz açıklamalar ile
zahirde bu görüşler arasında vaki olan zıtlıklar ortadan kalkar ve her sözün
bazılarına ait olduğu anlaşılır. (Mesela mutezile olanların görüşlerine
bakan kimse aralarında çelişkiler var sanır. Fakat açıkladıklarımızdan
bunların hepsinin böyle olmadığı anlaşıldı. Lakin onlar dahi ihtilaflara
düşüp birkaç fırkaya ayrılmışlardır. Mutezilelilerin diğer konulardaki
görüşleri bizleri ilgilendirmez zaten maksadımız da bu değil. (Çünkü bunlar
dalalete düştüklerinden görüşleri bizi ilgilendirmez.)
Bunun yanında İmam Eşari ile İmam Maturidi’nin kulun kudreti hakkındaki
görüşleri ile kulun kesbi hakkındaki görüşleri arasındaki fark gayet kapalı
ve anlaşılmazdır. Hatta kendileriyle görüştüğüm bazı asrımız alimleri bu
konu hakkında hayatları boyunca kitapları karıştırdıkları halde aralarında
bir fark göremediklerini dolayısıyla her ikisi de aynı şeyi söylüyorlar
demek zorunda kaldıklarını söylemişlerdir. Bazıları da Bakıllani’ye göre
kulun kudreti, kendi fiilindeki tesir-i hakiki ile olmaktadır demeye mecbur
kalmışlardır.
Halbuki bildiğin gibi bu iki fikir de yanlıştır. Bu konuyu açıklayan birkaç
risale gördüm. Hiçbiriside meseleyi iyi tahkik etmemiş. Neticede her iki
görüş arasında kudret ve kesb meselesinde fark olmaması ikisinin aynı şey
olduğunu gösterir. Halbuki iki mezhebin bu konuda ayrıldıkları bilinen bir
şeydir. Bundan dolayı tüm şehir ve memleketlerde kulun kudretinin Maturidiye
göre etkin olduğu Eşariye göre etkin olmadığı yayılmıştır. Öyle ki; bazıları
Maturidi’nin cebriyye gibi cebr görüşünü söylemesi ile Eşari’nin kudretin
var olup etkinliğinin olmadığını söylemesi arasında fark yoktur demişlerdir.
Halbuki ileride geleceği gibi eli titreyen kimsenin hareketi ile isteyerek
elini hareket ettirenin hareketi arasındaki fark, onun mezhebini ispat eden
delilin bir örneğidir. İşte hem bu geçen durumlar hem de dostlarımın
istekleri üzerine kudret ve kesb konusundaki iki farklı görüşün tahkikini,
Rabbimin fazlu keremiyle bu konuyu açıklarken gereksiz bir şekilde sözü
uzatmaktan kaçınacağım.
Tevfiki yüce Allah’dan dileyerek derim ki; bir şeyi yapmaya doğru yönelmiş
olan kesinleşmiş azim, Maturidilere göre kulun kendi kudretiyle kendisinden
sadır olmaktadır. Maturidiler buna kesb diyor. Belli bir maksada yönelik
olduğundan buna irade-i cüziye ve kasd-ı cüzi de denir. Sadru’ş-Şeria’ya
göre bu kesb “ehval” diye isimlendirilir.
Maturidilerin çoğu ise, irade-i cüziyyeyi itibari şeylerden sayıp hariçte
olmadığını beyan etmişlerdir. Bazıları besmele-i şerifeyi tefsir ederken
dahi irade-i cüziye hususunda farklı görüşler ortaya koymuşlardır. Bir ara
var olduğunu bir ara yok olduğunu bir arada ehvalden olduğunu
söylemişlerdir. Ehl-i tahkikten İbnü’l Hümam Müsayere adlı kitabında irade-i
cüziyyenin var olduğunu ve kulun idrakinin eseri olduğunu söylemiştir.
İbnü’l Hümam şöyle der: “Allah-u Teala fiilin meydana gelmesi için gerekli
olan kudret, irade, aletler ve şartların hepsini kul için yaratınca, kul da
kendi hadis kudretiyle kesin olan azmi Allah’ın yardımıyla ortaya kor, kul
bu kesin azmini ortaya koyunca Allah-u Teala’da onun ardından o fiili
yaratır.”
İbnü’l Hümam bu açıklamasıyla, bidat ve nefsi duygulara göre hüküm verme
durumları ortaya çıkmadan evvel, çoğunluğun bir şeyin meydana gelmesi
hususunda Allah’tan başka müessir kudret olmadığı görüşüne muhalefet ettiği
gözükmektedir. Selefin bu konuda ittifak ettiğini pek çok alim açıkça
söylemiştir. Şerhu’l-Mekasıd ve Şerhu’l Celavüddevvani’nin naklettiklerine
göre, İmamu’l-Haremeyn dahi selefin icma ettikleri hususları el-İrşad
kitabında yazmıştır.
Aynı şekilde İbnü’l Hümam’ın kulun bazı şeylerin yaratıcısı ve ortaya
çıkarıcısı olduğunda Mutezilelilere muvafakat ettiği gözleniyor. Oysa bu,
tüm akli delillere ve her şeyin ilk hilkatinin Allah-u Teala’ya ait olduğunu
gösteren nakli delillere ters düşer. İbnü’l Hümam’ı böyle düşünmeye zorlayan
sebepler ise şunlardır:
1-)Cebrden ancak böyle kurtulunabileceğini zan etmesi.
2-)Lügatte kesb tahsilden başka manaya gelmez.
3-)Yok olan bir fiilin tahsili, ancak onun yaratılması demektir.
İbnü’l Hümam cebirden kurtulmanın ancak bu yolla olacağını söylemiştir.
Kesbin yalnızca tahsil manasında olduğunu, tahsilinde sadece icat manasına
geldiğini söyleyerek meseleyi bunlara hasr etmiştir.
Muhakkik İbnü’l Hümam’ın sözlerinin cevabı, onun görüşlerindeki hasrı
reddetmek suretiyle olur. Birinci hasrın reddi, Allah’ın lutfuyla Maturidi
ve Eş’ari mezheplerindeki, fiillerde hem muhayyerliğin söz konusu olduğunu
hem de yaratmayı kula isnat etmekten uzak olduğu görüşlerini ileride
açıklayacağımdan o bölümde onları anlayabileceksiniz. İkinci ve üçüncü
hasrın meni ise, kesbin yalnız tahsil manasında değil; ondan lügat
itibariyle, kulun kudretini güç yetirilen yöne sarfetmesi de anlaşılabilir.
Allah’ın adeti olarak, kul kudretini o fiile çevirmeyince Allah da o fiili
yaratmaz.
Hemde kula fiilde tahsil edicilik yüklemek caizdir. Çünkü kul, hem o fiilin
elde edilmesi yeridir hem de Allah fiilin oluşmasını kulun o işe yönelmesi
şartına bağlamıştır. Bir fiilin sebeb-i adisine (kulun o fiile yönelmesi ve
Allah’ın da onu yaratması) isnadı sayılamayacak kadar çoktur.
Mesela; deniz boğucudur, ateş yakıcıdır, şeriat arapçadır denildiği gibi.
Şayet böyle bir isnadın lügat itibariyle sahih olmadığını farazi olarak
kabul edersekte, ıstılahta sahih olmayacağını söyleyemeyiz.
İbnu Ebi Şerif’in nakl ettiği gibi, Hüccetü’l-İslam İmam Gazali (rh.a)
“İktisat” adındaki kitabında hadis olan kudret ve iradenin, fiilin meydana
gelmesine yakın olmasına kesb denilmesinin ıstılahı bir isimlendirme
olduğunu söyler. Kelamcılar Kur’an’da kesb kelimesinin kulların yaptığı şey
için kullanıldığını gördükleri vakit, Allah’ın kitabıyla bereketlenmek
gayesiyle onlarda ıstılahen kesb kelimesinin kullanılmasını kabul
etmişlerdir. Durum bu haldeyken bunda niçin münakaşa edilir ki? Sa’di
Taftazani’nin Şerhu’l Akaid’te müşkil görüp çözülmesi için münazaraya fayda
verecek bir şey getirmediğinin cevabı da şu söylediğimizden bilinir.
Sa’di’nin söylediği kulun fail-i muhtar olmasının manası, iradesi ile icat
edicisi olduğundan başka bir şey değildir. Öyleyse Eş’ari’nin kulu fail-i
muhtar sayıp da bir şeyi yaratmayı mutlak olarak Allah’a hasr etmesinin
manası ne olabilir? Bunun cevabı ise yazdıklarımızdan apaçık anlaşılır.
Bundan sonra kesinleşmiş olan azimden murad, geçtiği gibi, Allah’ın
yaratmasına adete göre şart olan irade-i cüziyedir. Daha sonra da Allah
fiili yaratır. İrade-i cüziyyenin fiilden ayrı bir şey olması ise açıktır.
Çünkü zatı itibariyle fiilden evvel olup vasfı itibariyle de fiilden
sonradır. Yani adet olarak yaratma ondan sonra vaki olsa da yine de Allah,
fiili yaratmadan önce irade-i cüziyyeye kesb denilmez. Nasıl ki fırlatılan
bir ok ilk çıkışta ölüm diye isimlendirilmez. Ancak Allah Teala onun
sebebiyle ölümü yaratınca “ölüm” vaki oldu denir. Her ne kadar ölüm ondan
dolayı olsa da durum budur. Misaller çoğaltılabilir.
Aynı şekilde kesinleşmiş azm, irade-i cüziyye gibi, izafi arazlardandır.
(Araz; kendi nefsiyle kaim olmayan, ancak başka bir şeyle kaim olan
şeylerdir.) Ehl-i hak nezdinde ise; ekvan-ı Erbaa diye adlandırılan hareket,
sükunet, içtima ve iftiraktan başka hiçbir araz mevcud değildir. Mevzuun
geçtiği yerde açıklandığı gibi felsefeciler buna itiraz etmişlerdir.
Durum böyle iken İmam-ı Maturidi’nin (r.a) mezhebinin hem üstad Ebu İshak’ın
mezhebine çevirip onunla birleştirmek hem de kesbin Maturidi’nin yanında
izafi bir emir olduğunu ve kulun kudretinin eseri olan irade-i cüziyyenin
aynı olduğunu söylemek arasında apaçık bir tenakuz vardır. Bu tenakuzun aslı
ise ya hak olan mezhebi felsefecilerin hurafeleriyle karıştırmaktan doğmakta
ya da mezhebin hakikatinden gafil olmaktan husule gelmektedir.
Tenakuzun var olma sebebi şudur : onlar mezheplerini açıklarken; üstadın
yanında kulun kudretinin fiilin aslında etken olduğunu açıkça söylediler.
İki illetin bir malule varid olmasının uygun olmamasından dolayı da üstadın
maksadının kulun kudretinin zayıf olup, Allah-u Teala’nın yardımıyla
kuvvetlenerek bu haliyle fiilin aslında tesir etmek şeklinde olduğunu
söylemişlerdir. Maturidi’nin (r.a) yanında irade-i cüziyye, yok olan bir şey
olup; hariçte var olan fiil adet olarak yok olan irade-i cüziyye üstüne
tevakkuf eder. İmam Maturidi’nin (r.a) mezhebini Üstad’ın mezhebine çevirmek
ve önceden izah ettiğimiz gibi, İmam’ın kesbin yok olduğu görüşünü
savunduğunu söylemek (tenakuzu gerektirir.)
Bu durumda biz şöyle demiş oluruz:
1-) Maturidilerin nezdinde, kulun kudreti fiilin aslına tesir etmiştir.
Fakat aslında onda tesir etmemiş ancak fiilin adetteki şartına tesir
etmiştir.
2-)Kudretin eseri, Maturidilerin yanında hariçte var olan birşeydir. Fakat o
itibaridir hariçte varlığı yoktur.
3-) Maturidilerce, irade-i cüziyye yok olan bir emirdir. Fakat hariçte var
olan bir şeydir. Görüldüğü gibi bu üç mukaddime ki çelişmeler apaşikardır.
Bazılarının zan ettikleri gibi kul kudretini fiilin tarafına kesin olarak
çevirmedikçe, Allah (c.c) adeti gereği fiili halk etmez. Bu yüzden fiilin,
kulun kudreti sebebiyle yaratıldığından kulun fiili müessir olarak
adlandırıldı demek yanlıştır. Zira kulun kudretinin adeten sebep olması,
el-Kadı Ebubekir Bakillani, Eşari ve Üstad Ebu İshak’ın (r.a) mezhepleri
arasında ortak bir noktadır. (Sadece Üstadın mezhebine aid bir husus
değildir.) Çünkü bunların hepsi de kulun kudreti fiile taalluk etmedikçe
Allah’ın (c.c) o fiili yaratmayacağına müttefiklerdir. Mutezile ise onlara
bu konuda muhaliftir. Aynı şekilde onlar, kulun kudretinin Allah-u Teala’nın
yaratmasıyla ve kudretiyle olduğunu kul kendi kudretinde, muhtar değil
mecbur olduğunda da ittifak etmişlerdir. (Kul kendi kudretinde hiç etken
değildir. Kudreti, Allah’ın kudret ve yaratmasıyladır.) Mutezile de bu
konuda aynı düşünmektedir. Ancak mezhepler arasındaki fark şu yönüyledir.
Mutezileliler kulun kudretinin Allah’ın yardımı olmaksızın kendi başına
fiilde müessir olduğunu söylerlerken Üstad ise kulun kudretinin Allah’ın
yardımı ile fiilin aslında etken olduğunu söyler. Kadı Ebubekr de irade-i
cüziyyenin kulun kudretinin eseri olduğunu, kulun kudretinin fiili vasfında
–taat ve günah olmasında- irade-i cüziye vasıtasıyla tesirde bulunduğunu
söylerken Eşari mezhebi de, kulun kudretinin fiilin aslında veya vasfında
hiç tesir bulunmadığını; kuldaki irade-i cüziye, kendi ihtiyarı olmadan,
kendisinde halk edilen, irade-i külliyenin gereklerinden olduğunu söyler.
Bazıları ise: “Maturidilerin yanında gerçek müessir, vasıtasız ve başlı
başına kulun kudreti olduğunu, kulun kudret ve ihtiyarı ise, Allah-u
Teala’nın mahluku olduğundan, vasıtasız kulun ortaya koyduğu fiil, bil
vasıta Allah-u Teala’nın mahluku olduğunu” söylemişlerdir. Bu kimseler bunu
söylerken bunun Mutezileye döndüğünden ve el-Muhakkik Kemal İbnü’l Hümam’a
yaptığımız kınamaların aynen bunlara da dönük olduğundan gafil olmuşlardır.
Bazıları da Eşari’nin (r.a) mezhebini, sadece cebr olarak göstermişler,
Maturidi’nin (r.a) mezhebini de Eşari’nin mezhebine döndürmüşlerdir. Eşari
ve Maturidi’nin (r.a) mezheplerinin fiillerin yaratılması meselesinde bir
olduğunu söyleyenlerde olmuştur.
Bunların hepsi batıldır. Bunların böyle demelerinin birkaç sebebi vardır:
Birincisi: Az araştırmaları; İkincisi:İki mezhep arasındaki farkın çok gizli
olmasıdır. Bidat ve yanlış anlayışlar yayılmadan evvel bu konuda seleften
tevatür yolu ile rivayet edilmiştir ki, gerçekte ne cebr var ne de tevfiz.
Ancak ikisinin arasında bir durum var. (Kuldan cüzi ihtiyarını tamamen
alarak onun fiillerini cebren yaptığını söylemek Cebriyye’nin, Allah-u
Teala’nın kudret ve iradesini inkar edip her şeyi kula bırakmak da
Mutezilenin görüşüdür.) Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat da Eşari veMaturidilerin
hak üzere olduğunda icma etmişlerdir. Cebr ile kader (i inkar) arasındaki
ortak görüş insanın aklına her iki mezhebinde (Maturidi, Eşari) aynı görüşe
sahip olması gerektiği düşüncesini getiriyor. Bu yüzdendir ki bu durum
onlara karışık geldi. Zira Hak olan her iki mezhep de tam ortada durup,
ikisi de cebr cehaletine iştiraktan uzaktırlar.
Aslında aralarındaki ayrılık noktasını izah etmek gerçekten zordur. İki
mezhep arasındaki farkı belirtmenin zorluğunun üçüncü sebebi şudur; selef bu
konuda her iki yanlış olan cebr ve iştirak düşüncesine düşmenin
tehlikesinden dolayı bu meseleyle meşgul olmamışlar, bununla uğraşmayı nehy
edip münazarayı dahi bırakmışlardır. Durum böyle olunca , İmam Maturidi de
haliyle mezhebinin görüşünü tafsilatıyla beyan etmemiştir. Zira kendisi hem
bidat ehlinden mahalce uzak bir bölgede idi hem de selefe uyarak, açıklarsa
yanlışa düşebilir korkusuyla tafsilattan kaçınmıştır.
İmam Maturidi, kendi mezhebini etraflıca açıklamadığından (görüşleri yakini
olarak bilinemedi). Öyle ki onun ashabı, görüşlerinin yorumunda ihtilaf
ettiler. Birçokları onun mezhebinin el-Kadı Ebubekr Bakillani’nin mezhebinin
aynı olduğunu söylerken, önceden belirttiğimiz gibi bazıları da onun
mezhebinin başka olduğunu zan ettiler.) Bunların hepsinin zayıf olduğunu
açıklamıştım.
İmam Ebu’l Hasan el Eş’ari’ye gelince, o mutezilelilerin arasında
bulunduğundan kitaplarda yazılıp dillerde söylenerek ve alimler arasında
meşhur olduğu gibi, devamlı surette onlarla münazara edip görüşlerini
çürütmekle müptela olduğundan görüşlerini gereği gibi açıklamaya mecbur
kaldı.
Ayrıca onun mezhebinden olan ashabının ondan aldıkları ve ittifakla
aktardıkları haberler tevatür yoluyla bize kadar gelmiştir. Öyle ki, onun
mezhebini açıklayanların tümü,onun yanında kulun bilfiil kudret için tesirde
bulunmadığına kail olduğunda ittifak etmişlerdir. Fakat bunlar dahi onun
mezhebini açıklamada ihtilafa düşmüştür. Bunun sebebi olarak (Maturidi’nin
(r.a) Mutezile’den uzak oluşundan ve Eşari’nin de (r.a) onlarla münazaraya
müptela olduğundan) Eşari’nin akaid ilminde yazmış olduğu kitapları, kesin
delillerle,apaçık burhanlarla ve birçok tevillerle derin meselelere girmekle
dolu olduğunu görürsün. Sonra kendisi, birçok kimselerinde açıkça söylediği
gibi son olarak yazmış olduğu telifi ki Eşari mezhebinde güvenilir olan el-İbane
fi Usuli’d-Diyane adındaki kitabında (getirmiş olduğu delil ve burhanlar ile
yalnız kaldığı ince meselelerden dolayı) onlardan özür dilemiştir. Kitabın
da şöyle demiştir:
“Bidatçilerle mecburi çekişmelerim olmasaydı bunların hiçbirisiyle açıklama
yapmayacaktım.”
Yine açık olarak, müteşabihatda kendi mezhebinin de aynı selef gibi tevfiz
yolunu tuttuğunu fakat bidatçilerin kendisini tevile zorladıklarını açıkça
ifade ediyor. İmam Maturidi (r.a) ise kitapları içinde getirdiği meselelerin
çoğunda delil sunmamıştır. Onun ashabından müteahhir olanların
zamanında,bidat,rafızilik,cebr ve itizal yayıldığı ve meseleleri açıklamaya,
izah ettirmeye, kendilerine delil getirmeye çok ihtiyaç hissettiklerinden
kitaplarında Eşari’nin (r.a)yoluna dönmüşlerdir.
Benim söylemiş olduğum akaid ilmine dahil sözlerin hepsi, bilgi sahibi
olanların yanında açıktır. Bu son söylediklerimle iki imam hakkında yapılan
itirazlar ve zan edilen (günah kabilinden olan) bazı hususlar kalkmış
oluyor. Bu miskin kulun mezhebi seleflerin mezhebi, Sıddıkiye olan tarikatı
da, sahabe ve tabiin büyüklerinin yolu olduğundan, onların yasakladıkları
şeylere dalmak ona zor gelir. (Mevlana (k.s) miskin derken kendisini kast
ediyor.)
Şu kadar var ki, bu mesele dindeki ana meselelerden ve akaidin temeli
olduğundan, onda (fikirlerin birbirine) karışma, eğilip dağılma ve
düzensizlik olduğunu görünce, Eşari (r.a) ve iki mezhebin müteahhirinine
uyarak bu meselenin çözümüne başladım. (Buna başlarken de) kendi havl ve
kuvvetimden uzaklaşıp kendi varlığımı ortadan çıkararak Fazl-u ihsan sahibi
olan (Allah-u Teala’nın), havl ve kuvvetine sımsıkı yapıştım. O ki, itimadım
ancak O’nadır. O bana yeter. O ne güzel vekildir.
Şunu bil ki, Maturidiyye’nin yanında kesb denilen irade-i cüziye, kulun
ihtiyarıyla kendisinden sadır olup o kulun kudretinin eseridir. Zira
Maturidi muhakkiklerin ittifakıyla, kulun bir şeyi icad etmesi mümkün
olmadığı halde, kudret sahibi olan kulun bu kudreti sebebiyle fiillerine
değişik nispet ve izafelerin yapılması caizdir.
Sadru’ş Şeria’nın Tavzih adlı kitabında Maturidi şeyhlerine izafeten
işaretle Hasan Çelebi’nin Şerhu’l Mevakıf’ın şerhinde ifade ettikleri gibi,
kulun kudreti öyle bir şekildedir ki, ondan hiçbir hakiki emrin meydana
gelmesi gerekmez.
Birkaç defa geçtiği gibi kulun kudreti ancak Allah’ın (c.c) o fiili halk
etmesine sebeptir. Kulun kudreti fiilin sadece vasfına, taat ve günah
olmasına taalluk eder. Mesela bir yetime edeplendirip terbiye etmek için
tokat atılsa bu sevap, onu tahkir ve rezil etmek için tokat atılsa bu da
günahtır. İşte bu kulun kudretinin eseridir. İrade-i cüziyye gibi, itibari
ve var olmayan bir emir olan fiilin vasfı dahi irade-i cüziyyenin daha önce
söylediğimiz üzere “Her şey ilk olarak Allah-u Teala’ya isnad edilir”
kaziye-i külliyesinden anlaşılır. Eş’ari ve Maturidi mezheplerinin faziletli
alimleri bunu sarahaten açıklamışlardır.
(Madem ki biz, fiilin vasfı irade-i cüziyyenin eseridir dedik, o halde
irade-i cüziyye de kulun kudretinin eseridir.) Eserin eseri de kendinin
eseri olduğundan yok olan bir şeye var olan bir şeyin tevakkuf etmesi yine
caizdir. Bir fiilin vücudunun onun engelinin bulunmamasına bağlı olması
gibi. (Mesela, orucun olması, onun manii olan hayızlık kanının olmamasına
bağlıdır.)
Böylece yaptığımız açıklamalarla bazı itirazlar kalmış oldu.
Birincisi, hariçte var olan bir şeyin hariçte var olmayana nasıl tevakkuf
edeceği. İkincisi, Maturidilerin “Kudretin eseri, irade-i cüziyye ile tabir
edilen kesinleşmiş azimdir.” Sözleri yine onların “Kudretin eseri, fiilin
taat ve günah olmasıdır.” Sözüne münafi ve ters düşer.
Üçüncüsü,yine Maturidilerce kulun kudretinin müessir olmasının manası eğer
fiil için adetteki şartlardan ise o, Eşariye mezhebinin ta kendisidir. Şayet
bunun manası kulun kudretinin fiilin oluşmasındaki tesiri ise, o vakitte de
eğer istiklalen tesir ediyor denirse bu da Mutezileliler gibi olur. Eğer
kulun kudreti Allah’ın kudretine uygun düşmekle fiilin oluşmasında tesiri
var denirse bu Üstad’ın mezhebiyle aynı olmuş olur. Zaten daha önce
bahsetmiş olduğumuz batıl sözlerin kaynağı da burasıdır.
Bu itirazı kaldırmanın yolu, Mutezilelilerin ve Üstad’ın yanında olduğu gibi
Maturidilerde kulun kudretinin fiilin aslının yaradılışında tesiri
olmadığıdır. Ancak Maturidilerin yanında kulun kudreti, irade-i cüziyye ile
fiilin taat ve günah olarak vasıflandırılmasında tesir eder fakat itibari
emirlerde tesiri yoktur. Eşariler ise böyle düşünmezler. Eşarilere göre
kulun kudretinin hiçbir tesiri olmayıp, irade-i cüziyyede ve fiilin taat
yahutta günah olmasında bir beis yoktur.
Bazıları da (irade-i cüziyyenin kulun kudretinin eseri oluşuna itiraz
ederek) gerçekte yok olan bir şeyin kudretin eseri bulunduğuna, kudretin bir
şeyde tesir etmesinin manasının onu yokluktan varlığa çıkartmasından başka
bir şey olmadığına inanmışlardır. Gerçekten de, birincisi kudretin eseri
olamaz. İrade ise, ona taalluk edeceğinden ihtilaf vardır
.İYİLİK VE KÖTÜLÜK
Husn ile kubh (iyilik ve kötülük)’ten bahsetmeye gelince, bu konu güzel bir
mevzu olduğundan ayrıca dindeki birçok aslın ona dayanmasından ve açıklaması
kapalı olduğundan bu konuda Hanefiler ve Mutezilenin arasındaki görüş
farklarının birçoklarınca anlaşılmamış olmasından dolayı bu meseleyi dahi
sana açıklamak isterim. Bilesin ki, hüsn ile kubh hakkındaki kelam dört
makamdadır:
Birinci Makam: Husun ve kubuh üç ayrı manada kullanılır.
Birincisi, husn kemalin sıfatı, kubh ise nakısıyetin sıfatıdır. Mesela
adalet güzeldir, zulüm çirkindir dediğimiz vakit, adaletin kemal sıfatı
olduğunu ve zulmünde eksiklik sıfatı olduğunu kastederiz.
Husn ve kubhun ikinci manaları, husn demek kişinin garaz ve tabiatına uygun
demektir. Kişinin düşmanının ölmesi gibi. Kubh da kişinin garaz ve tabiatına
uymayan demektir ki kişinin dostunun ölmesi gibi. (Bu manadaki husn ve kubh
izafidir yani nisbi olup, bazılarına göre iyi bazılarına göre de kötü
olabilir. Mesela ölen bir kişinin ölümü onun dostlarına kötü düşmanlarınca
iyi bir durumdur.) Bazen de bu husn ve kubh yerine maslahat ve mefsedet (kar
ve zarar) tabirleri de kullanılır.
Husn ve kubhun üçüncü manaları, husn demek dünyada övme ahirette de sevabın,
kubh da dünyada kötüleme ile ahirette azabın gerekli olmasıdır. Aramızda
ihtilaf mevzuu olan kısımda bu üçüncü kısımdır. Zira husn ve kubh bizlerin
yani Eşari’lerin ve sufilerin yanında şeri, Hanefilerin ve Mutezilelilerin
yanında ise aklidir.
İkinci Makam: Bir şeyin şeriatta kabih olması demek , tahrimen ve tenzihen
ondan nehyedilmesi demektir. Husn ise bunun hilafı olup, tahrimen ve
tenzihen ondan nehyedilmeyen şeyler demektir. Buna göre mubah olan bir şey
hasendir. Bazılarına göre ise, hasen; yapılması emredilen, kabih ise;
yapılmasından nehyedilen şey demektir. Buna göre mubah olan şey (hasen veya
kabih değildir. İkisin arasında) vasıtadır. Hayvanların fiilleri de aynı
şekilde vasıtadır. Çocukların fiillerine gelince, bunların husn ve kubh ile
muttasıf olup olmaması hususunda ihtilaf vardır. (Bazılarına göre onun fiili
de ya hasen, ya da kabihdir. Bazıları da, çocuklar bi’l fiil mükellef
olmadıklarından fiillerinde husn ve kubh söz konusu olmaz demişlerdir.)
Şer’an kabih olan bir şey sonradan hasen olabildiği gibi, şeran hasen olan
bir şey de sonradan kabih olabilir. Mesela, bir şeyin önce yapılması
emredilirken daha sonra nesh vaki olup ondan nehyedilmesi veya bir şey
önceden nehyedilirken nesh vaki olup onun yapılmasının emredilmesi gibi ki,
bir şeyin nesh yolu ile hem emr hem de nehye varid olması caizdir.
Üçüncü Makam: (Eşari’lerle Hanefiler ve Mutezilelilerin aralarındaki) hilaf,
buna mebnidir ki (Hanefi ve Mutezilelilere göre) fiilde öyle bir cihet
vardır ki,akıl o cihetten dolayı o fiilin hasen veya kabih olmasına
hükmedebilir. Fiilde bulunan bu ciheti akıl, ister düşünmeden ve tefekkür
etmeden idrak etsin (ki hiç kimseye zarar vermeyen doğruluğun hasen olması
ve başkalarına zarar veren yalanın kabih olması gibi. Bunun husn ve kubh
olması, zaruraten açıkça anlaşılır.) isterse akıl düşünerek ve tefekkür
ederek o fiilin hasen ve kabihliğini sonradan anlasın. (Başkalarına zarar
veren doğruluğun hasen ve yine başkalarına fayda veren yalan söylemenin
kabih olması gibi. İşte o cihet fiili işlemekte onu yapmayı emr etmeyi ve ya
ondan nehy etmeyi gerektirir. İsterse de akıl o fiilin hasen veya kabih
olmasını bedihi olarak veya düşündükten sonra idrak etmeyip ancak şeriatın
varid olmasından sonra anlamış olsun. (Mesela, Ramazanın son gününün orucu
hasen, Şevval ayının ilk gününün orucunun kabih olması gibi. Ramazanın son
günü orucunun hasen olması ancak şeriat gelip onun vacip olduğunu
bildirmesinden sonra; Şevval ayının ilk gününün orucunun kabih olmasını da
şeriat gelip onun haramiyetini bildirdikten sonra anladık yoksa ki aklın
kendisinin onlardaki husn ve kubhu idrak etmesi imkansızdır. ) Veyahutta (Eşari
mezhebinde olduğu gibi) aklın bir şeyin hasen veya kabih olmasında hükmü
yoktur. Zira fiil kendi bünyesinde mehdi, zemmi, sevabı ve ikabı
gerektirmez. Fiilin bunları gerektirmesi şeriat iledir. Fetret ehlinin
kurtulmaları bu prensibe göredir.(Fetret ehli iki peygamber arası gelen
kavme denir)
Aynı şekilde şeriat gelmeden önce hiçbir hüküm (helal, haram, vacip,mendup,
mekruh) olmayışı aklın husn ve kubhu kendi başına idrak edememesinden
dolayıdır.
Akıl için husn ve kubh konusunda şeriat gelmedikçe hüküm olmadığını söyleyen
ikinci görüş Eşarilere aiddir. Akıl için husn ve kubhta hükmün cari olduğunu
söyleyen birinci görüş, işaret ettiğimiz üzere Hanefilerin cumhuru ile
Mutezilelilere aid bir görüştür. Mutezileliler böyle dedikten sonra her
birisi şu ihtilaflı konularda çeşitli görüşlere kail olmuşlardır.
Güzelleştiren ve çirkinleştiren ciheti gerektiren sebep fiilin zatı mıdır?
Yahut hariçte bulunan fiilin hakiki bir sıfatı mıdır? Yoksa hariçte
bulunmayan fiilin itibari bir sıfatı mıdır? Yoksa gerektiren sebebe ihtiyacı
olan kubhtur da husn için kubhu gerektiren bir sebebin olmaması kafi midir?
Dördüncü Makam: Hanefilerin tümü kulun takati olmayan bir şeyle teklif
olunmayacağını söylerken furua ait bazı meselelerde Mutezilelilere
muvafakat, birçok konularda ise onlara muhalefet etmişlerdir.
Hanefiler “Allah Teala’nın hakim-i mutlak olduğunu ve başkalarının onun
üzerinde hükm etmesinden münezzeh olduğunu ve hiç kimsenin onun üzerine hükm
etmediğini.” Söylemişlerdir. Böylece, Allah (c.c)’ın dünyada kullarına
lütufta bulunması,onlara faydalı ve maslahatlı olanı yapması, ahirette de
taatta bulunanlara sevap verip mükafatlandırması ile günah işleyenlere ceza
verip ikabetmesinin vacip olmadığını söylemişlerdir. Zira bu saydıklarımızın
zıtları da hikmete muhalif değildir. Yine Hanefiler; aklın gerek açık olan
ve vasıtasız olarak hüsn ve kubhda, gerekse de nazari olup başka bir fiilin
doğmasıyla husn ve kubhda, hüsn kubhu bilmesinin gerekli olmadığını ancak
aklın adetde bir alet olduğunu, o aleti kişi kullandığı vakit Cenab-ı
Hakk’ın kulda bilgi ve ilim yarattığı hususunda Mutezilelilere muhalefet
etmişlerdir. İşin başında ve sonunda Allah’a hamd olsun.