Allah kabrini münevver ve kokulu kılsın. Mevlana Haild (ks) bu mektubu,
müridler için zikrin adabı hakkında yazmıştır. Sadat-ı Kiram nezdinde itimat
edilen de bu adablardır.
Yardımı yalnız O’ndan talep ederiz. Hamd Allah’a mahsustur. O bize kafidir.
(Selam Allah’ın seçtiği kullar üzerine olsun.)
Bu mektup faydası olacağı umularak önderlerimiz yüce Nakşibendi Sadat-ı
Kiramı (ks)’nın nezdinde zikrin ve diğer bazı edeplerin neler olduğu
hakkında yazıldı.
Bilesin ki, birinci zikrin yani kalp ile yapılan ism-i zat zikrinin edepleri
şunlardır:
Zikri yapan kişi namazdaki teverruk oturuşunun tersine oturacaktır. Abdestli
ve önü kıbleye gelecek şekilde sağ ayağını sol bacağının altından çıkarıp
sağ kalçasının üzerine dayanarak oturacaktır. Dil ile beş, on beş ve ya
yirmi beş sefer “estağfirullah” diyecektir. Gözlerini kapatacak, üst dişleri
alt dişlerinin üstüne gelecek, dudaklarını bitiştirecek, dilini ağzın üst
tavanına, damağına yerleştirecektir.
Bütün duyguları ile kalbe yönelerek hayali ile zikrin kalbe geçmesine dikkat
edecektir. Nefesi kendi halinde gidip gelecektir. Kalbiyle günahkar ve
kusurlu olduğunu, hiçbir şeye kabiliyeti olmadığını, bütün salih amellerinin
boş olduğunu düşünecektir. Yaptığı amelden ümidini kesip, Allah’a iltimat
edecek, onun faziletine güvenecektir.
Sonra, ölümü, ölümün hallerini, kabri, kabir korkularını ve ölümün şu anda
kendisine geldiğini ve bu nefesinin dünyada aldığı son nefes olduğunu
tefekkür edecektir.
Daha sonra bir fatiha ve üç ihlas-ı şerifeyi okuyarak sevabını tarikatın
imamı, yaratılanların gavsı, akan feyiz ve yayılan nur sahibi Hz. Hace
Bahauddin Nakşibend eş Şeyh Muhammedü’l-Üveysiyy’ül Buhari (ks)’ye hediye
edecektir. Kalbiyle istimdat isteyecektir.
Bundan sonra, Şeyh (ks)’inin suretini iki kaşları arasında sabit kılacaktır.
Onu alnında tasavvur edecektir. Kendi alnıyla Şeyhinin alnına dikkatlice
bakarak kalben ondan istimdat isteyecektir. Şeyhinin suretini alnında
tutarak, istimdat istemeye RABITA denir.
O sureti hayaliyle kalbinin ortasına atar, öylece orada bırakır. Bütün
duygularını kalbiyle birleştirir. Kalbini her şeyden boşaltarak lafza-i
celali ve manasını, eşi benzeri olmayan zatı kalbinde tasavvur eder. Zaten
ism-i akdetsen anlaşılan da odur. Lafza-i celalin dalalet ettiği mana ile
kalbini dolduracaktır. Kalbini bu düşünceyle doldurmasına vukuf-u kalbi
denir.
Vukuf-u kalbiye gerek vird çekerken gerekse virdin haricinde mümkün olduğu
kadar riayet etmek gerekir. Zikrin en kamil şartı ve faydalı olanı budur.
Sonra vukuf-u kalbiyle birlikte kalp diliyle, “Allahümme ente maksudi ve
rıdake matlubi” denilmelidir.
Sonra kalbiyle zikre başlamalıdır. Fakat mümkün olduğu kadar vukuf-u kalbiye
ve kalbin Allah’tan başkasından boş olmasına dikkat edilmelidir.
Her yüz çekildiğinde ve ya daha az miktarda: “Allahümme ente maksudi ve
rıdake matlubi” cümlesi tekrarlanmalıdır.
Vird esnasında zikir yapan kişide kendinden geçme ve bütün dünyadan gafil
olma gibi bir hal peyda olup, nefsinde ve şuurunda az bir şey kaldığında
hemen zikri terk edip vukuf-u kalbiye dalmalı, onun keyfiyetine tabi
olmalıdır.
Virdden dolayı gelecek varidatı bekler. Kalbini feyzin inişine hazır tutar.
Zira kendisi idrak edemese bile az bir müddet içinde birçok feyizler üzerine
yağabilir. Sonra isterse bu varidatla gözlerini açabilir. İkindiden sonra
kendisi için bir saat veya daha az bir müddet ayarlar ki o saatte zikir
yapmadan rabıta ve vukuf-u kalbiyle meşgul olur.
Müridin kalbi, istese de başka şeyleri düşünemeyecek ve Allah’ın zikrinden
gayrısının giremediği bir duruma geldiğinde RUH latifesine geçilir. Ruh
latif bir cisim olup sağ memenin altındadır. Sonra da SIR’ra geçilir.
Sır, sol memenin üstünde, kalbin yukarısındadır. Sonra HAFA’ya geçilir. Hafa,
sağ memenin üstünde Ruh’un yukarısındadır. Sonra AHFA’ya geçilir. Ahfa,
göğsün ortasındadır.
Bu beş letaif emr alemindendir. Hiçbir madde yaratılmadan önce Cenab-ı Allah
bunları ol (kün) emriyle yaratmıştır. Cenab-ı Mevla bunları yarattıktan
sonra Alem-i Halktaki letaiflerle birleştirmiştir. Alem-i halk letaifleri
Cenab- ı Allah’ın maddeden yarattığı nefs-i natıka ve anasır-ı erbaadır.
(toprak, su, hava, ateş)
Daha sonra zikir nefs-i natıkaya geçirilir. Bu nefsin yeri, dimağdır. Diğer
dört unsur nefse dahildir.
Yukarıda saydığımız yerler sırasıyla zikir yerleridir. Kalbten sonra
letaiflerdeki zikrin sağlamlaşması ve sabitleşmesi yine ifade edilen
tertipledir. Nefis letaifinde zikir sağlamlaşıp yerleştiğinde zikr-i sultani
hasıl olur. Zikr-i sultani demek; zikrin insanın bütün vücuduna yayılması,
hatta her şeyde zikrin görülmesi demektir. İkinci zikir nefy-ü isbat
zikridir. La ilahe illallah kelimesi ile yapılan zikirdir. Letaiften sonra
bu zikir telkin edilir. Adabı ve keyfiyeti şöyledir:
Birinci zikirde olduğu gibi dilini üst damağına yapıştırır. Nefesini
göbeğinin altında tutar. Sonra göbekte La’yı düşünür. Göbekten dimağa kadar
bir çizgi şeklinde çeker. Oradan İLAHE lafzını sağ omuza çeker. Sağ omuzdan
İLLALLAH lafzını çam şeklinde kalbe indirir. Kalb bir et parçası olup sol
yandadır. Kaburga kemiklerinin en küçüğünün altındadır. Lafza-i Celali kalbe
kuvvetlice vurdurarak en derin köşesine indirmelidir.
O kadar kuvvetli vurmalıdır ki hararetiyle bütün vücud etkilensin. Nefy
tarafı olan LA İLAHE lafzıyla tüm sonradan yaratılan şeylerin varlığını nefy
edecektir. Onlara yok gözüyle bakacaktır. İspat tarafı olan İLLALLAH
lafzıyla da Hak Teala’yı ispat edecektir. Ona beka gözüyle bakacaktır.
Kelime-i Tevhid bütün letaiflerin yerlerini kuşatacaktır. İntikallerde hasıl
olan çizgileri ve kelime-i tevhidin manasını mülahaza etmelidir. Kelime-i
tayyibenin manası bütün ibadet edilen şeyleri nefyetmektir. Zira mabud olan
şey maksud olur. Bu kelimenin sonunda Muhammedurrasullullah demelidir. Bunu
söylemekle Peygamber Efendimize (aleyhi ekmeluttehaya) ittiba etmeye bağlı
kalacağına irade eder.
Zikr-i Sultani: Zikr-i sultani bir insana galip olursa artık o her şeyden
zikir işitir. Allah’ı tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Zikr-i sultani
sahibi bu ilahi sırra mahzar olur.
Kelime-i tevhidi nefesinin kuvvetine göre tekrarlamalıdır. Nefesinin ancak
kelime-i tevhidin tek olduğu vakit bırakmalıdır. Buna vukuf-i adedi denir.
Her nefesini bırakmadan evvel kalbiyle: “İlahi ente maksudi ve rıdake
matlubi” demelidir. Nefesini bıraktıktan sonra biraz istirahat etmelidir.
Sonra tekrar aynı minval üzere ikinci nefese başlanır. Yalnız her iki nefes
arasında gafil olmamaya dikkat edilmelidir.
Bir nefesle yirmi bir sefer “la ilahe illallah” söyleyebilecek seviyeye
gelindiğinde kendisinden gafil olma ve zikirde kayp olma hali hasıl olur.
Buna zikrin neticesi de denir. Eğer sayı yirmi bire ulaştığı halde zikrin
neticesi hasıl olmazsa muhakkak edeplerde eksiklik ve kusur bulunmasından
dolayıdır. Bu durumda salikin baştan başlaması gerekir. Salikin fiili ve
kavli, ameli ve itikadının zikirin manasına uygun olması gerekir. Zira, bu
nefy-ü isbat virdini çeken kimse, zikrin dışında Allah’tan başkasını
kendisine maksad olarak görmeye devam ediyorsa o kimse yalancıdır. Zikrinde
doğru değildir.
Nefy-ü isbat zikrinde nefeslerin adedini herhangi bir şarta bağlamak yoktur.
Önce cezbeye kabiliyeti olanlara birinci zikir, önce sülukun hasıl olması
kabiliyeti olanlara ikinci zikir iyidir. Her ikisi de kalbi zikirdir.
Salik zikirde çok çalışıp hakkıyla gayret gösterirse, menfi olanları yok
edip müsbet olanda sabit durursa ve netice de hasıl olursa kendisi için
murakabe gerekir.
Zikrin haricinde adap şunlardır: Devamlı abdestli bulunmak, abdest
sünnetlerini, işrak sünnetlerini, istihare sünnetlerini, kuşluk
sünnetlerini, evvabin sünnetlerini kılmak. Teheccüd namazına, cemaate ve
namazın gerektirdiklerine devam etmek. Bunu yanında yapabilirse ikindiden
sonra rabıta ve zikirle meşgul olursa daha kamil ve efdal olur. Bütün bu
vakitlerdeki amel çok mühimdir.
Müride lazım olan, kitaba ve sünnete tabii olmak ve bidatleri terk etmektir.
Herhangi bir iş ve çalışmayla meşgul olan müridin virdi gece ve gündüz beş
binden aşağı olmamalıdır. Daha fazla çekerse güzel ve kamil bir iş yapmış
olur. Çalışmayan kimse beş binden fazla çekmeli, mümkün olduğu kadar vaktini
zikirle geçirmelidir.
Mürid tarikatı kabul etmeyen kimselerden ne kadar uzak durursa o kadar iyi
olur. Zira münkirle karışıp görüştüğü, ilişkide bulunduğu ölçüde, batın
ehlinde kalb kasveti ve gaflet meydana gelir.
Yemek hakkında riayet edilmesi gereken edepler şunlardır: Yemeklerin en
güzellerini aramamalıdır. Yemek; namaz kılmayan, tarikatın münkiri veya
cünüb olan kimsenin eliyle hazırlanmış olmamalı. Temiz, abdestli ve namaz
kılan kimselerin eliyle hazırlanmış olmalı. Yemek hususundaki bu edepler
yapılması güzel olan edeplerdir. Vacip değildir.
Mürid ibadetlerinde, adetlerinde şeriate riayet etmelidir. Herkes kendi güç
ve takatine göre dört fıkhi mezhepten birine uymalıdır. Sünnet-i seniyyeye
ittiba etmelidir. Nefsini devamlı zillet içinde düşünmeli, Allah’a yalvarıp
O’na dönmelidir.
Nerde olursa olsun kalbini şeyhinin kalbine bağlamalı, şeyhinin huzurunda ve
uzağında karşısındaymış gibi edep ve terbiyesini korumalıdır. Tevfik veren
Allah’tır. Tevfikin sahibi O’dur. Allah’ın bol salat ve selamı Efendimiz
Muhammed (aleyhi ekmeluttehaya)’in alinin ashabının üzerine olsun. Sübhane
Rabbike Rabbil izzeti amma yesifun ve selamun alel mürselin vel Hamdülillahi
Rabbil alemin.