Mevlana Halid (k.s) bu mektubu –Allah O’nun nefesinin bereketini üzerimize
yağdırsın- merhum talebesi, Bağdat valisi Davud Paşa’ya göndermiştir.
Güven Allah (c.c) ‘adır. O (c.c) bana kafidir. O (c.c) ne güzel vekildir.
Fakir olan kuldan, allame, ilminde mahir, zeki, efendi ve hem kılıç hem de
kalem sahibinedir. Zor işleri komutan görüşünüzle kolaylaştırınız. Şaşmayan,
isabetli fikrinizle, dağınık olan beldelerin ve kulların maslahatlarını
düzeltmeye devam ediniz.
Sizlerden ard arda fakirlerin en fakirine işaret geldi. Emirlerin veziri
olarak; bu fakirin aracı olup, nasihatleriyle, ortalığın düzelmesini, kin,
buğz ve düşmanlığın giderilmesini ve barışın sağlanmasını talep ettiniz.
Aradaki bozgunluğun barışa, ayrılığın birleşmeye dönüşmesini istediniz.
Halbuki bu miskinin böyle zor ve tehlikeli işlere girmesi bazı kişilerin
akıllarına göre, gözlerden düşmesine, mertebesinden inip, çökmesine sebep
olacaktır. Buna ilaveten dünya ehlinin söz ve ahdlerine hakkıyla güvenmem
çok güçtür. Zira o, dikenli ağacın dikenini, elle sıyırmaktan daha zordur.
Biz onların ahdlerini bozmayacaklarından, vaatlerini yerine
getirebileceklerinden emin değiliz.
Bütün bu olumsuzluklara rağmen Mevla (c.c)’nın rızasına baktım. İslam
idarecilerinin emirleri şeriata uygun olduğunda, itaat vaciptir, hükmüyle
hareket ettim. Dinin galip olması, Müslümanların faydalarının düşünülmesi,
sünnet-i seniyyenin kuvvetlenmesi, devlet-i aliyyenin hukukuna riayet
edilmesi ve Müslümanların alçak ve yalancı fırkanın şiddet ve eziyetinden
kurtarılması gibi meseleleri düşününce kınamaları ve ayıplamaları kabul
ettim. Kötülerin çirkin ve alçak sözlerine aldırış etmedim. Kerim olan Allah
razı olursa eğer, çirkin kişiler veremeyecektir keder.
Ben de azm sahiplerinin yaptıkları gibi, kendimi hazırladım. Allah Teala’nın
yardımıyla hiçbir kötüleyicinin kınamasından korkmayanlar gibi, o işi
bitirmeye çalıştım. Biz hem hayrı talep, izin istemek ve hem de meded
dilemek için Nakşibendi silsilesinin imamları olan, sadatımıza ve
önderlerimize –Allah Teala, onların bereketli nurları ve feyizleriyle
yeryüzünü doldurduğu gibi,bizleri de onların aydınlık sırlarıyla mukaddes
eylesin- yöneldik. Baban emirlerinin başkanı Mahmut Paşa, amcası Abdullah
Paşa, kardeşi Osman Bey, Kadı ve onlara yardım edenlerin büyükleriyle
konuştuktan sonra, topluca huzurumuza çağırdık. Allah Teala’nın yardımıyla,
onların kalp ve kulaklarını menedici vaazlarla, kalplerini ve vücudlarını
değerli lafızlarla doldurduk.
Nasihatlerimize icabet ettiler, itaat ettiler. Yıllar boyunca adet ettikleri
ve kökleştirdikleri düşmanlıktan kurtuldular. Sonra onlara bir meclis
kurduk. İşi gayet sağlamlaştırmaya çalıştık. İki yüzlülük, riyakarlık
yollarını kapattık. Mahmut Paşa’nın daha sağlam yemin etmesine gücümüzü
sarfettik. Bu konuda kendisinden daha kuvvetli ahd ve misaklar aldık. Söz
alırken de en sert yolları kullandık. Yüce Allah (c.c)’ın hakkı daha büyük
ve daha çok olduğundan, paşanın hatrına bakmadık.
Gönderdiğim bu suret, yemin ettirme suretidir. Mühürlenmiş Kur’an-ı Kerim
ile gönderiyorum. Çok daha kuvvetli yemin şekilleri vardır ki, bu satırlarda
yazılmasını uygun bulmadım. Bu anlaşmaları ve sözleri ancak kıyamet gününün
azabından korkmayan kişilerle, karanlıkların aydınlatıcısı olan Peygamber
Efendimiz (aleyhi ekmelüttehaya)’ın ümmetinden olmayı basite alan dininde
zayıf kişiler bozulabilir. İster sizler (Allah (c.c) yardım eylesin), ister
Mahmut Paşa olsun, bu misak ve yeminleri bozarsanız, hakir bir leş için,
Allah Teala ve Tekaddes Hz’nın gazabına kendinizi hedef edersiniz. İslam
dairesinden çıkma durumuna düşerek, ayıplanma ve kınanmayı hak etmiş
olursunuz, iyi ve kötü kişilerin ayıplayan dilini üzerinize çekersiniz. Bu
zayıf ve miskinin üzerinde ayıplama kalmaz. İster şerefli, ister şerli
olsun, kimseden hakkımda kötüleme düşünülmez.
Yemine ve yemin ettirene ne kusur gelir? Ben bu sözleri gaybı bildiğim için
söylemiyorum. “Zulüm edenler nereye döneceklerini bileceklerdir” (Şuara,227)
Allah Teala’nın en şerefli salat ve selamları peygamberlerin hatemine O’nun
tüm al ve ashabına, ebediyen, her lahza ve vakitte Allah’ın malumatı ve
O’nun kelimatı miktarınca olsun, son sözümüz; gerçekte hamd alemlerin Rabbi
olan Allah (c.c) içindir.