092.MEKTUP
–
Mir Muhammed Numan'a
gönderilmiştir
***
–
Velayetin gerçek anlamı;
keramet ve harikulade hallerin velayetin şartı olmadığı; devlet başkanlarına
yapılan selâmlama secdesinin hükmü
***
Allah’a hamd, peygamberlere selam
olsun.
Değerli kardeşimiz Seyyid Mir Muhammed Numan’ın hatırı hoş olsun! Bilsin ki
keramet ve diğer olağanüstü haller göstermek veliliğin şartlarından değildir.
Âlimler harikulade haller göstermekten sorumlu olmadığı gibi veliler de sorumlu
değildir. Zira velâyet Allah’a (c.c) yakınlıktan ibarettir. Bu makam mâsivâyı
unuttuktan sonra veli kullara bahşedilir.
Bir kimseye bu makam verildiği halde kendisine gayb hakkında bilgi verilmezken,
başka bir kimseye hem bu makam hem de söz konusu bilgiler verilmiş olabilir. Bir
kimse de vardır ki, kendisine bu makam verilmediği halde söz konusu bilgiler
verilmiş olabilir. Bu üçüncü kimse istidraç ehlidir. Onun nefsinin berraklığı
kendisini gaybî konuları keşfetmeye müptela kılmış ve kendisini sapkınlığın
içine salmıştır. Şu âyetler onların halini gözler önüne serer:
ويحسبون أنهم على شيء ألا إنهم هم الكاذبون استحوذ عليهم الشيطان فأنسيهم ذكر الله
أولئك حزب الشيطان ألا إن حزب الشيطان هم الخاسرون
“Onlar kendilerinin bir iş üzerinde olduklarını sanırlar. İyi bilin ki onlar
gerçekten yalancıdırlar. Şeytan onları etkisi altına aldı da kendilerine Allah’ı
anmayı unutturdu. İşte onlar şeytanın yandaşlarıdır. İyi bilin ki şeytanın
yandaşları hep kayıptadırlar”(Mücâdile 58/18-19).
Allah’a yakınlık makamına ermiş birinci ve ikinci kimseler Allah’ın velileri
olup gaybî konuları bilmek onların veliliklerine bir şey katmadığı gibi, bunları
bilmemek de veliliklerinden bir şey eksiltmez. Bunlar arasındaki fark, Allah’a
yakınlık basamaklarında bulundukları farklı mevkilerinden kaynaklanmaktadır.
Çoğu defa Allah’a daha yakın olduğu için gaybî sûretlere vâkıf olmayan veli, bu
sûretlere vâkıf olan veliden daha üstündür.
Bu hususa şeyhlerin şeyhi ve bütün tâifelerin makbulü olan Sühreverdi
Avarifü’l-Maârif1
adlı eserinde temas etmiştir. Benim bu sözümü doğru bulmayan kimseler söz konusu
kitaba bakabilirler.
Sühreverdi bu kitabında kerâmet ve harikulade haller bahsini bitirdikten sonra
bütün bu hallerin Allah’ın bir bağışı olduğunu söyler ve bazı velilere bu gibi
haller verildiği halde onlardan daha üst derecelerde olan diğer bazı velilere bu
gibi hallerin verilmediğini belirtir. Şeyh Sühreverdi bunun sebebi olarak, söz
konusu hallerin yakîn için birer takviye aracı olduğunu ve daha başından
kendisine yakînin özü bahşedilen kimselerin buna ihtiyacı olmadığını söyler.
Zikrettiği bu kerâmetlerin daha önce yaptığı zikrin kalpte cevherleşmesi ve zât
zikrinin meydana gelmesi makamının yanında düşük işler olduğunu ifâde eder..
Bu tâifenin öncüsü ve Şeyhülislâm namıyla bilinen Hâce Abdullah-i Ensârî,
Menâziliü’s-Sâirîn adlı eserinde şöyle der:
“Ferâset iki türlüdür; biri marifet ehlinin ferâseti, diğeri de riyâzet ehlinin
ferâsetidir. Marifet ehlinin ferâseti Allah’ın huzuruna layık olan kimseleri
layık olmayan kimselerden ayırt etmektir. Bunların marifetleri Allah'ı
zikretmekle meşgul olan ve cem makamına ulaşan istidat sahipleridir. Riyazet
ehlinin ferâseti ise mahlukata mahsus ve gaybi olan bir kısım şekilleri ve
haberleri keşfetmektir. Çoğu insanlar Allah ile irtibatı koparıp dünyayla meşgul
olduğundan gönülleri mahlukatın gaybî olan sûret ve haberlerini keşfeden
kimselere meyleder ve onları yüceltir, onların Allah'ın dostları olduğuna
inanırlar.
Bunlar hakikat ehlini bulmaya yanaşmaz ve onların Allah Teala’dan getirdiği
bilgileri şüpheyle karşılarlar. Üstelik bu tutumlarını savunurken, Eğer onlar
iddia edildiği gibi Allah dostu olsalardı bize mahlûkatla ilgili olarak gaybdan
haber verirlerdi. Madem gaybdan haber veremiyorlar, bu takdirde çok daha yüce
şeyleri nasıl keşfedebilirler?’ derler.
Bu yanlış kıyasa dayanarak hakîkat ehlinin Allah’ın zâtına ve sıfatlarına
ilişkin ferâsetini inkâr ederler. Artık doğru haberler karşısında bunların
basireti kapanır ve Allah’ın, hakîkat ehlini –Hak Sübhanehü’ya layık olmaları
bakımından mahlûkatın halleriyle ilgilenseler bile– mahlukatı düşünmekten
kurtarıp onları sadece kendisine tahsis ettiğini ve kendilerini kıskandığı için
onları mâsivadan çektiğini anlayamazlar.”
Hace Abdullah-i Ensâri’nin kitabında buna benzer başka ifâdeler de yer
almaktadır. Ben de bu konuyla alakalı olarak bizzat kendi şeyhimden şunları
dinlemiştim:
“Muhyiddin İbnü’l-Arabî bir kitabında, bol bol keramet gösteren velilerin son
nefeste bunlardan ötürü pişman olduğunu ve 'Keşke bunları göstermeseydik’
dediklerini kaydeder. Eğer üstünlük harikulade hallerin çokluğuna bağlı olsaydı
bunlar üzerine pişmanlık duymanın bir manası olmazdı.”
Soru: Eğer kerâmet velâyetin şartı değilse, veli olmayan kimseyi veli
olan kimseden nasıl ayırabiliriz? Davasında haklı olanla haksız olanı nasıl
seçebiliriz?
Cevap: Veli olan kimseyle veli olmayanı birbirinden ayırmak gerekli bir
şey değildir. Zira bu dünyada haklıyla haksız birbirine karışmıştır. Bir velinin
veliliğini bilmek asla lâzım değildir. Kendi velilikleri hakkında bilgisi
olmayan o kadar veli varken başkalarının bu konuda bilgi sahibi olması nasıl
gerekebilir? Peygamber olan kimseyi peygamber olmayan kimseden ayırmak için
peygamberlikte harikulade haller (mucize) gereklidir. Çünkü bir peygamberin
peygamber olduğunu bilmek farzdır. Veliler, insanları peygamberinin şeriatına
davet ettiği için peygamberinin mucizesi ona kâfidir. Eğer veli şeriatın dışında
bir şeye davet edecek olsaydı, bu durumda harikulade hal göstermekten başka bir
çaresi olmazdı. Velinin dâveti peygamberinin şeriatıyla sınırlı olduğundan
harikulade hal göstermesi kendisine vazife değildir.
Alimler halkı şeriatın zâhirine, veliler de şeriatın hem zâhirine hem de
bâtınına davet ederler. Veliler müritlerine önce tövbe ve Allah’a yönelme yolunu
gösterir, şeriatın hükümlerini yerine getirmeleri için onları teşvik ederler.
Daha sonra müritlerini Hak Teâlâ’yı zikre yönlendirirler. Zikir hali kendilerini
büsbütün kaplayıp kalplerinde zikredilen Allah’tan başka bir şey kalmayıncaya ve
mâsivâ tamamen unutuluncaya kadar bütün vakitlerini zikirle geçirmeleri için
müritlerini ısrarla yönlendirirler. Bu zikre, bir mürit eşyayı hatırlaması için
zorlansa bile hatırlamayacak hale gelinceye kadar devam ettirirler.
Bir velinin, şeriatın zâhir ve bâtınıyla ilişkili olan bu davetinin harikulade
haller göstermeye asla ihtiyaç doğurmayacağı kesindir. Şeyhlik ve müritlik
harikulade hallerle ilgisi olmayan bu dâvetten ibarettir.
Bununla birlikte biz, olgun bir müridin, tarikat eğitimi sırasında şeyhinin
harikulade hallerini her an hissedebileceğini ve onun uzağındayken yaptığı
işlerde kendisinden her zaman yardım dileyebileceğini ve yardım da göreceğini
savunuyoruz. Bu gibi harikulade hallerin yabancılara gösterilmesi lazım olmazken
bir mürşit kendi müritlerine keramet üstüne keramet gösterir.
Mürit şeyhinin kerametlerini nasıl görmez! Şeyhi onun ölmüş kalbini diriltmiş ve
onu keşif ve müşahede makamına çıkarmıştır. Sıradan insanlar nezdinde bedenin
diriltilmesi büyük bir şey iken seçkin kimseler nezdinde kalbin ve ruhun
diriltilmesi büyük bir delildir. Hâce Muhammed Pârsâ (k.s)
er-Risâletü’l-Kudsiyye adlı eserinde, “Bedenin ihyası (diriltilmesi) insanların
çoğuna göre muteber görüldüğü için ehlullah ondan yüz çevirmiş ve ruhları
ihyayla meşgul olmuşlardır” der.
Gerçek şu ki, bedenin diriltilmesi kalbin ve ruhun diriltilmesi yanında yola
atılmış çer çöp gibi değersiz bir şeydir ve diğerine göre abesle iştigaldir.
Zira bedenin diriltilmesi günleri sayılı olan hayata sebep olur; fakat ruhun
diriltilmesi ebedi hayatın sebebidir. Hatta şunu da diyebiliriz ki, ehlullahın
varlığı başlı başına bir keramet, halkı Hakk’a (c.c) dâvet etmeleri Allah’ın
apaçık bir rahmetidir.
Onların ölü kalpleri diriltmesi Allah’ın büyük âyetlerinden bir âyettir. Onlar
yeryüzünün emniyet unsurları, zamanın ganimetleridir. İnsanlar onların hürmetine
yağmur görmekte ve rızıklarına kavuşabilmektedir. Onlar hakkında, “Sözleri devâ,
nazarları şifâdır”, “Onlar hep Allah’ın huzurundadır; onlar öyle bir topluluktur
ki onlarla oturan mahrum kalmaz” gibi müjdeler gelmiştir.
Bu kesimin haklı olanıyla haksız olanını birbirinden ayıran en temel ölçü,
şeriatta istikamettir. Eğer bir şahsın istikameti olur ve onun meclisinde kalpte
Allah’a karşı bir meyil ve yöneliş baş gösterir de mâsivâya karşı bir soğukluk
vâki olursa işte bu şahıs velilik davasında haklıdır. Ve o, dereceleri farklı
olmak üzere evliyadan sayılmaya lâyık bir kimsedir. Tabii bu ölçü de Hak ile
münasebeti olan kimseler içindir; onunla münasebeti olmayan kimse ise bundan
mahrumdur.
İçinde Hudâ’ya meyli olmayan kimse
Peygamberin yüzünü görse neye yarar!
Mektubunuzda, devlet başkanının iyi bir karaktere sahip olduğunu ve kendisinin
adâlete ve dînin hükümlerine uygun hareket ettiğine dâir işaretler gördüm. Bu
beni fazlasıyla memnun etti. Hak Sübhanehû, cihanı sultanın adalet nûruyla
parlattığı gibi, Peygamberimizin (s.a.v) şeriatını da yine onun müspet ilgisiyle
güçlendirmiştir. Fakat bu hususta son dönemlerde bir zaaf hali baş göstermiş ve
bunun sonucunda da İslâm zayıf düşmüştü. Bunu fırsat bilen Hint kâfirleri
pervasızca müslümanların mescitlerini yıkmaya başlamış ve yerlerine kendi
mâbedlerini inşâ etmişlerdi.
Mesela Taniser’de Gergiht havuzunun içinde bir mescit ve büyüklerden birine ait
kabir vardı. Hint kâfirleri bunları yıkıp yerlerine büyük bir manastır bina
etmişlerdi. Ayrıca kâfirler kendi inançlarına ait küfür merasimlerini topluluk
halinde diledikleri gibi icra ederken müslümanlar İslâm’ın hükümlerini icra
etmekten aciz kalmışlardı.
Hintliler, bayram kabul ettikleri ve yemek içmekten uzak durdukları Kades günü
müslüman şehirlerinde bile hiçbir müslümanın ekmek pişirip satmasına müsaade
etmiyorlardı. Fakat kendileri mübarek ramazan ayında meydanlarda ekmek pişirip
satmakta ve müslümanların zayıflığından dolayı hiç kimse kendilerine mani
olamamaktaydı.
Vahlar olsun, yüz bin defa vah olsun! Dönemin sultanı bizim gibi müslüman olduğu
halde biz dervişler bu perişan vaziyete mahkum olmuşuz. Oysa bundan önceki
dönemlerde İslam dini, devlet adamlarının desteğiyle güçlenmiş, âlimler ve
sûfiler hep onlar sayesinde hürmet görmüşlerdir. Devlet adamları bugüne kadar
alimleri ve sûfileri desteklemek sûretiyle şeriati güçlendirmeye çalışmışlardır.
Belki sen de işitmişsindir; Sultan Timur bir gün Buhara sokaklanında dolaştığı
sırada, Hâce Nakşibend’in dergâhındaki dervişler dergâhın halılarını
çırpıyorlarmış. Sultan Timur dergâhın kapısı önüne gelip kendini tozların içine
atmış ve dergâhın tozlarını yüzüne sürerek teberrükte bulunmuştur. Umarım bu
tevâzuu sayesinde akıbeti hayırlı olmuştur.
Nakledildiğine göre Sultan Timur öldüğü zaman Hâce Nakşibend (k.s) hazretleri
onun hakkında şöyle demiştir:
“Sultan öldü, imanını yanında götürdü.”2
Cuma hutbelerinde hatiplerin sultanların adını yâd ederken bir basamak aşağıya
inmelerinin sebebi, bu büyük sultanların Peygamberimize ve râşid halifelere
karşı sergiledikleri tevâzudur. Onlar kendi isimlerinin Peygamberimizin ismiyle
aynı basamakta söylenmesine müsaade etmemişlerdir. Allah Sübhânehû gayretlerini
mükâfatlandırsın.
Ek Bölüm
Ey kardeşim!
“Alnı yere koymak” anlamına gelen “secde” alçalmanın ve boyun bükmenin en son
haddini ifâde eder ve en yüksek tevâzu şeklidir. Bu sebeple âlimlerimiz,
secdenin sadece Allah’a karşı yapılabileceğini söylemişler ve Allah’tan başka
kimseye secde edilmesine müsaade etmemişlerdir.
Şöyle rivâyet edilir:
أن رسول الله صلى الله عليه وسلم كان يؤما يمشى على طريق فجاء اعرابی فطلب منه
معجزة حتى يؤمن فقال له صلى الله عليه وسلم قل لهذه الشجرة أن رسول الله يطلبك!
فتحركت وانقلعت عن محلها وجاءت حتى وقفت بين يدي رسول الله صلى الله عليه وسلم فلما
شاهد الأغرابي هذا الحال أسلم وقال ائذن لي
!أسجد
لك يا رسول الله قال: لا تجوزالشجدة
لغير الله تعالى لو أمرت أحدا أن يسجد لأحد لأمرت المرأة أن تسجد لزوجها
“Bir gün Peygamber Efendimiz (s.a.v) yolda yürüyordu. Bir bedevi Hz.
Peygamber’in yanına gelerek iman etmek için kendisinden mucize göstermesini
istedi. Resûl-i Ekrem (s.a.v) ona şöyle buyurdu:
– Git şu ağaca, Resûlullah (s.a.v) seni istiyor, de!
(O da gidip söyleneni yerine getirdi). Bunun üzerine ağaç köklerinden kopup
Resulullah’a doğru geldi ve Efendimizin önünde durdu. Bunu gören bedevi
Peygamberimize dönerek,
– İzin verin, size secde edeyim ey Allah’ın Resûlü, dedi. Peygamberimiz de ona
şöyle buyurdu:
– Allah’tan başka kimseye secde etmek helâl olmaz. Eğer bir kimsenin başka
bir insana secde etmesini emretseydim, kadının kocasına secde etmesini
emrederdim!”
Bazı fakihler, selâmlama amacıyla sultanlara secde yapılmasını caiz
görmüşlerdir. Ancak büyük sultanlara yakışan, bu konuda Allah’a karşı mütevâzi
davranmaları ve Allah’tan başkasına bu derece saygı gösterilmesine müsaade
etmemeleridir. Allah, âlemi sultana hizmetçi kılmış ve onları kendisine muhtaç
etmiştir.
Bu nimetine karşılık, sultanların Allah’a şükretmeleri gerekir. Bu en yüksek
tevâzu ifadesini sadece Allah’a (c.c) mahsus görerek kendilerine yapılmasına
izin vermemelidirler. Bu konuda Allah’a ortak koşulmasına göz yummamalıdırlar.
Âlimlerin bir kısmı bunu câiz görse de, sultanlar tevâzu yolunu tutarak buna
hiçbir zaman fırsat vermemelidirler.
هل جزاء الإحسان إلا الإحسان
“İyiliğin karşılığı, yalnız iyilik değil midir?” (Rahman 55/60).
Sultan uzak memleketlerden dönüp hilâfet merkezine yerleştiğine göre, bu fakir
Allah’ın izniyle yakında hilâfet merkezine gelebilir. Gerisini karşılaştığımızda
konuşuruz.
Selâm, hidâyete tâbi olan ve Peygamberimizin (s.a.v) sünnetine sarılan
kimselerin üzerine olsun...
(1) Avârifü’l-Maârif,
Sührüverdî hazretlerinin en önemli ve en meşhur eseridir. 63 bölümden meydana
gelir. Muhtelif konuları bakımından Kuşeyrî Risâlesi, Kûtü'l-Kulüb ve İhyâ ile
ciddi benzerlik gösterir. Yıllarca tekkelerde hassaten okutulmuştur.
(2) Bu söz, Buhara halkınca bilinen meşhur bir sözdür. Ancak bu kimsenin Hace
Nakşibend olmadığı söylenmektedir. Zira Hâce Nakşibend’in Ti mur’dan on altı
sene önce vefat ettiği bildirilmektedir.
(3) Rûyânî, el Müsned, nr. 37; Taberânî, el-Kebir, 12/431; Ebû Yusuf, el-Asár, s
203. Hadisin tam tahrici için (kitapta) hadisler bölümündeki 256. Hadise
bakınız.
A. Akçiçek Tercümesi