Semerkand - 3. Cilt


   
  

 

092.MEKTUP


Mir Muhammed Numan'a gönderilmiştir

 

***

 – Velayetin gerçek anlamı; keramet ve harikulade hallerin velayetin şartı olmadığı; devlet başkanlarına yapılan selâmlama secdesinin hükmü

***

Allah’a hamd, peygamberlere selam olsun.

Değerli kardeşimiz Seyyid Mir Muhammed Numan’ın hatırı hoş olsun! Bilsin ki keramet ve diğer olağanüstü haller göstermek veliliğin şartlarından değildir. Âlimler harikulade haller göstermekten sorumlu olmadığı gibi veliler de sorumlu değildir. Zira velâyet Allah’a (c.c) yakınlıktan ibarettir. Bu makam mâsivâyı unuttuktan sonra veli kullara bahşedilir.

Bir kimseye bu makam verildiği halde kendisine gayb hakkında bilgi verilmezken, başka bir kimseye hem bu makam hem de söz konusu bilgiler verilmiş olabilir. Bir kimse de vardır ki, kendisine bu makam verilmediği halde söz konusu bilgiler verilmiş olabilir. Bu üçüncü kimse istidraç ehlidir. Onun nefsinin berraklığı kendisini gaybî konuları keşfetmeye müptela kılmış ve kendisini sapkınlığın içine salmıştır. Şu âyetler onların halini gözler önüne serer:


ويحسبون أنهم على شيء ألا إنهم هم الكاذبون استحوذ عليهم الشيطان فأنسيهم ذكر الله أولئك حزب الشيطان ألا إن حزب الشيطان هم الخاسرون


Onlar kendilerinin bir iş üzerinde olduklarını sanırlar. İyi bilin ki onlar gerçekten yalancıdırlar. Şeytan onları etkisi altına aldı da kendilerine Allah’ı anmayı unutturdu. İşte onlar şeytanın yandaşlarıdır. İyi bilin ki şeytanın yandaşları hep kayıptadırlar”(Mücâdile 58/18-19).

Allah’a yakınlık makamına ermiş birinci ve ikinci kimseler Allah’ın velileri olup gaybî konuları bilmek onların veliliklerine bir şey katmadığı gibi, bunları bilmemek de veliliklerinden bir şey eksiltmez. Bunlar arasındaki fark, Allah’a yakınlık basamaklarında bulundukları farklı mevkilerinden kaynaklanmaktadır. Çoğu defa Allah’a daha yakın olduğu için gaybî sûretlere vâkıf olmayan veli, bu sûretlere vâkıf olan veliden daha üstündür.

Bu hususa şeyhlerin şeyhi ve bütün tâifelerin makbulü olan Sühreverdi Avarifü’l-Maârif1 adlı eserinde temas etmiştir. Benim bu sözümü doğru bulmayan kimseler söz konusu kitaba bakabilirler.

Sühreverdi bu kitabında kerâmet ve harikulade haller bahsini bitirdikten sonra bütün bu hallerin Allah’ın bir bağışı olduğunu söyler ve bazı velilere bu gibi haller verildiği halde onlardan daha üst derecelerde olan diğer bazı velilere bu gibi hallerin verilmediğini belirtir. Şeyh Sühreverdi bunun sebebi olarak, söz konusu hallerin yakîn için birer takviye aracı olduğunu ve daha başından kendisine yakînin özü bahşedilen kimselerin buna ihtiyacı olmadığını söyler. Zikrettiği bu kerâmetlerin daha önce yaptığı zikrin kalpte cevherleşmesi ve zât zikrinin meydana gelmesi makamının yanında düşük işler olduğunu ifâde eder..

Bu tâifenin öncüsü ve Şeyhülislâm namıyla bilinen Hâce Abdullah-i Ensârî, Menâziliü’s-Sâirîn adlı eserinde şöyle der:

“Ferâset iki türlüdür; biri marifet ehlinin ferâseti, diğeri de riyâzet ehlinin ferâsetidir. Marifet ehlinin ferâseti Allah’ın huzuruna layık olan kimseleri layık olmayan kimselerden ayırt etmektir. Bunların marifetleri Allah'ı zikretmekle meşgul olan ve cem makamına ulaşan istidat sahipleridir. Riyazet ehlinin ferâseti ise mahlukata mahsus ve gaybi olan bir kısım şekilleri ve haberleri keşfetmektir. Çoğu insanlar Allah ile irtibatı koparıp dünyayla meşgul olduğundan gönülleri mahlukatın gaybî olan sûret ve haberlerini keşfeden kimselere meyleder ve onları yüceltir, onların Allah'ın dostları olduğuna inanırlar.

Bunlar hakikat ehlini bulmaya yanaşmaz ve onların Allah Teala’dan getirdiği bilgileri şüpheyle karşılarlar. Üstelik bu tutumlarını savunurken, Eğer onlar iddia edildiği gibi Allah dostu olsalardı bize mahlûkatla ilgili olarak gaybdan haber verirlerdi. Madem gaybdan haber veremiyorlar, bu takdirde çok daha yüce şeyleri nasıl keşfedebilirler?’ derler.

Bu yanlış kıyasa dayanarak hakîkat ehlinin Allah’ın zâtına ve sıfatlarına ilişkin ferâsetini inkâr ederler. Artık doğru haberler karşısında bunların basireti kapanır ve Allah’ın, hakîkat ehlini –Hak Sübhanehü’ya layık olmaları bakımından mahlûkatın halleriyle ilgilenseler bile– mahlukatı düşünmekten kurtarıp onları sadece kendisine tahsis ettiğini ve kendilerini kıskandığı için onları mâsivadan çektiğini anlayamazlar.”

Hace Abdullah-i Ensâri’nin kitabında buna benzer başka ifâdeler de yer almaktadır. Ben de bu konuyla alakalı olarak bizzat kendi şeyhimden şunları dinlemiştim:

“Muhyiddin İbnü’l-Arabî bir kitabında, bol bol keramet gösteren velilerin son nefeste bunlardan ötürü pişman olduğunu ve 'Keşke bunları göstermeseydik’ dediklerini kaydeder. Eğer üstünlük harikulade hallerin çokluğuna bağlı olsaydı bunlar üzerine pişmanlık duymanın bir manası olmazdı.”

Soru: Eğer kerâmet velâyetin şartı değilse, veli olmayan kimseyi veli olan kimseden nasıl ayırabiliriz? Davasında haklı olanla haksız olanı nasıl seçebiliriz?

Cevap: Veli olan kimseyle veli olmayanı birbirinden ayırmak gerekli bir şey değildir. Zira bu dünyada haklıyla haksız birbirine karışmıştır. Bir velinin veliliğini bilmek asla lâzım değildir. Kendi velilikleri hakkında bilgisi olmayan o kadar veli varken başkalarının bu konuda bilgi sahibi olması nasıl gerekebilir? Peygamber olan kimseyi peygamber olmayan kimseden ayırmak için peygamberlikte harikulade haller (mucize) gereklidir. Çünkü bir peygamberin peygamber olduğunu bilmek farzdır. Veliler, insanları peygamberinin şeriatına davet ettiği için peygamberinin mucizesi ona kâfidir. Eğer veli şeriatın dışında bir şeye davet edecek olsaydı, bu durumda harikulade hal göstermekten başka bir çaresi olmazdı. Velinin dâveti peygamberinin şeriatıyla sınırlı olduğundan harikulade hal göstermesi kendisine vazife değildir.

Alimler halkı şeriatın zâhirine, veliler de şeriatın hem zâhirine hem de bâtınına davet ederler. Veliler müritlerine önce tövbe ve Allah’a yönelme yolunu gösterir, şeriatın hükümlerini yerine getirmeleri için onları teşvik ederler. Daha sonra müritlerini Hak Teâlâ’yı zikre yönlendirirler. Zikir hali kendilerini büsbütün kaplayıp kalplerinde zikredilen Allah’tan başka bir şey kalmayıncaya ve mâsivâ tamamen unutuluncaya kadar bütün vakitlerini zikirle geçirmeleri için müritlerini ısrarla yönlendirirler. Bu zikre, bir mürit eşyayı hatırlaması için zorlansa bile hatırlamayacak hale gelinceye kadar devam ettirirler.

Bir velinin, şeriatın zâhir ve bâtınıyla ilişkili olan bu davetinin harikulade haller göstermeye asla ihtiyaç doğurmayacağı kesindir. Şeyhlik ve müritlik harikulade hallerle ilgisi olmayan bu dâvetten ibarettir.

Bununla birlikte biz, olgun bir müridin, tarikat eğitimi sırasında şeyhinin harikulade hallerini her an hissedebileceğini ve onun uzağındayken yaptığı işlerde kendisinden her zaman yardım dileyebileceğini ve yardım da göreceğini savunuyoruz. Bu gibi harikulade hallerin yabancılara gösterilmesi lazım olmazken bir mürşit kendi müritlerine keramet üstüne keramet gösterir.

Mürit şeyhinin kerametlerini nasıl görmez! Şeyhi onun ölmüş kalbini diriltmiş ve onu keşif ve müşahede makamına çıkarmıştır. Sıradan insanlar nezdinde bedenin diriltilmesi büyük bir şey iken seçkin kimseler nezdinde kalbin ve ruhun diriltilmesi büyük bir delildir. Hâce Muhammed Pârsâ (k.s) er-Risâletü’l-Kudsiyye adlı eserinde, “Bedenin ihyası (diriltilmesi) insanların çoğuna göre muteber görüldüğü için ehlullah ondan yüz çevirmiş ve ruhları ihyayla meşgul olmuşlardır” der.

Gerçek şu ki, bedenin diriltilmesi kalbin ve ruhun diriltilmesi yanında yola atılmış çer çöp gibi değersiz bir şeydir ve diğerine göre abesle iştigaldir. Zira bedenin diriltilmesi günleri sayılı olan hayata sebep olur; fakat ruhun diriltilmesi ebedi hayatın sebebidir. Hatta şunu da diyebiliriz ki, ehlullahın varlığı başlı başına bir keramet, halkı Hakk’a (c.c) dâvet etmeleri Allah’ın apaçık bir rahmetidir.

Onların ölü kalpleri diriltmesi Allah’ın büyük âyetlerinden bir âyettir. Onlar yeryüzünün emniyet unsurları, zamanın ganimetleridir. İnsanlar onların hürmetine yağmur görmekte ve rızıklarına kavuşabilmektedir. Onlar hakkında, “Sözleri devâ, nazarları şifâdır”, “Onlar hep Allah’ın huzurundadır; onlar öyle bir topluluktur ki onlarla oturan mahrum kalmaz” gibi müjdeler gelmiştir.

Bu kesimin haklı olanıyla haksız olanını birbirinden ayıran en temel ölçü, şeriatta istikamettir. Eğer bir şahsın istikameti olur ve onun meclisinde kalpte Allah’a karşı bir meyil ve yöneliş baş gösterir de mâsivâya karşı bir soğukluk vâki olursa işte bu şahıs velilik davasında haklıdır. Ve o, dereceleri farklı olmak üzere evliyadan sayılmaya lâyık bir kimsedir. Tabii bu ölçü de Hak ile münasebeti olan kimseler içindir; onunla münasebeti olmayan kimse ise bundan mahrumdur.

İçinde Hudâ’ya meyli olmayan kimse

Peygamberin yüzünü görse neye yarar!

Mektubunuzda, devlet başkanının iyi bir karaktere sahip olduğunu ve kendisinin adâlete ve dînin hükümlerine uygun hareket ettiğine dâir işaretler gördüm. Bu beni fazlasıyla memnun etti. Hak Sübhanehû, cihanı sultanın adalet nûruyla parlattığı gibi, Peygamberimizin (s.a.v) şeriatını da yine onun müspet ilgisiyle güçlendirmiştir. Fakat bu hususta son dönemlerde bir zaaf hali baş göstermiş ve bunun sonucunda da İslâm zayıf düşmüştü. Bunu fırsat bilen Hint kâfirleri pervasızca müslümanların mescitlerini yıkmaya başlamış ve yerlerine kendi mâbedlerini inşâ etmişlerdi.

Mesela Taniser’de Gergiht havuzunun içinde bir mescit ve büyüklerden birine ait kabir vardı. Hint kâfirleri bunları yıkıp yerlerine büyük bir manastır bina etmişlerdi. Ayrıca kâfirler kendi inançlarına ait küfür merasimlerini topluluk halinde diledikleri gibi icra ederken müslümanlar İslâm’ın hükümlerini icra etmekten aciz kalmışlardı.

Hintliler, bayram kabul ettikleri ve yemek içmekten uzak durdukları Kades günü müslüman şehirlerinde bile hiçbir müslümanın ekmek pişirip satmasına müsaade etmiyorlardı. Fakat kendileri mübarek ramazan ayında meydanlarda ekmek pişirip satmakta ve müslümanların zayıflığından dolayı hiç kimse kendilerine mani olamamaktaydı.

Vahlar olsun, yüz bin defa vah olsun! Dönemin sultanı bizim gibi müslüman olduğu halde biz dervişler bu perişan vaziyete mahkum olmuşuz. Oysa bundan önceki dönemlerde İslam dini, devlet adamlarının desteğiyle güçlenmiş, âlimler ve sûfiler hep onlar sayesinde hürmet görmüşlerdir. Devlet adamları bugüne kadar alimleri ve sûfileri desteklemek sûretiyle şeriati güçlendirmeye çalışmışlardır.

Belki sen de işitmişsindir; Sultan Timur bir gün Buhara sokaklanında dolaştığı sırada, Hâce Nakşibend’in dergâhındaki dervişler dergâhın halılarını çırpıyorlarmış. Sultan Timur dergâhın kapısı önüne gelip kendini tozların içine atmış ve dergâhın tozlarını yüzüne sürerek teberrükte bulunmuştur. Umarım bu tevâzuu sayesinde akıbeti hayırlı olmuştur.

Nakledildiğine göre Sultan Timur öldüğü zaman Hâce Nakşibend (k.s) hazretleri onun hakkında şöyle demiştir:

“Sultan öldü, imanını yanında götürdü.”2

Cuma hutbelerinde hatiplerin sultanların adını yâd ederken bir basamak aşağıya inmelerinin sebebi, bu büyük sultanların Peygamberimize ve râşid halifelere karşı sergiledikleri tevâzudur. Onlar kendi isimlerinin Peygamberimizin ismiyle aynı basamakta söylenmesine müsaade etmemişlerdir. Allah Sübhânehû gayretlerini mükâfatlandırsın.

Ek Bölüm

Ey kardeşim!

“Alnı yere koymak” anlamına gelen “secde” alçalmanın ve boyun bükmenin en son haddini ifâde eder ve en yüksek tevâzu şeklidir. Bu sebeple âlimlerimiz, secdenin sadece Allah’a karşı yapılabileceğini söylemişler ve Allah’tan başka kimseye secde edilmesine müsaade etmemişlerdir.

Şöyle rivâyet edilir:


أن رسول الله صلى الله عليه وسلم كان يؤما يمشى على طريق فجاء اعرابی فطلب منه معجزة حتى يؤمن فقال له صلى الله عليه وسلم قل لهذه الشجرة أن رسول الله يطلبك! فتحركت وانقلعت عن محلها وجاءت حتى وقفت بين يدي رسول الله صلى الله عليه وسلم فلما شاهد الأغرابي هذا الحال أسلم وقال ائذن لي

!أسجد لك يا رسول الله قال: لا تجوزالشجدة لغير الله تعالى لو أمرت أحدا أن يسجد لأحد لأمرت المرأة أن تسجد لزوجها
 

“Bir gün Peygamber Efendimiz (s.a.v) yolda yürüyordu. Bir bedevi Hz. Peygamber’in yanına gelerek iman etmek için kendisinden mucize göstermesini istedi. Resûl-i Ekrem (s.a.v) ona şöyle buyurdu:

Git şu ağaca, Resûlullah (s.a.v) seni istiyor, de!

(O da gidip söyleneni yerine getirdi). Bunun üzerine ağaç köklerinden kopup Resulullah’a doğru geldi ve Efendimizin önünde durdu. Bunu gören bedevi Peygamberimize dönerek,

– İzin verin, size secde edeyim ey Allah’ın Resûlü, dedi. Peygamberimiz de ona şöyle buyurdu:

Allah’tan başka kimseye secde etmek helâl olmaz. Eğer bir kimsenin başka bir insana secde etmesini emretseydim, kadının kocasına secde etmesini emrederdim!

Bazı fakihler, selâmlama amacıyla sultanlara secde yapılmasını caiz görmüşlerdir. Ancak büyük sultanlara yakışan, bu konuda Allah’a karşı mütevâzi davranmaları ve Allah’tan başkasına bu derece saygı gösterilmesine müsaade etmemeleridir. Allah, âlemi sultana hizmetçi kılmış ve onları kendisine muhtaç etmiştir.

Bu nimetine karşılık, sultanların Allah’a şükretmeleri gerekir. Bu en yüksek tevâzu ifadesini sadece Allah’a (c.c) mahsus görerek kendilerine yapılmasına izin vermemelidirler. Bu konuda Allah’a ortak koşulmasına göz yummamalıdırlar. Âlimlerin bir kısmı bunu câiz görse de, sultanlar tevâzu yolunu tutarak buna hiçbir zaman fırsat vermemelidirler.


هل جزاء الإحسان إلا الإحسان


İyiliğin karşılığı, yalnız iyilik değil midir?” (Rahman 55/60).

Sultan uzak memleketlerden dönüp hilâfet merkezine yerleştiğine göre, bu fakir Allah’ın izniyle yakında hilâfet merkezine gelebilir. Gerisini karşılaştığımızda konuşuruz.

Selâm, hidâyete tâbi olan ve Peygamberimizin (s.a.v) sünnetine sarılan kimselerin üzerine olsun...

 


(1) Avârifü’l-Maârif, Sührüverdî hazretlerinin en önemli ve en meşhur eseridir. 63 bölümden meydana gelir. Muhtelif konuları bakımından Kuşeyrî Risâlesi, Kûtü'l-Kulüb ve İhyâ ile ciddi benzerlik gösterir. Yıllarca tekkelerde hassaten okutulmuştur.
(2) Bu söz, Buhara halkınca bilinen meşhur bir sözdür. Ancak bu kimsenin Hace Nakşibend olmadığı söylenmektedir. Zira Hâce Nakşibend’in Ti mur’dan on altı sene önce vefat ettiği bildirilmektedir.
(3) Rûyânî, el Müsned, nr. 37; Taberânî, el-Kebir, 12/431; Ebû Yusuf, el-Asár, s 203. Hadisin tam tahrici için (kitapta) hadisler bölümündeki 256. Hadise bakınız.


A. Akçiçek Tercümesi