OTUZİKİNCİ MEKTÛB

Bu mektup, Mirza Hüsameddin Ahmed’e yazılmıştır. Ashâb-ı kirâmın “aleyhimürrıdvân” kemâlâtını ve Hazret-i Mehdî’yi bildirmektedir:

Lütfederek gönderdiğiniz mektup geldi. Bu garipleri hatırladığınıza şükrettim. Büyük hocamızın senelerce hizmetinde "hiç istifade etmemiş gibiyim" diyor ve sebebini soruyorsunuz. Efendim! Böyle şeylerin cevabını yazmak, hatta anlatmak uygun değildir. Çünkü okumakla, dinlemekle anlaşılmaz. Sevgi ve itimat olmak şartı ile uzun zaman beraber bulunmak lazımdır. Başka yol ile ele geçemez. Farsça beyit tercümesi:

Rahat gece, tatlı mehtap bul bana,
Her şeyden anlatayım o zaman sana.

Her suale cevap vermek lazımdır buyurmuşlar. Onun için kısaca bildireyim ki; tasavvuf yolculuğunda her makamın ayrı bilgileri, marifetleri, hâlleri vardır. Her makam için ayrı vazife, zikir ve teveccüh lazımdır. Bazı makamda zikir; başka makamda Kur’ân-ı Kerîm okumak, namaz kılmak; bazısında cezbe, bazısında sülûk, bazısında ise bu nimetin her ikisi vardır. Öyle makamlar da vardır ki cezbe ve sülûk oraya yanaşamaz. Bu son makamlar çok yüksek, pek kıymetlidir. Peygamberimizin “s.a.v” Ashâb-ı kirâmının “aleyhimürrıdvân” hepsi bu makamlara kavuşmuş, bu büyük nimet ile şereflenmiştir. Bu makamların sahipleri başka makamların sahiplerine benzemez. Başka makamların sahipleri ise birbirlerine az çok benzer.

Bu makam, Ashâb-ı kirâmdan sonra Hazret-i Mehdî’de görünecektir. Tasavvuf büyüklerinden pek az kimse bu makamdan haber vermiştir. Bu makamın ilimlerinden, marifetlerinden söyleyen ise yok gibidir. Bu makam, Allahü teâlânın öyle büyük bir nimetidir ki dilediği, seçtiği bahtiyarlara nasip olur. Ashâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân” bu pek yüksek mertebeye daha ilk sohbette ayak basardı ve zamanla bu mertebelerde yükselirlerdi. Sonra gelen evliyadan birini bu nimet ile şereflendirmek ve Ashâb-ı kirâmın terbiyesi ile yetiştirmek isterlerse; cezbe ve sülûk mertebelerini geçirip ve bunların ilim ve marifetlerini atlattıktan sonra bu devlete eriştirirler. Bu mertebelere yetişebilmek, insanların en üstününün “aleyhi ve alâ âlihissalevât” sohbeti ile mümkün olabilir. O’nun izinde gidenlerden pek az kimseye de bu bereketi ihsan edebilirler. Bunun sohbetine kavuşan da bu mertebelere ulaştıran nispet ile, yol ile şereflenir. Farsça beyit tercümesi:

Ruhu’l-Kuds’ün feyzine kavuşursan eğer;
Mesîh’in yaptıkları senden de hâsıl olur.

Cezbe sülûkten önce olduğu zamanlarda yaptıkları gibi, bu yolda da nihayetin hâlleri başlangıçta gösterilir, tattırılır. Bundan fazla yazmaya imkân bulamıyorum. Eğer buluşursak ve dinleyenlerin arzu ve hevesleri anlaşılırsa, inşallahü teâlâ bu makamlardan biraz bildirmek nasip olur. İnsanları her şeye kavuşturan Allahü teâlâdır.

Sevdiklerimizden birkaçı için yazdıklarınız anlaşıldı. Bu fakir, hepsinin kusurunu bağışlıyorum. Allahü teâlâ, merhametlilerin en merhametlisidir; O afv buyurur. Fakat sevdiklerimize nasihat buyurunuz ki bir arada bulundukları veya uzakta oldukları zaman üzücü bir şey yapmasınlar, hareketlerini değiştirmesinler! Ra’d suresinin on ikinci ayetinde mealen, “İnsanlar gidişlerini bozmazlarsa, Allahü teâlâ da bunlara verdiği nimetlerini değiştirmez. Allahü teâlâ bir millete ceza vermek isteyince bunu kimse durduramaz. Onların Allahü teâlâdan başka hâkimi yoktur” buyuruldu. Meyan Şeyh İlahdâd için çok yazmışsınız. Bu yazı fakire bir sıkıntı vermedi. Fakat onun hâlini bozmasından dolayı pişman olması lazımdır. Hadis-i şerifte, “Pişman olmak tövbedir” buyuruldu. Şefaatçi aramak da tövbenin bir parçasıdır. Her ne olursa olsun bu fakir afvetmekteyim. Fakat ne yapacağınızı siz bilirsiniz.

Serhend şehrinde yerleşmelisiniz. Muhabbet bağları ve aşk mektebindeki talebelik arkadaşlığı, ufak tefek şeylerle kopacak kadar gevşek değildir. Daha ne yazayım? Allahü teâlâ hepimize selamet versin! Yüksek hocamın kıymetli çocuklarına ve o şerefli evde bulunanların hepsine dualar ederim.

Bu mektubu hazırladıktan sonra oradaki sevdiklerimizin yanıldıklarını ve afvolunduklarını daha açıklamayı düşündüm. Kısa yazılınca anlaşılamayan yerleri kalabilir. Efendim! Yanlış işlerin afvolunabilmesi için, işleyenlerce bunların suç olduğunun bilinmesi lazımdır. Bu işleri yapanların pişman olması lazımdır. Böyle olmazsa affetmek doğru olmaz.

Sığınağımız, kıymetli rehberimiz “kuddise sirruhü’l-azîz” burada bulunanların gözü önünde bu makamı Şeyh İlahdâd’a bırakmış olduğunu yazıyorsunuz. Bu sözü incelemek lazım gelmektedir. O’na bırakmak demek; orada bulunanlara ve gelip gidenlere hizmet etmek ve bunların yemelerinden, içmelerinden bilgisi olmak demek ise biz de böyle söylemekteyiz. Yok eğer orada bulunanları yetiştirmek ve şeyhlik makamında oturmak demek ise bu olamaz. Kendileri ile son buluştuğumda bu fakire dönerek: “Şeyh İlahdâd’ın bizim tarafımızdan giderek çalışmak isteyenlere vazife vermesini ve oradakilerin hâllerini bize bildirmesini uygun görür müsün? Bizim artık talebe yanına çıkacak ve onlara ders verecek ve hâllerini soracak gücümüz kalmadı” buyurmuştu. Fakir bunun için bile duraklamıştım. Zaruret olduğu için yalnız bu kadar yapması uygun görülmüştü. Bu kadar bildirmek "Sefâret" (elçilik) vazifesidir. Hele zaruret olunca hiçbir üstünlük göstermez. Zaruret kadar izin verilir. Bu sefaret vazifesi de onların yaşadığı zamanda idi. Vefatından sonra talebelere ders vermek ve hâllerini sormak hıyanet olur.

Sual: Sığınağımızın, yüksek rehberimizin nisbeti değişmemiştir. Yani artmamış ve azalmamış diyorsunuz.

Cevap: Efendim! Tekmîl-i sınâat, telâhuk-ı efkâr iledir. Yani sanatların ilerlemesi, fikirlerin, düşüncelerin birbirlerine eklenmesi ile olur. Sibeveyh tarafından kurulmuş olan Nahiv bilgisi, sonra gelenlerin düşünceleri ile binlerce kat çoğalmıştır. Çoğalmadan olduğu gibi kalması noksanlık olur. Hâce Bahaeddin-i Nakşibend hazretlerinin nisbeti, Hâce Abdülhalık hazretleri zamanında yok idi “kaddesallahü sirrehümâ”. Her zaman da böyle olmuştur. Bundan başka yüksek hocamız Bâkî-billah hazretleri bu nisbeti olgunlaştırmak istiyordu, tamam olmamış biliyordu. Eğer daha yaşasaydı, Allahü teâlânın iradesi ile bu nisbeti kim bilir nereye kadar yükseltecekti. Bunun yükseltilmemesi için uğraşmak doğru değildir. Fakir, bu nisbetin değişmeden nasıl kalacağını bilemiyorum. Sizdeki nisbet bile başkadır; onların nisbetine hiç benzememektedir. Bu sözümüz onların yüksek huzurunda çok söylenmişti. Şeyh İlahdâd fakiri, nisbetin ne olduğunu nereden bilmektedir? Kalbinde bir parça huzur vardır. Ne hâlde olduğunu başkaları da bilmektedir. O nisbeti kendisine veren kimdir? Bunları bana bildiriniz. Böylece bu fakir de kendisine yardımda bulunayım. Rüyalara güvenmeyiniz! Çünkü çoğu hayal ile görülmektedir, doğru olmazlar. Şeytan kuvvetli düşmandır; onun aldatmasından kurtulmak güçtür. Ancak Allahü teâlânın koruduğu seçilmiş kimseler kurtulur.

Sual: Kazanılmış olan nisbetlerin geri alınmasını soruyorsunuz?

Cevap: Efendim! O nisbeti geri almakta rehberin ihtiyarı, iradesi olmaz. Birlikte iken de söylemiştim; o hâl şimdi de öyledir, yok olmamıştır. Yok oldu sanmak doğru değildir. Kalpten işittiğiniz sesin de bununla bir ilişiği yoktur. Ateşin külü soğuyunca ve içinde ateş kalmayınca da üzerine su dökülürse, ateşe dökmüş gibi ses çıkarır. Sesi duyunca "külün içinde ateş kalmıştır" demek doğru olmaz. Yine söylüyorum, rüyalara kıymet vermeyiniz! Bu sözüm bugün sizden gizli ise yarın inşallahü teâlâ belli olacaktır. Mektubunuzda üzerine çok düşmüş olduğunuz için cevabını bildirmeye mecbur kaldım. Yoksa sebep olmadan bir şey yazılamıyor.


Abdulkadir Akçiçek Tercümesi