İLCÂM-ÜL AVÂM AN İLM-İL KELÂM

 

(Kelâm İlminin Tehlikesinden Halkın Muhâfazası)

 

(İmâm-ı Muhammed Gazâlî) “k.s”


 
 

Bismillahirrahmanirrahim

BİRİNCİ BÖLÜM

Müteşâbih Haberler Hakkında Selefin İ’tikâdı:

Basîret ehli yanında şübhesiz en açık hak mezheb, Selefin mezhebidir. Ya’nî Ashâb-ı kirâm ve tâbi’înin mezhebidir. İşte şimdi bu mezhebi ve delîllerini açıklıyarak diyorum ki, bizce hak olan Selef mezhebinin hakîkati, avâmdan olan, ya’nî islâm i’tikâdını iyice bilmeyen bir kimseye, Allahü Teâlâ'nın zâtı ve sıfatları hakkında müteşâbih bir haber veyâ söz ulaşınca, onun üzerine yedi şey vâcib olur:

1– Takdîs,

2– Tasdîk,

3– Aczini i’tirâf etmek,

4– Sükût,

5– Keff (el çekmek, çekinmek),

6– İmsâk,

7– Ma’rifet ehline teslîm olmak.

1– Takdîs: Allahü Teâlâyı cisim olmaktan ve cisme benzer şeylerden tenzîh etmektir.

2– Tasdîk: Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurduklarına inanmaktır. Bütün bildirdikleri haktır, doğrudur. Buyurduklarında sadıktır. Hak O'nun dediği ve murâd ettiği yöndedir.

3– Aczini i’tirâf etmek: Avâmın, müteşâbih bir haberde Allahü Teâlâ'nın ve Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” murâdını bilmenin ve anlamanın, gücü dışında olduğunu ikrâr etmektir. Zâten bu avâmın şânından değildir, vazîfesi de değildir.

4– Sükût: Teşbîhe götüren haberlerin ma’nâsından avâmın suâl sormaması, o mevzu’a dalmaması, ondan suâl etmenin bid’at olduğunu bilmesidir. O mevzu’a dalmasında dîni için tehlike vardır. Farkında olmadan küfre düşebilir.

5– İmsâk: Teşbîh uyandıran lafızlarda tasarruf etmemek [hüküm vermemek], başka bir dile çevirmemek, onda ziyâde ve noksanlık yapmamak, cem’ ve tefrîk [birleştirme ve ayırma] yapmamaktır. Belki söylenen lafzı, îrâdı, irâbı, tasrîfi ve sîgası nasıl bildirilmişse, o şekilde söylemelidir.

6– Keff: Avâmın, müteşâbih sözlerin ma’nâlarını irdelemekten gönlünü ve zihnini men’ etmek ve tefekkür etmemektir.

7– Teslîm: Ma’rifet ehline teslîm olmaktır. Kendisine âcizliği dolayısıyla gizli olan müteşâbihlerin, Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem”, peygamberlere “aleyhimüsselâm”, sıddîklara ve velîlere gizli kalmadığına i’tikâd etmektir.

Selef-i sâlihîn, yukarıdaki yedi maddeyi avâmın her biri üzerine vazîfe olarak vâcib kılınmasını i’tikâd etmişlerdir. Selefin bu yedi vazîfenin herhangi birine muhâlefeti düşünülemez. Şimdi bu vazîfeleri teker teker açıklayalım:

BİRİNCİ VAZÎFE: TAKDÎS

(Allahü Teâlâ Âdem aleyhisselâmın çamurunu eliyle yoğurdu) ve (Mü’minin kalbi Rahmânın iki parmağı arasındadır) hadîs-i şerîflerin de geçen el (yed) ve parmak (usbu’) kelimeleri teşbîhe götüren, müteşâbih lafzlardır. El kelimesi duyulduğunda iki ma’nâ akla gelir. Bunlardan biri et, kemik, sinir ve damarlardan müteşekkil uzva konulmuş isimdir. Et, kemik, sinir ve damarlar husûsî sıfatları olan husûsî cisimlerdir. Cisim, uzunluğu, genişliği ve derinliği olan [boşlukta yer kaplayan maddenin şekil almış hâli olan] şeylerdir. Bulunduğu mekânda başka birinin bulunmasına mâni’ olur. Kendisi yerinden ayrılmadıkça oraya başkası giremez.

Ba’zan bu el lafzı, aslâ cisim ile alâkalı olmayan bir ma’nâya da gelebilir. Meselâ, “Ülke Emîrin elindedir” denildiğinde, emîrin eli kesik olsa bile ülkenin emîrin hükmü ve idâresi altında olduğu anlaşılır. Avâm olsun, havâs olsun hadîs-i şerîfte bildirilen elin et, kan ve kemikten müteşekkil olan uzuv olmadığını düşünmelidir. Çün ki, Allahü Teâlâ hakkında böyle düşünmek muhaldir, mümkün değildir. Zîrâ Allahü Teâlâ, cisim olan şeylerle vasıflandırılmaktan münezzehtir. Allahü Teâlâ'yı uzuvlardan meydâna gelmiş bir cisim olarak düşünen, puta tapmış olur. Çün ki her cisim mahlûktur. Mahlûka ibâdet etmek küfürdür. Puta tapmak küfürdür. Çün ki put, mahlûktur ve cisimdir. Cisme tapan da halef ve selef imâmlarının icmâ’ı ile kâfir olur. Bu kendisine tapılan cisim, ister sert ve katı dağlar gibi kesîf olsun, ister hava ve su gibi latîf olsun, ister yeryüzü gibi karanlık, ister güneş, ay ve yıldızlar gibi parlak olsun, ister hava gibi renksiz ve şeffaf olsun, ister Arş, Kürsî ve gök kadar büyük olsun, ister zerre ve toz gibi küçük olsun, ister taş gibi cansız olsun, ister insan gibi canlı olsun, her hâl-ü kârda putdur. Cismin güzelliği, cemâli, azameti, küçüklüğü, katılığı, kalıcı olması onu put olmaktan çıkarmaz.

Allahü Teâlâ cisim değildir, eli ve parmağı cisim değildir diyen kimse, Onu uzviyyetden, et ve sinirden nefy etmiş olur. Böylece hâdis olmanın îcâb ettirdiği şeylerden Rabbini tenzîh etmiş olur. Ondan sonra, Allahü Teâlâ'nın eline ve parmağına dâir Kur’ân-ı kerîm veyâ hadîs-i şerîf de geçen kelimenin, cisim olmayan veyâ cisimlere has olan sıfatlardan başka, Allahü Teâlâ'nın şânına lâyık bir ma’nâsı olduğuna inanmak lâzımdır. Bu ma’nâyı anlayamıyan, hakîkatini kavrayamıyan için mükellefiyet yoktur. Çün ki bu ma’nâları bilmekle aslâ mükellef tutulmamıştır. Bunların hakîkî ma’nâsını veyâ te’vîlini bilmesi üzerine vâcib değildir. Vâcib olan, ileride geleceği gibi, müteşâbih kelimeler üzerinde derin düşüncelere dalmamaktır.

İkinci misâl: Hadîs-i şerîflerde bildirilen sûret lafzıdır. (Allahü Teâlâ Âdemi kendi sûretinde yarattı) ve (Ben Rabbimi en güzel sûrette gördüm)hadîs-i şerîflerindeki sûret lafzı, müşterek isimdir. Ba’zan et ve kemikden meydâna gelmiş, her biri husûsî yapıda olan göz, burun, ağız, yanak gibi cisimlerin özel bir şekilde düzenlenmesinden hâsıl olan hey’ete verilen isimdir. Ba’zan de sûret lafzı kullanılınca, cisim olmayan, cisimde hey’et ve cisimlerde tertîb olmayan şey murâd olunur. Meselâ, “Mes’elenin sûretini bildi” ve benzeri sözlerdeki sûret lafzları böyledir. Her mü’min bilmelidir ki, sûret lafzı, Allahü Teâlâ için yukarıdaki birinci ma’nâdaki gibi et ve kemikten meydâna gelmiş burun, ağız ve yanaktan müteşekkil düşünülemez. Çün ki bunların hepsi cisimdir ve cisimlerdeki hey’ettir. Cisimlerin ve hey’etlerin yaratıcısı, bunlara benzemekten ve sıfatlarından münezzehtir. Bunu yakînen böyle bilen mü’mindir.

Eğer hâtırına, bu kelimeden kasd edilen ma’nâ bu değilse, acabâ istenen ma’nâ nedir, diye gelirse, bu durumda bilmelidir ki, bu mevzû’da araştırma yapmak emrolunmamış, bu mevzû’a dalmamak emrolunmuştur. Çün ki bu mevzû’, tâkatinin üstündedir. Fakat o kimseye lâzım olan, sûret lafzı ile, cisim ve cisme has sıfat olmayan ve Allahü Teâlâ'nın azamet ve celâline lâyık olan bir ma’nânın murâd buyurulduğunu i’ti kâd etmesidir.

Üçüncü misâl: Bir kimsenin kulağına nüzûl (inme) kelimesi çalınınca, bunun müşterek isim olduğunu bilmelidir. (Allahü Teâlâ her gece dünyâ semâsına iner) hadîs-i şerîfindeki inme (nüzûl), müteşâbih bir kelimedir. İnsanın hâtırına cisimin inmesi gelebilir. Ba’zan nüzûl cisimler için kullanılır. O zamân nüzûl kelimesinin üç cisme ihtiyâcı vardır. Birincisi, sâkinine mekân olan yüksek cisimdir. İkincisi, yine sâkinine mekân olan alçak cisimdir. Üçüncüsü, aşağıdan yukarıya ve yukarıdan aşağıya intikâl eden cisimdir. Aşağıdan yukarıya çıkmağa su’ûd, urûc veyâ raky denir. Yüksekten alçağa inmeğe de nüzûl ve hübût denir.

Ba’zan da nüzûl lafzı cisimden başka ma’nâda kullanılır. O zamân cismin hareketi ve intikâlini düşünmeğe ihtiyâc kalmaz. Nitekim Allahü Teâlâ, Zümer sûresi, altıncı âyetinde meâlen, (Sizin için [büyük baş] hayvanlardan sekiz çift indirdi) buyurmuştur. Deve, sığır gibi hayvanların gökten intikâl ederek nüzûl etmeleri görülmemiştir. Bunların rahimlerde yaratıldığı bilinmektedir. O hâlde bu inzâlde şübhesiz başka bir ma’nâ vardır.

İmâm-ı Şâfi’î “radıyallahü anh” da, “Mısır'a gitdiğimde, Mısır halkı sözümü anlamadılar. Ben de indim, sonra dahâ indim, sonra dahâ da indim” buyurmuştur. İmâm-ı Şâfi’î bu inme ile, vücûdunun aşağıya indiğini kasdetmemişlerdir. [Halkın seviyesine indiklerini söylemişlerdir.] O hâlde her mü’min, Allahü Teâlâ hakkında nüzûl, birinci ma’nâda olduğu gibi, bir şahsın cesedi ile yukarıdan aşağıya intikâli olmadığını kesin bilmelidir. Çün ki şahıs ve cesed cisimdir. Allahü Teâlâ ise cisim değildir.

Eğer bu ma’nâ kasd edilmiyor ise, hangi ma’nâ kasd ediliyor, diye hâtırına bir düşünce gelirse, ona deriz ki: Semâdan devenin indirilmesini anlamakta âciz olan sen, Allahü Teâlâ'nın dünyâ semâsına nüzûlünü anlamakta dahâ da âcizsin. Bu konu seni ilgilendirmez. İbâdetin ile veyâ mesleğinle meşgûl ol. Dilini tut. Her ne kadar hakîkatini ve nasıl olduğunu bilmesen de arab lügatinde nüzûl kelimesinin, Allahü Teâlâ'nın azâmet ve celâline yakışır bir ma’nâsının câiz olduğunu bilmelisin.

Dördüncü misâl: Kur’ân-ı kerîmdeki fevk [üst] lafzıdır. En’am sûresi, on sekizinci âyet-i kerîmesinde meâlen, (O kullarının fevkinde yegâne tasarruf sâhibidir) ve Nahl sûresi, ellinci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Fevklerinde olan Rablerinden korkarlar) buyurulmuştur. Bu âyet-i kerîmelerde geçen fevk kelimesini avâmdan birisi duyduğu zamân, fevk kelimesinin iki ma’nâda kullanılan müşterek bir isim olduğunu bilmelidir. Birinci ma’nâsı, yukarıda olan bir cismin aşağıda olan bir cisme nisbeti gibidir. Ya’nî yukarıda olan aşağıdakinin başının üzerinde olmasıdır. İkinci ma’nâda fevk, rütbe için kullanılır. Bu ma’nâda, “ilim ilimden üstündür” denildiği gibi, “Halîfe sultânın fevkindedir” ve “Sultân vezîrin fevkindedir” denir. Birinci ma’nâ, bir cismin diğer bir cisme nisbetini gerektirir. İkinci ma’nâda ise, cisme ihtiyâç yoktur.

O hâlde mü’min, kesin olarak bilmelidir ki, birinci ma’nâ, istenen ma’nâ değildir. Allahü Teâlâ hakkında muhâldir. Çün ki birinci ma’nâ, cismin veyâ cisimlerin sıfatlarının îcâb ettirdiklerindendir.

O hâlde fevk kelimesinin birinci ma’nâsının Allahü Teâlâ hakkında nefy edileceğini bilen kimsenin, bu kelimenin niçin ve ne ma’nâda kullanıldığını bilmese de, üzerine herhangi bir mes’ûliyyet yüklenmez ve bu mevzû’a dalıp araştırmasına lüzûm yoktur. Zikrettiğimiz müteşâbih lafzların üzerine zikretmediklerimiz kıyâs edilebilir.

İKİNCİ VAZÎFE: ÎMÂN VE TASDÎK

Müteşâbih lafızlarda irâde olunan ma’nânın, Allahü Teâlâ'nın azâmet ve celâline yakışır bir ma’nâ kastedildiğini kesin olarak bilmek ve Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” Allahü Teâlâ'yı bu lafızlarla vasfetmesinde sâdık olduğunu bilmek ve inanmaktır. Resûlullahın buyurduklarının doğru, haber verdiklerinin hak olduğunu şübhe etmeden kalben tasdîk etmeli, ya’nî muhakkat, şeksiz ve şübhesiz inandık ve tasdîk etdik, demelidir. Hakîkatine vâkıf olmasam da, Allahü Teâlâ kendisini ne ile vasf etmiş veyâ Resûlü Onu nasıl vasf etmiş ise, Allahü Teâlâ [kendisinin ve Resûlünün] vasf ettikleri gibidir. İrâde ettikleri ma’nâ ve söyledikleri vech üzere haktır, demelidir.

Suâl: Tasdîk ancak tasavvurdan sonra, îmân ise, ancak anladıktan sonra olur. Müteşâbih lafızların ma’nâlarını anlamayan kimse, bu lafızları söyleyenin sâdık olduğuna nasıl inanır?

Cevâb: İşleri icmâlî, ya’nî kısa ve toplu hâlde olarak tasdîk etmek muhal değildir. Her akıl sâhibi, bu müteşâbih lafızlardan ma’nâlar murâd edildiğini ve her ismin bir müsemmâsı kastedildiğini bilir. O hâlde haber verilen şeyin haber verildiği üzere doğru olduğuna i’tikâd etmek mümkündür. Bu icmâl yolu ile ma’kûldür. Bu lafızlardan mufassal değil, mücmel işleri anlamak ve tasdîk etmek mümkündür. “Evde canlı vardır” denildiğinde, bu söze, insan mıdır, at mıdır veyâ başka bir canlı mıdır bilmeden, evde bir canlının olduğunu tasdîk etmek mümkündür. Hattâ “Evde bir şey vardır” denildiğinde, o şeyin ne olduğunu bilmese de, evdeki şeyin varlığını tasdîk etmek mümkündür. Bunun gibi, meâl-i şerîfi (Rahmân Arş'a istivâ etmiştir) olan, Tâhâ sûresi beşinci âyet-i kerîmesini duyan kimse, istivâ lafzından, mücmel olarak Arşa özel bir nisbet irâde edildiğini anlar. Bu nisbetin Arş üzerine istikrâr, mahlûklarına dönüş, Arş-ı a’lâ ile ittihâd [birleşme], Arşı istîlâ etme [hükmü altına alma] veyâ nisbete delâlet eden başka bir ma’nâya geldiğini bilmeden de, istivâdan murâdın Arş'a özel bir nisbetin olduğunu tasdîk etmesi mümkündür.

Suâl: Halka anlamadığı şekilde hitâb etmenin fâidesi nedir?

Cevâb: Bu hitâbdan maksad, ehli olan kimselere anlatmaktır. Onlar da evliyâ ve râsih ilimli âlimlerdir. Bunlar kasdedilen ma’nâyı anlamışlardır. Akıllı olanlara hitâb eden kimsenin, çocukların anlayabileceği sözlerle hitâb etmesi şart değildir. Avâmın âriflere nisbeti, çocukların bâliğ olanlara nisbeti gibidir. Çocukların, anlamadığı şeyleri bâliğlerden sorması, bâliğlerin de çocuklara, “Bu sizin işiniz değil, bunlar üzerinde durmayınız, başka sözler üzerinde durunuz”, demeleri lâzımdır. Avâmdan olan câhiller bir şey sorarlarsa, onlara meâl-i şerîfi (Ehl-i zikre [ya’nî âlimlere] sorunuz) olan Nahl sûresi kırk üçüncü âyet-i kerîmesini söylemelidir. Eğer anlama kâbiliyyetinde iseler, onlara anlatılır. Aksi takdîrde onlara, meâl-i şerîfi, (Size az bir bilgi verilmiştir) olan İsrâ sûresi, seksen beşinci âyet-i kerîmesi ile, meâl-i şerîfi, (Size açıklanınca, hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayınız) olan Mâide sûresi, yüz birinci âyet-i kerîmesini söylemelidir. Bu suâlin ma’nâları bunlardır. Bunlara îmân etmek vâcibtir. Keyfiyyeti, nasıl olduğu sizin için meçhûldür. Bu müteşâbih lafzlardan suâl etmek bid’attir. İmâm-ı Mâlik “rahmetullahi aleyh”, “İstivâ ma’lûmdur. Keyfiyyeti meçhûldür. Ona inanmak vâcibdir” buyurmuştur.

O hâlde zihinde tafsîlâtı olmayan mücmel şeylere îmân etmek mümkündür. Allahü Teâlâ hakkında muhal olanları nefyederek tenzîh etmek tafsîlâtlı olmalıdır. Çün ki nefyedilenler cisim ve cismin îcâblarıdır. Burada cisimden maksadımız, eni, boyu ve derinliği olan, kuvvetli ise, bulunduğu yere geçmeği taleb edene mâni’ olan, za’îf ise, kendisini yerinden çıkarmak isteyen itici bir kuvvet ile kendi yerinden ayrılan bir şeydir. Çok açık olmakla berâber cismi açıklamamız, avâmın bir kısmının belki cisim ile ne murâd edildiğini anlayamazlar diye düşündüğümüz içindir.

ÜÇÜNCÜ VAZÎFE: ACZİNİ İ’TİRÂF

Müteşâbih sözlerin ma’nâlarının künhüne ve hakîkatine vâkıf olmayan, bu ma’nâların te’vîlini ve murâd olunan ma’nâyı bilmeyen kimsenin aczini ikrâr etmesi vâcib olur. Çün ki müteşâbihâtı tasdîk etmek vâcibdir. Hâlbuki kendisi murâd olunan ma’nâyı anlamaktan âcizdir. Bildiğini, anladığını iddiâ ederse yalan söylemiş olur. İmâm-ı Mâlikin “rahimehullah”, “keyfiyyeti meçhûldür” sözünün ma’nâsı da budur. Ya’nî (istivâ) kelimesi ile murâd olunan şeyin ne olduğu kesin olarak belirtilmemiştir. Râsih ilimli âlimler ve evliyâdan ârif olanlar için keyfiyyet ma’lûmdur. Bunlar, ma’rifette avâmın sınırını aşıp, müteşâbihâtı anlama meydânında dönüp dolaştılar. Ma’rifet sahrâsında nice yollar kat’ettiler. Buna rağmen onların da müteşâbihâtdan henüz ulaşamadıkları kısımları kalmıştır. Hattâ kendilerine keşfolan ma’rifetler çok az, gizli kalan ma’rifetler çok fazla olup, aralarında nisbet bile kurulamaz. Ya’nî gizli ve örtülü ma’rifetlerin çokluğuna izâfetle, keşfolunan ma’rifetlerin mikdârı çok azdır. Seyyid-ül Enbiyâ “sallallahü aleyhi ve sellem”, gizli, örtülü ma’rifetlerin çokluğuna izâfeten, (Seni medh ve senâ etmeğe kalkışsam sayamam. Sen kendini senâ etdiğin gibisin) buyurmuştur. Keşf olunan ma’rifetlerin azlığına izâfeten de Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Allahü Teâlâ'yı en iyi tanıyanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. Allahü Teâlâ'yı en iyi tanıyanınız benim) buyurmuştur.

Kavuşulacak mertebelerin, hâllerin en sonuna gelenler de bu yolun sonunda, onların acz ve kusûr içinde kalmaları zarûrî olduğundan, sıddîkların efendisi Ebû Bekr “radıyallahü anh”, “anlamaktan âciz olduğunu bilmek, anlamaktır” veyâ “anlayamadığını anlamak, anlamaktır” buyurmuştur. Müteşâbih ma’nâların hakîkatlerinin evvellerinin avâma nisbeti, sonlarının havâssa nisbeti gibidir. [Ebû Bekrin “radıyallahü anh” sözünden havâssın aczini i’tirâf ettiği görülmektedir.] Bu durumda avâmın aczini i’tirâf etmesi nasıl vâcib olmaz?

DÖRDÜNCÜ VAZÎFE: SÜKÛT

Müteşâbihât hakkında suâl sormaktan sükût etmek, ya’nî suâl sormamaktır. Bu vazîfe bütün avâm üzerine vâcibdir. Çün ki suâl etmekle, gücünün yetmediği, aklının ermediği işe atılmış ve ehli olmadığı bir mevzu’a dalmış olur. Eğer avâm suâlini bir câhile sorarsa, onun vereceği cevâb, avâmın cehlini arttırır. Belki de onu, farkına varmadan küfre götürür. Eğer avâm suâlini ârif bir kimseye sorarsa, ârif ona anlatmakdan âciz kalır. Nitekim bir baba, mektebe yeni başlayan çocuğuna, mektebe gitmenin fâidelerini anlatmaktan âciz kalır. Kuyumcu da san’atının inceliklerini mesleğinde mâhir olan bir marangoza anlatmaktan âcizdir. Marangoz, kuyumculuğun inceliklerini anlamaktan âcizdir. Çün ki o, ömrünü marangozluğu öğrenmekle ve yapmakla geçirdiği için, marangozluğun inceliklerini bilir. Bunun gibi kuyumcu da ömrünü, kuyumculuğu öğrenmekle ve yapmakla geçirmiştir. Önceleri o mesleği bilmiyordu. Dünyâ işleri ve ma’rifetullah kabîlinden olmayan şeylerle meşgûl olanlar umûr-u ilâhiyye ma’rifetlerinden âcizdirler. San’atdan yüz çevirenler de hiç bir san’atı yapamazlar. Süt çocuğunun et ve ekmek ile beslenmesinden âciz olması, fıtratındaki kusûrdandır. Ekmek ve etin olmamasından ve gıdâ olmaktan eksik oldukları için de değildir. Fakat [süt çocuğu gibi] bünyesi za’îf olanların tabî’ati et ve ekmek ile, kuvvetli gıdâlar ile beslenmeğe müsâit değildir. Onun için bir kimse, za’îf olan çocuğa et ve ekmek yedirirse veyâ yemesine imkân sağlarsa, o çocuğu helâk etmiş olur. Bunun gibi, avâmdan olan bir kimse, bu müteşâbihât ma’nâlarını sorarsa, onu zecretmek, mâni’ olmak ve halîfe Ömer'in “radıyallahü anh” müteşâbih âyetlerden soranlara yaptığı gibi, kamçı ile dövmek lâzımdır. Nitekim Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bir kaç kişinin kader mes’elesine dalıp, tartıştıklarını gördü. Bu konuda kendisine bir suâl sorduklarında, (Siz bununla mı emredildiniz. Sizden öncekiler çok suâl sormakla helâk oldular) buyurdular.

Bunun için derim ki: Vâ’izlerin kürsîler üzerinde halkın müteşâbihâtdan olan suâllerine, te’vîle dalarak, açıklayarak cevâb vermeleri harâmdır. Onlara vâcib olan, selef-i sâlihînin zikrettiği ve bizim bildirdiğimizin dışına çıkmamaktır. Bu da, tenzîhde mübâlağa etmek, teşbîhi nefy etmek, Allahü Teâlâ'nın cisimden ve cismin sıfatlarından münezzeh olduğunu söylemektir. Bu mevzû’da dilediği kadar mübâlağa edebilir. Hattâ “kalbinize gelen her şeyi, içinize gelen her düşünceyi, hâtırınıza gelen her tasavvuru Allahü Teâlâ yaratmıştır. Bunların hepsinden ve benzerlerinden münezzehtir” demelidir. Haberlerde cisme ve cismin sıfatlarına âit hiç bir ma’nâ kastedilmediğini, murâd olunan şeyin hakîkatini kavramak ehliyyetine sâhib olmadıklarını, bunlardan suâl etmeğe, irdeleme yapmağa yetkili olmadıklarını beyân etmesi, bu gibi fâidesiz şeylerle değil, takvâ ile meşgûl olmalarını tavsiye etmesi lâzımdır. Allahü Teâlâ'nın kendilerine bunu [müteşâbihâtı bilmeği] emretmediğini, Onun emrettiklerini yapıp, men’ ettiklerinden kaçınmaları îcâb ettiğini söylemelidir. İşte siz, bunlardan men’edildiniz. Bunlardan bir şey suâl etmeyiniz. Bu konuda her ne zamân bir şey işitirseniz sükût ediniz, mutlaka, bize ilimden az verildi. Müteşâbihât, bize verilen az ilim ile çözülecek mes’elelerden değildir demeleri gerektiğini söylemesi lâzımdır.

BEŞİNCİ VAZÎFE: İMSÂK

Âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerde vârid olan müteşâbih lafızlarda tasarruf yapmaktan, müdâhele etmekten kendini alıkoymaktır. Halkın teşbîhe götüren lafızlarda sessiz kalması, bu kelimeleri olduğu gibi bırakması vâcibdir. Bu lafızlarda tasarruf etmekten kendini tutmak, altı yönden lâzımdır. Bu altı şey şunlardır:

Tefsîr, te’vîl, tasrîf, tefrî’, cem’, tefrîk.

I – Tefsîr yolu ile tasarrufda bulunmak: Arabî lisanında bir lafzı, başka bir dilde bu lafzın yerini tutan bir kelime ile değiştirmek veyâ ma’nâsını farsça veyâ türkçe olarak söylemektir. Müteşâbih lafızları vârid olduğu şekilde aynen söylemelidir. Çün ki arabîde bulunan lafzlara mutâbık olan bir lafız fârisîde bulunmaz. Bulunsa bile istiâre yönünden arab âdeti ile fars âdeti birbirine uymaz. Arabîde birkaç ma’nâya gelen müşterek kelimeler vardır. Diğer dillerde böyle değildir.

Tefsîr için birinci misâl: İstivâ lafzıdır. Arabların kullandıkları istivâ lafzının ma’nâsına tam mutâbık olan ve bu ma’nâyı uyandıran şumüllü bir kelime farslarda yoktur. Nitekim istivânın karşılığı olarak fârisîde (râst be istâd) ifâdesi kullanılır. Bu ifâdede iki kelime vardır. Birinci kelime olan râst, eğri ve bükük tasavvur edilen bir şeydeki diklik ve doğruluğu ifâde eder. Beistâd ise, hareket ve sarsılma tasavvur edilen şeylerdeki sükûn ve sebâtı beyân eder. (Râst beistâd)ın ifâde ettiği, iş’âr ve işâret ettiği ma’nâlar, istivâ lafzının işâret ettiği ma’nâlardan dahâ açıktır. Delâlet ve iş’ârda [bildirmede] farklı oldukları için (râst beistâd) kelimesi, (istivâ)nın misli [onun gibisi, benzeri] olamaz. Bir kelimeyi ancak en gizli ve en ince, az bir şey de olsa hiçbir yönden muhâlefeti, ya’nî uygunsuzluğu olmayan, tam benzeri ve mürâdifi, ya’nî eş anlamlısı olan bir kelime ile değiştirmek câizdir.

Tefsîr için ikinci misâl: Arabî lisanında (usbu’) ya’nî parmak, ni’met ma’nâsında istiâre olunur. Falan kimsenin üzerimde parmağı vardır demek, ni’meti vardır demektir. Fârisî dilinde parmağa engüşt denir. Fakat bu istiâreyi acemler âdet edinmemişlerdir. Mecâz ve istiâreye arablar, acemlerden dahâ geniş yer vermişlerdir. Hattâ bu konuda arabların genişliği ile acemlerin donukluğu arasında nisbet bile yoktur. Müsteâr ma’nâ, arab dilinde güzelleşir, acem dilinde ise kulağın ona meyletmeyeceği, kalbin de nefret edeceği şekilde çirkinleşir. İki kelime arasında farklılık olduğunda, birinin yerine diğerini almak, benzeri ile değiştirerek tefsîr etmek olmayıp, muhâlifi ile değiştirerek tefsîr etmek olur. Hâlbuki bir kelimeyi ancak misli, ya’nî benzeri ile değiştirmek câizdir.

Tefsîr için üçüncü misâl: (Ayn), göz kelimesidir. Bu kelimeyi tefsîr etmek isteyen, ma’nâlarının en açığı ile fârisîde karşılığı (çeşm)dir der. (Ayn) kelimesi arabîde, bilinen görme uzvu ile birlikte, su kaynağı, altın ve gümüş ma’nâlarında da kullanılan bir müşterek isimdir. Çeşm lafzı ise sâdece gören uzuv ma’nâsına gelip, diğer ma’nâlarla ortaklığı yoktur. (Cenb) ya’nî yan ve (vech) ya’nî yüz kelimeleri de bunun gibidir. Bunun için müteşâbih kelimelerin değiştirilmesine karşı çıkıyor, arabî olarak geldiği şekil de bırakılmasını lüzûmlu görüyoruz.

Suâl: Ayn ile çeşm arasındaki farklılığın bütün lafzlarda olduğunu iddiâ etmek doğru değildir. Zîrâ ekmek ma’nâsına gelen arabî (hubz) ve fârisî (nân) kelimeleri arasında ve et ma’nâsına gelen arabî (lahm) ve fârisî (gûşt) kelimeleri arasında da fark yoktur. Ba’zı lafızların ma’nâlarında farklılık var denirse, bunları değiştirmeği men’etmeli, benzer olanlara mâni’ olunmamalıdır.

Cevâb: Gerçekden bu farklılık bütün kelimelerde değil, ba’zılarındadır. Arabî (yed) el kelimesi ile fârisî (dest) el kelimesi her iki lügatde, iştirâkde, istiârede ve diğer işlerde müsâvî olabilir. Ancak iş, bir kelimeyi diğeri ile değiştirmenin câiz olup olmadığına gelince, bu iki kelime arasındaki ayırımı anlayabilmek, aralarındaki farklılıkların inceliklerine vâkıf olmak herkes için kolay ve açık değildir. Hattâ bu konuda müşküller çoğalır. İki kelimedeki farklılık ve benzerlik mahalleri birbirinden ayrılamaz olur. Bu durumda önümüzde iki durum vardır. Yâ müteşâbih lafzı başka lafız ile değiştirmede kapıyı kapatarak ihtiyâtlı davranacağız ki, bu değiştirmeğe, tebdîle zarûret ve ihtiyâç da yoktur. Veyâ kapıyı açacağız. Halkı oraya süreceğiz. O zamân herkes istediği gibi bir lafzı diğeri ile değiştirerek tehlikeye düşecektir.

Acabâ bu iki yoldan hangisi dahâ ihtiyâtlı, dahâ sağlamdır? Üstelik konumuz Allahü Teâlâ'nın zâtı ve sıfatlarıdır. Bana göre bu işin çok tehlikeli bir iş olduğunu kabûl ve ikrâr etmeyen hiçbir akıllı ve dindâr kimse yoktur. Tehlike, Allahü Teâlâ'nın sıfatlarında tebdîl ve tefsîr yapmaktadır. Bundan kaçınmak lâzımdır. Nasıl kaçınılmasın ki, şerî’at, boşanmış olan kadına, rahminin berâeti ve nesebin karışmaması için, velâyet ve verâset hükmü ve nesebin terettübü için ihtiyâten iddet beklemeği vâcib kılmışdır. Bununla berâber âlimler, boşanmış olan kısır kadının, âdetden kesilmiş kadının, bülûğa ermemiş nikâhlı kız çocuğunun ve ma’zûle kadının [çocuğu olmaması için hep azlolunmuş kadının] da iddet beklemesi vâcibdir dediler. Çün ki rahmin içinde olanı ancak mübâlağa ile gâibleri bilen Allahü azîmüşşân bilir. Nitekim Allahü Teâlâ, Lokman sûresi otuz dördüncü âyet-i kerîmesinde meâlen, (Rahimlerde olanı O bilir) buyurmaktadır. Eğer biz iddet konusunda tafsîlâta girerek akıl yürütme kapısını açarsak [kısır kadın, âdetden kesilen kadın, bülûğa ermemiş nikâhlı kız ve ma’zûle kadının, boşandıkları zamân çocukları olamayacağı için iddet beklemeleri îcâb etmez sonucu çıkar. Bu ise doğru değildir. Allahü Teâlâ'nın sıfatları ve müteşâbih kelimelerde değiştirme, tefsîr ve te’vîl yolunu açarsak] o zamân tehlikeli bir işe girmiş oluruz. Hâmile kalmadıkları hâlde yukarıdaki dört kadının iddet beklemesinin vâcib olduğunu kabûl etmek, kabûl etmeyerek tehlikeli bir işe girmekten dahâ kolaydır. Bu üç kadına, iddetin vâcib olması nasıl şer’î bir hüküm ise, arabî lafızların tebdîlinin de harâm olduğu ictihâd ile sâbit olan şer’î hükümdür. Burada tercîh olunan yol, dahâ önce geçtiği gibi, arabî lafızların değiştirilmesine kapalı olan birinci yoldur. Allahü Teâlâ ve sıfatları hakkında vârid olan haberlerde ve Kur’ân-ı kerîmdeki lafızlardan murâd olunan ma’nâlarda ihtiyâtlı davranmak, elbette ki iddetteki ihtiyâttan ve fukahâ-ı kirâmın bu kabîlden olan ihtiyâtlarından dahâ mühim ve evlâdır.

II – Te’vîl yolu ile tasarrufda bulunmak: Bir kelimenin zâhirî ma’nâsını bir tarafa bırakıp, onun başka bir ma’nâsını beyân etmektir. Bu da ya avâmın kendisinden vâki’ olur. Veyâ avâm ile berâber ârifden vâki’ olur. Veyâ ârifin kendisi ile Rabbi arasında kendisinden vâki’ olmak üzere üç yerdedir:

1. Avâmın te’vîli:

Avâmdan birinin [âmînin] kendi kendine uğraşarak yaptığı te’vîl olup harâmdır. Yüzmeyi iyi bilmeyen birinin denize dalması gibidir. Bunun harâmlığında şübhe yoktur. Ma’rifetullah denizi, su denizinden dahâ derin ve dahâ tehlikelidir. Bu denizde helâk olana, ondan sonra hayât yoktur. Dünyâ denizinde helâk olanın ancak fânî hayâtı izâle olur. Bu denizde helâk olanın ebedî hayâtı zâil olur. İki helâk arasında ne büyük fark vardır.

2. Avâm ile âlim arasındaki te’vîl:

Bu da birinci gibi yasak ve tehlikelidir. Bunun misâli, çok iyi yüzen ve denize dalıp çıkabilen birinin, yüzmekten âciz, kalbi ve bedeni hasta olan birisini yanına alarak denize açılması gibidir. Bu da harâmdır. Çün ki bu hareket acemi ve hasta adamı helâk olmak tehlikesi ile karşı karşıya getirir. Belki kıyıya yakın yerlerde onu koruyabilir. Ama dalgalı yerlerde muhâfaza edemez. Eğer ona, sâhile yakın yerlerde kalmasını emr etse, itâ’at etmez. Ona, dalgaların çarpışması esnâsında ve yutmak için ağızlarını açmış timsâhlarla karşılaştığı zamân sâkin olmasını emretse de o, bedeni ve kalbi râhatsız olduğu, tâkatinde kusûr olduğu [gücü az olduğu] için, dalgıcın sâkin ol emrini istenildiği şekilde yerine getiremez. Bu misâl, âlimin avâma, zâhirin hilâfında tasarruf etme ve te’vîl yapma kapısını açmasına en uygun misâldir.

Edîb, nahv âlimi, muhaddis, müfessir, fakîh, mütekellim, dahâ doğrusu ma’rifetullah deryâsında yüzmesini bilmeyen bütün âlimler avâmdır. Ma’rifetullah deryâsında yüzme öğrenmek için ömürlerini harcayanlar, yüzlerini dünyâdan ve şehvetlerden çevirenler, maldan, mevki’den, halktan ve diğer lezzetlerden yüz çevirenler, ilimde ve amelde Allahü Teâlâ için muhlis olanlar, tâ’at yapmakta ve münkerâtı terk etmekte şerî’atin hudûdu ve âdâbını gözeterek amel edenler, Allahü Teâlâ'dan başka her şeyi kalblerinden çıkaranlar, Allahü Teâlâ'nın muhabbeti yanında dünyâyı, âhireti ve Firdevs-i a’lâ'yı bile bir tarafa atanlar avâm değildir, ma’rifet denizinin hakîkî dalgıçlarıdır. Bununla berâber onlar da büyük tehlikededir. Onda dokuzu helâk olur. Saklı inci ve gizli hazîneye ancak biri kavuşur. Nitekim Allahü Teâlâ Enbiyâ sûresi, yüz birinci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Bunlar, Allahü Teâlâ tarafından kendilerine en güzel bir âkıbet takdîr ve ihsân edilmiş olanlardır. Bu sebeble fevz-ü necâta kavuşmuşlardır) ve Neml sûresi, yetmiş dördüncü âyet-i kerîmesinde meâlen, (Rabbin hakîkaten onların gizlediğini de, açığa vurduklarını da bilir) buyurmuştur.

3. Arifin te’vîli:

Ârifin kendi kendine, kalbinin sırrında, kendisi ve Rabbi arasında yaptığı te’vîldir.

Bu da üç vech iledir:

Meselâ istivâ ve fevk kelimelerinden murâdın ne olduğunun içine doğması, ya kat’î veyâ şübheli veyâ zann-ı gâlib ile olur. Kat’î ise, ona i’tikâd etmesi lâzımdır. Şübheli ise, ondan sakınması lâzımdır. Allahü Teâlâ'nın ve Resûlünün kendi kelâmlarında murâdı budur diyerek, aralarında tercîh yapamadığı mu’ârızı bulunan şübheli ma’nâ ile hükmetmemelidir. Ona vâcib olan, şübheli durumda tevakkuf etmesidir. Te’vîl zann-ı gâlib ile olursa, zannın taalluk ettiği iki şey vardır. Birisi, içine doğan o ma’nâ Allahü Teâlâ hakkında câiz midir, muhal midir? İkincisi kat’î olarak câiz olduğunu bilir, ancak murâd olan bu mudur, değil midir tereddüdü vardır.

Birinciye misâl, fevk lafzının te’vîli, “Sultân vezîrin fevkindedir” kavline benzer bir ma’nevî yükseklik şeklinde ise, Allahü Teâlâ için bu ma’nânın sâbit olduğunda şübhe etmeyiz. Ancak biz meâl-i şerîfi (Çün ki onlar fevklerindeki Rablerinden korkarlar) olan, Nahl sûresi ellinci âyet-i kerîmesindeki (fevk) kelimesinde tereddüd edebiliriz. Acabâ fevk kelimesi ile ma’nevî yükseklik mi irâde edildi, yoksa Allahü Teâlâ'nın celâline yakışır başka bir ma’nâ mı irâde edildi. Bu ma’nâ, Allahü Teâlâ için muhâl olan mekânda yükseklik olmayıp, cisim ve cisim de sıfat da değildir.

İkinciye misâl, Arş üzerine istivâ lafzının te’vîlindedir. İstivâ lafzı ile Arş'a mahsûs bir nisbet irâde olunmuştur. Allahü Teâlâ, Arş vâsıtasıyla gökten yere bütün âlemde tasarruf eder, işleri idâre eder. Zîrâ Arş'ta ihdâs edilmedikçe, âlemde hiç bir sûret yaratmaz. Nitekim ressam veyâ kâtib, kâğıt üzerine bir resim veyâ yazı yazacakları zamân, önce zihinlerinde yapacakları işin plânını yaparlar, sonra kâğıda dökerler. Mühendis de aynı şekilde binânın şeklini, zihninde canlandırmadan veremez. Kalb de, âlemi olan bedeninin işlerini dimağ, zihin vâsıtasıyla idâre eder. Arş'ın Allahü Teâlâ'ya nisbetinin isbâtı câiz midir, değil midir diye belki tereddüd ederiz. Yâ nefsinde bulunan vücûbiyyeti ile veyâ hilâfı Allahü Teâlâ'ya muhâl olmamakla berâber onunla sünnetini ve âdetini icrâ etmesidir. Nitekim âdetini şöyle icrâ etmektedir ki, insanın kalbinin idâresi dimağsız mümkün değildir. Gerçi Allahü Teâlâ'nın kudretinde kalbi dimağsız idâre etmesi vardır. Eğer bunu ezelde irâde etseydi ve ilmi ona taalluk etseydi, kalbe dimağ olmadan idâre etmeği verirdi. Ancak ezelde takdîr etmediği için bu mümkün değildir. Bu, kudretinde olan bir kusûrdan değildir. Ezelde irâde etdiği ve ezelî ilminin ihâtasında olduğu için aksi mümkün değildir. Bunun için Ahzâb sûresi, altmış ikinci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Allah'ın kanûnunu değiştirmeğe aslâ imkân bulamazsın) buyurulmuştur. Ezelde irâde olunan şey değişmez. İrâde olunan şeyin meydâna gelmesi vâcibdir. Zâtında muhâl olmasa da, irâde olunanın tersi muhâldir. Ama (muhâlin ligayrihî), ya’nî başka sebeble muhâldir. O da ilm-i ezelînin cehle gitmesi, ezelî irâdenin yerine getirilmemesidir.

O hâlde Arş'ın Allahü Teâlâ'ya nisbetini, Arş'ın vâsıtası ile memleketin idâresinin sâbit olması, aklen câiz ise de, acabâ vâki’ midir? İşte burada tedkîk edenler tereddüde düşer. Belki de bunun vâki’ olduğunu zanneder. Bu, bizzat ma’nânın Allahü Teâlâ hakkında câiz olup olmadığını zannetmeğe misâldir.

Birincisi, Allahü Teâlâ hakkında sahîh ve câiz olup, fakat bu ma’nânın lafızdan kasd edilip edilmediği hakkındaki zandır. İki zan arasında iki fark vardır. Lâkin iki zandan her biri, eğer kalbe doğar, göğüste yerleşirse, kalbden onu isteği ile def’ edemez ve zan etmemesi mümkün olmaz. Çün ki zannın, def’i mümkün olmayan zarûrî sebebleri vardır. Nitekim Bakara sûresi, iki yüz seksen altıncı âyet-i kerîmesinde meâlen, (Allah her şahsa ancak gücü yettiği kadar mes’ûliyyet yükler) buyurulmuştur. Ama onun üzerine iki vazîfe vardır. Birincisi, onda yanlışlık ihtimâli olmadığını düşünüp, kat’î bir şekilde kalbinin ona mutma’in olmasına mâni’ olmasıdır.

İkincisi, istivâ’dan murâd böyledir, fevkden murâd şöyledir diye kesin hükümler vermemelidir. Çün ki, o zamân bilmediği şey hakkında hüküm vermiş olur. Hâlbuki Allahü Teâlâ İsrâ sûresi, otuz altıncı âyet-i kerîmesinde meâlen, (Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme) buyurmaktadır. Ancak, zan ediyorum ki, bu böyledir demelidir. O zamân kendinden ve vicdânından verdiği haberde sâdık olur. Söylediği söz ile Allahü Teâlâ'nın sıfatı ve murâdı üzerine hükmetmiş olmaz. Ancak kendinden hüküm vermiş, içindeki kanâ’atini haber vermiş olur.

Suâl: Bu zan sâhibi âlimin, zannını halka anlatması, onlarla konuşması, içindekileri dökmesi, zannı kat’î olarak doğru ise câiz midir?

Cevâb: O zannı hakkında konuşması, anlatması dört vech ile olur. Kendi kendine veyâ kendisi gibi araştırıcı ve basîret sâhibi olan birisi ile veyâ sâdece ma’rifetullahı taleb eden, zekâsı ve fıtratı ile basîret ehli olmağa isti’dâdı olan ile veyâ avâm ile.

Eğer zannı kat’i ise kendisi buna inanır ve basîrette dengi olana anlatır veyâ sâdece ma’rifetullahı düşünen, ma’rifeti almağa müsâid, mezheb taassûbundan, dünyâya meyilden ve şehvetlerden arınmış, ma’rifetlerle övünmekten uzak duran, avâm ile bulunduğu zamân ma’rifetini anlatarak gösteriş yapmaktan çekinen zekî ve kâbiliyyetli kimselere anlatır. Bu sıfatlarla muttasıf olanlarla konuşmakta bir beis yoktur. Çün ki ma’ri fete susamış olan fıtnat sâhibi zekî kimse, başka gâye için değil, sâdece ma’rifet için kalbine müteşâbih sözlerin zâhirinden müşküller gelir. Bu müşküller onu, zâhirî ma’nânın muktezâsından şiddetle kaçma arzûsunda olduğu için, bozuk te’vîllere götürür. [Bunun için ma’rifete susamış zekî kimselere ârifin kat’î te’vîllerini anlatması iyi olur. Büyükler ne güzel söylemişlerdir]: İlmi ehlinden men’ etmek, ehli olmayana vermek gibi zulümdür. Avâm ile böyle mes’eleleri konuşmamak lâzımdır. Avâm, yukarıda bildirilen iyi vasıflarla muttasıf olmayan kimsedir. Hattâ buna misâl, dahâ önce geçtiği gibi süt çocuğuna, bünyesinin kaldıramadığı kuvvetli yemekleri vermek gibidir.

Ârifin te’vîli (maznûn) zanlı, zan ile olursa, o te’vîli, kendi kendine iyice düşünmesi, tartması zarûrî olur. Zan olsun, şek olsun, kat’î olsun, zihni hep o te’vîl ile meşgûl olur. Ondan kurtulamaz, ona mâni’ olunamaz. şübhesiz bunları avâma anlatmamalıdır. Maktû’dan men’ olunması, bir derece maznûn ve meşkûk te’vîller hakkında avâm ile konuşmaması dahâ evlâdır. Ama ma’rifetde kendi derecesinde olana veyâ o bilgileri kabûl etmeğe isti’dâdı olana anlatılmasının câiz olup olmamasında tereddüd vardır. Câizdir denilebilir. O zamân te’vîli doğru olsa da, “ben öyle zan ediyorum” demekten ileri gitmemelidir. Mâni’ de olunabilir. Çün ki Allahü Teâlâ'nın sıfatları hakkında ve Kelâm-ı ilâhîdeki murâdın zan ile tasarrufunda serbest ise de, o zannını anlatmağı terk edebilir. Bunda tehlike vardır. Ârifin te’vîlini açıklamasının mubâh olması, nass, icmâ’ veyâ nass üzere kıyâs ile bilinir. Bu müteşâbih lafzların te’vîli ile alâkalı nass, icmâ’ ve kıyâs vârid olmamıştır. Hattâ İsrâ sûresi, otuz altıncı âyet-i celîlesinde meâlen, (Bilmediğin şeyin arkasına düşme) buyurulmuştur.

Suâl: Ârifin zan ile yaptığı te’vîlini, avâmdan olmayan müsâid kimselere açıklaması, aşağıdaki üç delîl ile câiz olmaz mı?

1. Sâdık olan birinin doğru bildiklerini açıklaması mubâhtır. Hiç kimse doğru bildiği zannı için cezâ görmez. O zannını açıklamaktadır.

2. Kur’ân-ı kerîmi tefsîr edenlerin sözleri zan ve tahmîn iledir. Çün ki bütün söyledikleri Peygamber Efendimizden duyulmuş değildir. İctihâd edilerek çıkarılmıştır. Dolayısıyla sözler çoğalmış, hattâ birbirini nakz edenler de olmuştur.

3. Tek bir sahâbîden nakl olunan, tevâtür etmeyen, sahîh hadîs kitâblarında bulunmayan, âdil kimselerden âdil kimselere naklolunan müteşâbih haberlerin nakli üzerine, tâbi’înin icmâ’ı vardır. Tâbi’în bu rivâyeti, âdil kimsenin sözünün, ancak zan olarak alınacağı için câiz görmüşlerdir.

Cevâb:

1. Mubâh olması, sözün doğru olmasındadır. Onun zararından korkulmaz. Ancak bu zanların yayılması, zarardan hâlî değildir. Çün ki onu işitenin içi ona ısınabilir. Onu kat’î olarak doğru i’tikâd edebilir. O zamân Allahü Teâlâ'nın sıfatlarında ilmi olmadan hükmetmiş olur. Bu da tehlikelidir. İnsanlar, görünen ma’nâlardan kaçınırlar. Kendilerini râhatlatan bir ma’nâ duyduklarında, zannî olsa da, içi ona ısınıp, ona kesin i’ti kâd eder. Ama belki de yanlıştır. O zamân Allahü Teâlâ'nın sıfatları hakkında yanlış ve bâtıl düşünmüş olur. Veyâ bir âyet-i kerîmede Allahü Teâlâ'nın murâdı olmayan bir ma’nâya inanmış olur.

2. Müfessirlerin zan ile olan sözleri, istivâ, fevk gibi Allahü Teâlâ'nın sıfatları ile alâkalı olursa kabûl etmeyiz. Ancak o açıklamalar fıkıh hükümlerinde, peygamberlerin hâllerini anlatan hikâyelerde, kâfirlerin hikâyelerinde, va’z, mesel anlatmada ve yanlışlık tehlikesi büyük olmayan yerlerde yapılabilir.

3. Âlimler, bu konuda Kur’ân-ı kerîmde vârid olmayan veyâ Resûlullahdan ilmi ifâde eden bir tevâtür ile gelmeyen hadîs-i şerîflerin dışında bir şeye güvenmenin câiz olmadığını söylemişlerdir. Bir sahâbînin bildirdiği haber ise, kabûl edilmez. Te’vîle meyledenlerin yaptıkları te’vîl ile ve sâdece rivâyet üzerinde duranların rivâyetiyle meşgûl olmayacağız. Çün ki o zamân zan edilene (maznûna) i’timâd edip, onunla hüküm vermiş oluruz. Zikrettikleri [dinden ve akıldan] uzak değildir, ama selefin bir araya getirdiği zâhirî bilgilere muhâliftir. Selef-i sâlihîn bu haberleri âdil kimselerden alıp, kabûl etmişler, onları rivâyet etmişler ve inceleyerek sahîh olduklarını açıklamışlardır.

Buna iki şekilde cevâb verilebilir:

1. Tâbi’în, adli, ya’nî özü sözü doğru, âdil kimseleri, bilhassa Allahü Teâlâ'nın sıfatları hakkında, yalanla ithâm etmenin câiz olmadığını, edille-i şer’iyyeden biliyorlardı. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” bir haber rivâyet ettiğinde, “Ben Resûlullah'tan şöyle duydum” dediğinde, bu sözü reddetmek, onu tekzîb etmek, ona hadîs uydurma ve yanılma nisbet etmek demektir. Ebû Bekr “radıyallahü anh” dedi ki, “Resûlullah buyurdu ...” ve Enes “radıyallahü anh” dedi ki, “Resûlullah buyurdu ...” şeklindeki rivâyetleri tâbi’în [hadîs olarak] kabûl etti. Tebe-i tâbi’în de böyle rivâyetleri kabûl ettiler. Âdil ve müttekî olan Ashâb-ı kirâmın, Tâbi’înin edille-i şer’iyye ile sâbit gördükleri rivâyetlerini ithâm etmeğe yol yoktur. O hâlde bir zâtın kendi zanlarının ithâm olmaması nereden vâcib kılındı ve o zanların bu âdillerin nakillerinin seviyesine nasıl vardırıldı ki, ba’zı zanlar günâhtır. Nitekim Şâri’ “sallallahü aleyhi ve sellem” (Âdil olanlardan size gelen haberlere inanınız, kabûl ediniz, naklediniz ve ortaya çıkarınız) buyurursa, bundan “kendi düşünce ve zanlarınızı, içinize doğan ma’nâları kabûl edip, meydâna çıkarınız ve rivâyet ediniz” ma’nâsı çıkarılamaz. Bunlar (nass), ilâhî ve nebevî kanûnlar ma’nâsında değildir. Bunun için deriz ki, âdil olmayanın bu cinsten rivâyetlerinden yüz çevirmek ve rivâyet etmemek lâzımdır. Bu mevzu’daki ihtiyât, va’z ve meseller ve benzerlerindeki ihtiyâttan dahâ çok olmalıdır.

2. Bu haberleri ashâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân” yakînen Resûlullah'tan “sallallahü aleyhi ve sellem” işitmişler ve kendilerinde yakîn hâsıl olduktan sonra, tâbi’îne nakletmişlerdir. Onlar da bunu kabûl edip, rivâyet etmişlerdir. “Resûlullah aleyhisselâm böyle buyurdu”, demediler. “Falan sahâbî Resûlullah'ın şöyle buyurduğunu haber verdi” dediler. Rivâyetlerinde doğru idiler.

Tâbi’în, rivâyet ettikleri hadîs-i şerîflerde geçen kelimeleri aynen almışlar, sonra gelen âriflerin, her kelimenin hakîkî ma’nâsından başka vehmettirdiği ma’nâsı da olacağı, hadîs-i şerîfin ba’zı fâideleri olacağını düşünerek rivâyetlerinde hiç bir şeyi ihmâl etmediler. Allahü Teâlâ hakkında sahâbîlerin Resûlullah'tan rivâyet ettiği haberler zannî değildir. Meselâ, (Her gece Allahü Teâlâ, dünyâ semâsına nüzûl edip, duâ eden yok mu, kabûl edeyim, istigfâr eden yok mu, mağfiret edeyim) hadîs-i şerîfini bir sahâbî rivâyet etmiştir. Bu hadîs-i şerîf, geceyi ihyâ etmeğe son derece teşvîk için bildirilmiştir. İbâdetlerin en fazîletlisi olan teheccüdde duâ etmekte büyük te’sîri vardır. Bu hadîs-i şerîf terk edilse idi, bu büyük fâide ibtâl edilmiş olurdu. Bu hadîs-i şerîfin ihmâl edilmesine yol yoktur.

Bu hadîs-i şerifte ancak çocuğun ve çocuk gibi olan avâmın nüzûl lafzından, cisimdeki inmeyi hâtırlatan tehlikeli ma’nâ çıkarması vardır. Bir basîret ehli için, nüzûlün bilinen şeklinden Allahü Teâlâ'nın münezzeh ve mukaddes olduğunu avâmın kalbine yerleştirmekten kolay ne vardır. Meselâ, avâma şöyle der: Allahü Teâlâ'nın dünyâ semâsına nüzûlünden gâye, nidâsını bize işittirmek ise ki, bize işittirmedi. O hâlde nüzûlünden fâide nedir? Arş'ta veyâ yüksek semâlarda olduğunda da bize nidâ edebilirdi. Bu kadar anlatmakla avâm, zâhirdeki nüzûlün bâtıl olduğunu anlar. Hattâ başka bir misâl olarak şöyle söylenebilir: Şarkda olan birinin garbdaki birine nidâ edip, sesini işittirmek için garba doğru bir kaç adım ilerleyip, onun işitmeyeceğini bile bile çağırmaya koyulur. Bir kaç adım atması, bâtıl bir hareket ve aklı olmayanın yapacağı bir iştir. Akıllı bir kimsenin kalbinde böyle bir şey nasıl yerleşir? Bu kadar anlatmakla da her âmî [avâmdan biri] nüzûlün şeklini nefyedip, kalbinde yakîn hâsıl eder. Nasıl yakîn hâsıl olmaz ki, Allahü Teâlâ'nın cisim olması mümkün değildir. İntikâl olmadan nüzûl muhâl olduğu gibi, cisim olmayan şeyin intikâli de muhâldir. O hâlde bu gibi haberlerin nakledilmesinde büyük fâideler vardır. Zararı ise azdır. Âdil kimselerden nakil yolu ile gelen bu haberlerle, insanın içine doğan zanları anlatmak müsâvî tutulabilir mi? Bu anlatılanlar, zan ile yapılan te’vîlin başkalarına anlatılmasının mubâh kılınması veyâ men’ olunması husûsundaki ictihâdlardır. Burada bir üçüncü vechi zikretmek de mümkündür. O da suâl edenin ve dinleyenin hâllerinin karînelerine bakmaktır. Eğer onlara bir menfa’at sağlayacağı görülüyor ise, zan ile yaptığı te’vîlini açıklar. Yok eğer onlara bir zarar vereceğini kestirirse, terk eder. Bu ikisinden birini zan etmesi, anlatmanın mubâh olmasında ilim gibidir. Bir çok kimseler vardır ki, bu ma’nâları bilmeğe gönülden istekleri olmaz. Zihinlerinde zâhirî ma’nâlar sebebi ile şübhe ve tereddüd hâsıl olmaz. O zamân bu kimselere te’vîlden bahsetmek zihinlerini karıştırır. Yine bir çok kimseler vardır ki, zâhirî ma’nâlardan şübhe ve tereddüde kapılır. Hattâ nerede ise Resûl aleyhisselâm hakkında i’tikâdını kötüleştirir ve bu ma’nâları ifâde eden hadîs-i şerîfleri inkâr eder. Bunun gibilerine zan edilen ihtimâl anlatılır, hattâ yalnız lafzın delâlet ettiği ihtimâl açıklanırsa, ona fâidesi dokunur. Bunu açıklamakta bir beis yoktur. Çün ki bu konuşma başkası için zararlı olsa da, onun hastalığı için bir ilâçtır. Ancak bu konuşulanların minberlerden, kürsülerden konuşulması uygun değildir. Çün ki dinleyenlerin çoğu bu konulardan habersiz ve bunları düşünmüyor iken, içlerinde sâkin olan istek ve kanâ’atler harekete getirilmiş olur. Selef-i sâlihînin zamânı, kalblerin sükûn zamânı olduğu için, selef te’vîlden mübâlağalı şekilde kaçınmışlardı. Dinleyenlerin gönlünde sâkin olan isteklerini uyandırmaktan ve kalbleri teşvîş etmekden korkarlardı. Selef-i sâlihîn, kendilerine muhâlefet edenleri, fitne çıkardığı ve hiç lüzum yok iken şek ve şübhe uyandırdığı için, günâha girmiş sayarlardı. Ama şimdi, islâm ülkelerinin bir kısmında bu fikirler yayılmaktadır. Kalblerden bâtıl vehimleri yok etmek ümîdi ile bu konuda açıklama yapan ma’zûrdur. Bu beldelerde böyle konuşanları kınamak dahâ azdır.

Suâl: Maktû’ [kat’î] te’vîl ile maznûn [zanlı] te’vîli ayırdınız. Te’vîlin sıhhatli olması için kat’î te’vîl ne ile hâsıl olur?

Cevâb: İki şeyle hâsıl olur.

Biri, yapılan te’vîlin ma’nâsının, Allahü Teâlâ için sübûtu maktû’ olmasıdır. Mertebe cihetinden fevkiyyette [üstte] olmak böyledir.

İkincisi, lafzın iki şeye ihtimâli varsa, biri iptâl olup, diğerinin kalmasıdır. Meselâ, meâl-i şerîfi, (O, kullarının fevkinde her türlü tasarrufa sâhibdir) olan En’âm sûresinin on sekizinci âyet-i kerîmesindeki fevk kelimesi, arabî lisanında iki ma’nâda vaz’ olunmuşdur. Birincisi mekânın, ikincisi rütbenin üstün olmasıdır. Burada tenzîh yönünden mekânın üstü ma’nâsı bâtıldır. Rütbe bakımından üstün olmak ma’nâsı bâkî kalır. Nitekim, “Efendi kulun fevkindedir”, “Koca, hanımın fevkindedir”, “Sultân, vezîrin fevkindedir” denildiği gibi, âyet-i kerîmede, (Allah, kullarının fevkindedir) buyurulmuşdur. Bunların hepsinde rütbe bakımından üstte olmak ma’nâsı alınmaktadır. Böylece fevk lafzı için ma’nâ kat’îleşmiş, maktû’ olmuş olur. Arabî lisanında fevk lafzı, ancak bu iki ma’nâda kullanılır. Semâya ve Arş'a olan istivâ lafzı, fevk kelimesinde olduğu gibi, mefhûm ve ma’nâ i’tibârı ile, lügatde iki ma’nâya münhasır değildir. İstivâ lafzı üç ma’nâya delâlet etse, Allahü Teâlâ hakkında biri bâtıl olup, iki ma’nâ câiz olabilir. Bu iki câiz olan ma’nânın birini vermek, zan ve ihtimâl ile olur. Bu anlatılanlar, te’vîlden el çekmek hakkındaki incelemenin tamâmıdır.

III. (Tasrif). Kelimenin yapısını bozarak tasarrufda bulunmak: Müteşâbih kelimenin yapısını ve ma’nâsını değiştirmekten imsâk etmek lâzımdır. Kur’ân-ı kerîmde, (İstevâ alel Arş) âyet-i celîlesindeki istevâ kelimesini (müstevin) veyâ (yestevî) gibi değiştirerek okumamak lâzımdır. Çün ki ma’nâ değişebilir. (Müstevin alel Arş) ifâdesi, Ra’d sûresi, ikinci âyet-i kerîmesindeki (Allah, görmekte olduğunuz gökleri direksiz olarak yükseltti, sonra Arş üzerine istivâ etti) buyurulan, (İstevâ alel Arş) ifâdesinden, istikrâr yönünden dahâ açıktır. Bakara sûresi, yirmi dokuzuncu âyet-i kerîmesi, (O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra semâya istivâ etti) de onun gibidir. Çün ki bu âyet-i ke rîmeler, mahlûkâtı yarattıktan sonra semâya istivâ ettiği veyâ Arş vâsıtası ile mülk ve melekûtu idâre ettiği anlaşılmaktadır. Tasrîfdeki, kelimenin yapısındaki değişiklik, delâlet ve ihtimâllerin de değişmesine sebeb olur. Müteşâbih kelimeye bir harf bile olsa ziyâde etmekden kaçınmak lâzım geldiği gibi, kelimenin tasrîfini, yapısını da değiştirmemek lâzımdır. Çün ki tasrîfin altında ziyâde ve noksanlık vardır.

IV. (Tefri’). Teferruâta girmek yolu ile tasarrufda bulunmak: Müteşâbih kelimede kıyâs yapmaktan, teferru’âtına girmekten, kısımlara ayırmakdan sakınmak lâzımdır. Meselâ yed (el) lafzı geçince, elin kısımlarından olan el ayası, bilek ve kolu da berâber düşünmek, bunları elin îcâblarından saymak câiz değildir. Parmak denildiğinde parmak ucu [boğum veyâ tırnakları] hâtıra getirmek aslâ câiz değildir. Her ne kadar meşhûr olan el, et, cisim ve damardan ayrı tutulmasa da, bunların zikredilmesi câiz değildir. Bundan dahâ sonra akla geleni, ziyâde etmektir. Meselâ el deyince, ayağı da düşünmek, gülmek veyâ göz deyince ağzı var bilmek, işitme ve görme deyince, gözün ve kulağın varlığını düşünmektir. Bunların hepsi muhaldir, yalandır ve ziyâdeliktir. Müşebbihe ve haşeviyye fırkalarından olan ba’zı ahmaklar bu cesâreti gösterdikleri için bunları bildirdik.

V. (Cem’). Toplama yolu ile tasarrufda bulunmak: Farklı haberleri bir araya toplamaktır. Bu haberleri bir araya toplayıp başın isbâtı için bir bâb, elin isbâtı için bir bâb ve benzeri bâblar hâlinde bir kitâb hâzırlayan ve bu kitâbın adını (Sıfatlar kitâbı) koyan bir musannif, tevfîk-i ilâhîden uzaktır. Çün ki bu haberler, Resûlullah'tan “sallallahü aleyhi ve sellem” ayrı ayrı vakitlerde, işitenlere doğru ma’nâlar anlatan, çeşitli karînelere dayanan farklı kelimelerdir. İnsanın yaratılması üzerine bir misâl verildiğinde, el, ayak, baş, ... gibi farklı uzvlar zihinde teşbîh uyandıran ve zâhirî kuvvetlendiren büyük karîneler hâlinde kulakta bir araya geldiğinde, zihinde insan şekli canlandırılır.

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” acabâ niçin hakîkatin hilâfını vehmettirecek şekilde söylemiştir diye bir suâl akla gelebilir. Hattâ bu düşünce gittikçe büyür. Bir kelime, ihtimâle yol açar. Sonra aynı cinsden ikinci, üçüncü, dördüncü kelimeler arka arkaya bir araya gelir ve bütününe izâfetle ihtimâli kat kat artar. Bunun için iki, üç kişinin haber vermesiyle hâsıl olan zan, bir kişinin haber vermesiyle hâsıl olmaz. Hattâ tevâtür haberle hâsıl olan kat’î ilm, bir kişinin haberiyle hâsıl olmaz. Yine tek kişinin haberi ile hâsıl olmayan, tevâtürün ictimâı ile kat’î ilimden hâsıl olur. Bütün bunlar, haber verenlerin çok ve toplu olmasının netîcesidir. Çün ki insanda vicdânî kanâ’at hâsıl eden ihtimâl, her (adil) kimsenin sözüne ve netîceye te’sîr eden karînelerin kuvvetine bağlıdır. İhtimâl kesilir veyâ za’îflerse bu netîce doğmaz. Bunun için (cem’i müteferrikât), parçaların toplanması câiz değildir.

VI. (Tefrîk). Ayırma yolu ile tasarruf: Toplu hâlde zikredilenleri bir birinden ayırmaktır. Ayrılmış olanlar toplanmadığı gibi, toplanmış olanların arası da ayrılmaz. Bir kelimeden evvel geçen veyâ ona eklenen her kelimenin esâs kelimenin ma’nâsının anlaşılmasında bir te’sîri vardır ve esâs kelimedeki za’îf ma’nâyı kuvvetlendirir. Birbirinden ayrıldığı takdîrde, delâlete düşer. En’âm sûresi, on sekizinci âyet-i kerîmesinde meâlen, (O kullarının fevkinde her türlü tasarrufa sâhibtir) buyurulmuştur ki, buna misâldir. Bir kimsenin “O fevktir” demesinde bir beis yoktur. Çün ki kâhirin fevkden önce zikredilmesi, kâhir ile makhûrun fevkiyyet üzerine fevkin delâletini gösterir. O da rütbe fevkiyyetidir. Kâhir lafzı fevka delâlettir. Hattâ, “O kullarından başkası üzerine kâhirdir” demek, (fevka gayrihi) câiz değildir. (Fevka ibâdihi) ya’nî kullarının fevkinde demek lâzımdır. Allahü Teâlâ'nın vasfında, “kullarının fevkindedir” diye zikretmek, “efendilik üstünlüğü” ihtimâlini kuvvetlendirir. Zîrâ Zeyd Amr'ın fevkindedir demek, aralarında üstünlük ma’nâsındaki farklılığı açıklamadan önce söylemek yerinde olur. Efendilik-kölelik, tasarrufta gâlib olma, saltanât yolu ile nüfûz kullanma, babalık ve zevciyyet gibi üstünlüklerden, bırak avâmı, âlimler bile gâfildir. O hâlde cem’, tefrîk, te’vîl, tefsîr ve çeşitli tağyirlerde tasarrufta bulunmak, avâma nasıl bırakılır? Bunun için, selef-i sâlihîn bu inceliklerde çok titiz davrandılar. Vârid olan haberleri, vârid olduğu şekilde, aynı lafız üzere iktisâr edip, dondurdular. Hak da dedikleri gibidir. Doğrusu da onların gördüğüdür.

İhtiyât edilmesi lâzım gelen konuların en önemlisi, Allahü Teâlâ'nın zât ve sıfatlarında tasarruftur. Dilin tutulması ve konuşulmamasına en çok lâyık olan, tehlikesi büyük olan şeylerdir. Küfürden büyük hangi tehlike vardır. [Ya’nî en büyük tehlike küfürdür.]

ALTINCI VAZÎFE: KEFF

Allahü Teâlâ'nın sıfatlarından insanlara benzetme tehlikesi olanlar (el, ayak, yüz, istivâ, fevk, ...) hakkında konuşmamaktan başka, üzerinde düşünmekten keffetmek, kendini alıkoymaktır. Dili suâl sormaktan, bu mevzu’da tasarruf etmekten tutmak vâcib olduğu gibi, bâtını, kalbi de bu mevzu’ ile meşgûl olmaktan geri çekmek vâcibdir. Bu, vazîfelerin en ağırı ve en şiddetlisidir. Aynı zamânda vâcibdir. Âciz, kötürüm kimsenin, her ne kadar tabî’ati denize dalıp, inci ve cevherleri çıkarma isteği olsa da, bunlara kavuşmaktan âciz olduğunu bilmekle berâber, cevherlerin güzelliğine kapılmadan, aczine bakmalı, tehlikelerini göz önünde tutarak denize dalmamalıdır. Ayrıca o cevherleri kaçmış bilmeli, ancak dünyâ ma’îşetindeki genişlik ve bolluğu kaçıracağını, hâlbuki bu cevherler olmadan da yaşanacağını düşünmelidir. Yok eğer cevherlere kavuşayım derken boğulur veyâ timsâhlara lokma olursa, aslolan hayâtını kaybetmiş olur.

Suâl: Bir kimse, kalbini bu düşünceden geri çekemiyor ve kendisini, bu konuya muttali’ olmaktan, incelemekten alıkoyamıyorsa, bunun yolu nedir?

Cevâb: Bunun yolu, kendisini Allahü Teâlâ'ya ibâdetle, namâzla, Kur’ân-ı kerîm okumakla ve zikir ile meşgûl etmektir. Bunları yapamazsa, lügat, nahv, hat, tıb, fıkıh gibi, bu konularla münâsebeti olmayan ilimler ile meşgûl olmalıdır. Bunları da yapamazsa, çiftçilik, dokumacılık gibi bir san’at veyâ meslek ile meşgûl olmalıdır. Hattâ oyun ve eğlence ile meşgûl olmalıdır. Bunların hepsi, o uçsuz, bucaksız, derin, tehlikesi ve zararı büyük denize dalmaktan hayırlıdır. Avâmın beden ile alâkalı bir günâh ile meşgûl olması, belki de ma’rifetullaha âid bir konuya dalmaktan dahâ az zararlı olur. Çün ki günâh işlemenin sonu nihâyet fısk olur. Hâlbuki bu konulara dalmanın sonu şirktir. Elbette Allahü Teâlâ şirki affetmez. Ama şirkden başkasını dilediği kimse için affeder.

Suâl: Avâmdan biri, dînî i’tikâdlarda nefsini ancak delîllerle teskîn ediyorsa, delîlleri bildirmek câiz midir? Eğer câiz ise, o zamân bu konuda düşünmeğe ve incelemeğe ruhsat verilmiş olur. Bu durumda âmî, ya’nî âlim olmayan ile âlim arasında ne fark vardır?

Cevâb: Allahü Teâlâ'yı tanımasına, birliğine, Resûlullah'ın sıdkına ve âhiret gününe âid olmak üzere dört konudaki delîlleri dinlemesine izin verilir. Ancak iki şartla:

1. Kur’ân-ı kerîmdeki delîllerden başka delîl getirmemek,

2. Ancak görünen, zâhirî ma’nâlar üzerinde durmak, mücâdele et memek, sathî olarak tefekkür etmek. Çok geniş ve derin tefekkür etme mek. Bu bahsde çok derinliklere girmemek.

Avâmın dört konuda Kur’ân-ı kerîmden delîl dinlemesine izin verilmişti. Bu dört konuya âid Kur’ân-ı kerîmdeki delîller:

I - Allahü Teâlâyı tanımak hakkındaki delîller:

a) Yûnüs sûresi, otuz birinci âyet-i kerîmesi. Bu âyet-i kerîmede meâlen, (Ey habîbim, de ki: Sizlere gökten ve yerden kim rızık veriyor? Veyâ gözlere ve kulaklara [onları yaratmağa] kim kâdir olabilir? Ölüden diriyi kim çıkarıyor, diriden ölüyü kim çıkarıyor? [Yaratma] işini kim idâre ediyor? [Onlara bu suâlleri sorduğunda “bütün bunları] Allah [yapıyor]” diyecekler) buyurulmaktadır.

b) Kaf sûresi, altıncı âyet-i kerîmeden onuncu âyet-i kerîmesine kadar. Bu âyet-i kerîmelerde meâlen, (Üstlerindeki göğe bakmazlar mı ki, onu nasıl binâ etmiş ve nasıl donatmışız? Onda hiç bir çatlak yoktur. [Gök yükseltilmiş ve yıldızlarla donatılmıştır.] Yeryüzünü döşedik ve ona sâbit dağlar koyduk. Orada gönül açan her türden [bitkiler] yetiştirdik. Allaha yönelen her kula gönül gözünü açmak ve ibret vermek için [bütün bunları yaptık]. Gökten bereketli bir su indirdik. Onunla bahçeler ve biçilecek dâneler bitirdik. [Yağmurla bahçeleri ve ekinleri yetiştirdik.] Kula rızık olması için birbirine girmiş küme küme tomurcukları olan uzun boylu hurma ağaçları yetiştirdik) buyurulmaktadır.

c) Abese sûresi, yirmi dördüncü âyet-i kerîmeden otuz birinci âyet-i kerîmesine kadar. Bu âyet-i kerîmelerde meâlen, (İnsan, aldığı besinlere bir baksın! Biz suyu [gökten] bol bol nasıl boşalttık. Sonra toprağı bir yarışla nasıl yardık. Kendinize ve hayvanlarınıza bir besin ve fâide olması için [yeryüzünde] ekinler, üzüm bağları, yoncalar, zeytinler, hurmalar, iri ve sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve çayırlar bitirdik) buyurulmaktadır.

d) Nebe’ sûresi, altıncı âyet-i kerîmeden on altıncı âyet-i kerîmeye kadar olan âyet-i kerîmeler. Bu âyet-i kerîmelerde meâlen, (Yeryüzünü beşik, dağları direk kılmadık mı? Sizleri çift çift yarattık. Uykunuzu bir dinlenme kıldık. Geceyi örtü olarak, gündüzü [ma’îşetinizi te’mîn etmeniz için] kazanma zamânı yaptık. Üstünüzde yedi kat sağlam gök yüzü binâ ettik. [Oraya] parlak kandiller astık. Size tohumlar, bitkiler, ağaçları sarmaş dolaş olmuş bağlar ve bahçeler yetiştirmek için üst üste yığılıp sıkışan bulutlardan şarıl şarıl akan sular indirdik) buyurulmaktadır.

(Cevâhir-ül Kur’ân) kitâbımızda buna benzer beş yüze yakın âyet-i kerîme topladık. İnsanlar, yaratıcı olan Allahü Teâlâ'nın celâl ve azametini kelâmcıların sözü ile değil, yukarıdaki âyet-i kerîmelerin delâleti ile bilmeleri lâzım gelir. Kelâmcılar şöyle diyorlar: Sıfatlar hâdistir. Ya’nî sonradan yaratılmıştır. Cevherler de hâdis olan sıfatlardan hâlî olmadıkları için, onlar da hâdistir. Sonra hâdis bir ihdâs ediciye muhtâçtır. Bu taksîmât, mukaddimeler ve bunların resmî delîllerle isbâtı, avâmın kalblerini karıştırmaktadır. Ama Kur’ân-ı kerîmde, ma’nâsı, maksadı kolayca anlaşılan zâhirî delîller onları iknâ’ ettirir, nefslerini sâkin kılar ve kalblerinde kat’î i’tikâdları yerleştirir.

II - Allahü Teâlâ'nın birliğine delîller:

Avâmın iknâ’ olacağı Kur’ân-ı kerîmdeki delîller şunlardır:

a) Enbiyâ sûresi, yirmi ikinci âyet-i kerîmesi. Bu âyet-i kerîmede meâlen, (Eğer gökte ve yerde ilâhlar olsaydı, yer ile gök [bunların nizâmı] kesinlikle bozulurdu) buyurulmaktadır. Zîrâ bir işin idâresi için iki veyâ dahâ fazla idârecinin olması, o işin bozulmasına sebeptir.

b) İsrâ sûresi, kırk ikinci âyet-i kerîmesi. Bu âyet-i kerîmede meâlen, (De ki: Eğer dedikleri gibi O'nunla [ya’nî Allahü Teâlâ ile] birlikte başka ilâhlar da olsaydı, o takdîrde bu ilâhlar, Arş'ın sâhibi olan Allah'a ulaşmak için çâreler arayacaklardı) buyurulmaktadır.

c) Mü’minûn sûresi, doksan birinci âyet-i kerîmesi. Bu âyet-i kerîmede meâlen, (Allah evlâd edinmemiştir. Onunla berâber hiçbir ilâh da yoktur. Eğer olsaydı, her ilâh kendi yarattığını sevk-ü idâre eder. Bir gün mutlaka onlardan biri diğerine galebe çalardı) buyurulmaktadır.

III - Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” sıdkı ile alâkalı delîller:

a) İsrâ sûresi, seksen sekizinci âyet-i kerîmesi. Bu âyet-i kerîmede meâlen, (De ki: And olsun, bu Kur’ân'ın bir benzerini ortaya koymak üzere insanlar ve cinnîler bir araya gelseler, birbirlerine destek de olsalar, O'nun benzerini ortaya getiremezler) buyurulmaktadır.

b) Yûnüs sûresi, otuz sekizinci âyet-i kerîmesi. Bu âyet-i kerîmede meâlen, (... O'nun benzeri bir sûre getirin) buyurulmaktadır.

c) Hûd sûresi, on üçüncü âyet-i kerîmesi. Bu âyet-i kerîmede meâlen, (Yoksa, “O'nu [Kur’ânı] kendisi uydurdu” mu diyorlar? De ki: Eğer doğru [söylüyor] iseniz, Allah'tan başka çağırabildiklerinizi [yardıma] çağırın da, siz de onun gibi uydurulmuş on sûre getirin) buyurulmaktadır.

IV - Âhıret günü ile alâkalı delîller:

a) Yasîn sûresi'nin yetmiş sekiz ve yetmiş dokuzuncu âyet-i kerîmelerinde meâlen, buyuruldu ki: (Şu çürümüş, un olmuş kemikleri kim diriltecek, diyor. Sen de ona de ki: Yine onları evvelce yaratmış olan diriltecektir).

b) Kıyâmet sûresi'nin otuz altıncı âyet-i kerîmeden kırk ikinci âyet-i kerîmeye kadar olan âyet-i kerîmelerde meâlen buyuruldu ki: (İnsan kendisini başıboş bırakılmış mı sanıyor? O dahâ önce ileri fırlatılan bir parça menîden değil midir? Sonra kan pıhtısı oldu. İşte insanı bundan yarattı ve a’zâsını düzenledi. Ondan erkek, dişi çiftler yarattı. Bunları yapanın ölüyü diriltmeğe gücü yetmez mi?)

c) Hac sûresi, beşinci ve altıncı âyet-i kerîmeleri. Bu âyet-i kerîmelerde meâlen buyuruldu ki: (Ey insanlar! Eğer yeniden dirilmekten şübhede iseniz, şunu bilin ki, biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra pıhtılaşmış kandan, sonra hilkati belli belirsiz bir lokma et parçasından yarattık. Sonra [kudretimizi] açıkça gösterelim diye dilediğimizi bir süreye kadar rahimlerde bekletiriz; sonra sizi bir bebek olarak dışarı çıkarırız. Sonra güçlü çağınıza ulaşmanız için [sizi büyütürüz]. İçinizden kimi vefât eder, yine içinizden kimi de ömrün en verimsiz çağına kadar götürülür; tâ ki her şeyi bilen bir kimse olduktan sonra bir şey bilmez hâle gelsin. Sen, yeryüzünü de kupkuru ve ölü bir hâlde görürsün; fakat biz, üzerine yağmur indirdiğimizde o, kıpırdanır, kabarır ve her çeşitten iç açıcı bitkiler verir.) ve (Çün ki; Allah, hakkın tâ kendisidir. O, ölüleri diriltir; yine O, her şeye hakkıyla kâdirdir). Kur’ân-ı kerîm'de buna benzer âyet-i kerîmeler çoktur. Bunun üzerine ziyâde etmeğe lüzûm yoktur.

Suâl: Mütekellimînin [kelâmcıların] i’timâd ettikleri, dayandıkları ve nasıl delâlet ettiğini açıkladıkları delîller de işte bunlardır. Kelâmcıların delîllerinin avâma açıklanmasına mâni’ olunuyor da, Kur’ân-ı kerîmdeki delîllerin açıklanmasına mâni’ olunmamasının sebebi nedir? Hâlbuki bu delîllerin her biri akıl ile bulunacak, dikkatli düşünerek idrâk olunacak şeylerdir. Eğer avâma inceleme, düşünme kapısı açılacaksa, şartsız olarak açılsın veyâ nazar ve istidlâl yolu baştan kapatılsın, onlar da delîllere dayanmadan taklîtçilik ile mükellef tutulsun, denilirse:

Cevâb: Delîller, avâmın gücünün dışında olan tedkîk ve tefekküre ihtiyâç olmasına ve açık olup re’y sâhibinin ilk bakışta hemen anlamasına göre ikiye ayrılır. Bütün insanlar açık olan delîlleri kolayca anlarlar ve bunlarda tehlike yoktur. Tedkîke ihtiyâcı olanlar ise, avâmın kapasitesi dışındadır. Kur’ân-ı kerîm'deki delîller gıdâ gibidir. Bu delîllerden herkes fâidelenir. Mütekellimînin [kelâmcıların] delîlleri ise, ilâç gibidir. Ba’zı insanlar fâide görür, çoğunluğu zarar görür. Dahâ doğrusu Kur’ân-ı kerîm'in delîlleri su gibi olup, süt çocuğu da, kuvvetli insanlar da fâidelenir. Diğer delîller ise, kuvvetli kimselere ba’zan fâide veren yemek gibidir. Bununla ba’zı insanlar hastalanabilirler. Bu yemekten süt çocukları hiç fâidelenemezler. Bunun için diyoruz ki, Kur’ân-ı kerîmin delîllerini, sâdece açık kelâm gibi dinlemeli, sathî olarak münâzara müstesnâ, tartışmaya girmemeli, incelemeye, araştırma yapmağa lüzûm görmemelidir.

Herkes tarafından açıkça bilinmektedir ki, bir şeyi ilk def’a yapan, onu tekrâr bir dahâ yapabilir. Nitekim Rûm sûresi'nin, yirmi yedinci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Önce mahlûkunu yaratıp, [ölümden] sonra bunu [yaratmağı] tekrarlayan O'dur ki, bu O'nun için pek kolaydır) buyurulmaktadır. Bir evde iki idâreci olursa düzen bozulur. Nerede kaldı ki, bütün âlem iki idârecinin elinde bozulmasın.

Yaratan yarattıklarını bilir. Nitekim Mülk sûresi'nin, on dördüncü âyet-i kerîmesinde meâlen, (Hiç yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp, bilmektedir ve her işten haberdârdır) buyurulmaktadır. Kur’ân-ı kerîm'in delîlleri avâma, her canlı şeyi yarattığı su mesâbesindedir. Ama kelâmcıların delîlleri avâmın zihninde istifhâm bırakan, araştırma gerektiren, şübhe ve tereddüde sevk eden şeylerdir. Sonra bunları hâl etmekle meşgûl olurlar. Bu da bid’atdir. Zararı, halkın çoğunda görülmektedir. Sakınılması lâzım olan bunlardır. İnsanların, kelâmcıların sözleriyle zarara düştükleri görülmekte ve tecrübe ile sâbit olmaktadır. Kelâmcıların sözlerinin yayılmadığı ashâb-ı kirâm asrı olan birinci asırdan sonra, kelâm san’atı yayılmağa başladı. Kelâmcıların delîllerini ortaya koyduktan sonra şerlerin yayılması, insanların gördüğü zararın delîlidir. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ve ashâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân” taksîmât ve tedkîkâtda, hüccet bulmakta, mütekellimlerin gittiği yoldan gitmediler. Bu âcizlikden değildi. Bu yol fâideli bir yol olsa idi, bu mevzu’ üzerinde ferâiz mes’elelerinden dahâ çok durup, delîller kaydederlerdi.

Suâl: Ashâb-ı kirâm zamânında böyle bir ilme ihtiyâç az olduğundan, bu ilimle meşgûl olmaktan kendilerini alıkoydular. Çün ki bid’atler, onlardan sonra zuhûr edince, sonra gelen âlimlerde bu ihtiyâç büyüdü. Kelâm ilmi bid’at hastalarına mahsûs bir ilâçtır. Ashâb-ı kirâm zamânında bid’at hastalığı az olduğundan, bu ilâcı bulmakta ashâb-ı kirâmın yardımları az olmuştur.

Cevâb: İki cihetten cevâb verilir.

Birincisi, ferâiz [mîrâs taksîmi] mes’elelerinde, sâdece vâki’ olan mîrâs hükümlerini açıklamakla kalmayıp, dünyâ durdukça ihtiyâç duyulacak, vâki’ olabilecek bütün mes’eleleri vaz’ edip, çözümler getirdiler. İleride vâki’ olması mümkün olan mes’eleleri vâki’ olmadan önce tasnîf ve tertîb ettiler. Bu mes’elelere dalmakta zarar olmadığını ve hâdiselerin meydâna gelmesinden önce hükmünü beyân etmekte bir zarar olmadığını gördüler. Bid’atlerin yok edilmesine gayret göstermek ve nefislerden silmek dahâ önemlidir. Kelâm ilmini kendilerine san’at edinmediler. Çün ki ona dalmakla gelecek zarar, fâidesinden dahâ çoktur. Eğer onlar bu ilimden sakındırmasalardı, ona dalmanın yasak olduğunu anlatmasalardı, onlardan sonra gelenlerden bu işe dalanlar çok olurdu.

İkinci cevâb: Ashâb-ı kirâmın, yahûdî ve hıristiyanlara karşı, Muhammed aleyhisselâm'ın Peygamberliğinin isbâtında ve öldüksen sonra dirilmenin isbâtında, inkâr edenlere karşı delîl getirmeğe ihtiyâcları vardı. Akâidin temel kâideleri olan Kur’ân-ı kerîm'in delîlleri üzerine bir kâide ziyâde etmediler. Bunlarla iknâ’ olanı kabûl ettiler, iknâ’ olmayanları Kur’ân-ı kerîm'in delîllerinin yayılmasından sonra, kılıç ve mızrak ile adâleti sağladılar.

Aklî mikyâsların vaz’ında ve mukaddimelerin tertîbinde mücâdele yollarının kaydedilmesi ve o yolların ve programların aşılmasında tehlikeye girmediler. Bunların hepsinin fitne eseri ve karışıklık kaynağı olduğunu bildikleri için, Kur’ân-ı kerîm'in delîlleriyle iknâ’ olmayanlar, ancak kılıç ve mızrak ile iknâ’ edilebilir, dediler. Allahü Teâlâ'nın beyânından sonra beyân mı olur? Biz insâf ederek, hastalığın artması ile ilâca ihtiyâcın da artacağını inkâr etmiyoruz. Asr-ı sa’âdetden sonra uzun yıllar geçmiş olmasının, problemlerin meydâna gelmesinde te’sîri vardır diyoruz.

Tedâvî için iki yol vardır:

Birinci yol: Delîl ve açıklamalara dalmaktır. Bu yolla bir kişi ıslâh olurken, iki kişi de ifsâd olur. Islâh olanlar akılı kimselerdir. İfsâd olan da eblehler, ahmaklardır. Zekî, akılı kimselerin az, ahmakların çok olduğu meydândadır. Bunun için çok olanlara yardım etmek evlâdır.

İkinci yol: Selef-i sâlihînin yoludur. İ’tikâda âid ince ve müteşâbih mes’elelerde sükût etmek, yorum yapmaktan el çekmek ve gerektiğinde kırbaç, sopa ve kılıca başvurmaktır. Buna az kimse kâni’ olmasa da çoğunluk bu yol ile iknâ’ olur. Bu yol ile iknâ’ olmanın alâmeti şudur: Savaşlarda kâfir köle veyâ câriye esîr alınınca, kılıç gölgesi altında müslümân oldukları görülmektedir. Başta kerîh gördükleri bu teslîmiyyet hâli, zamânla, isteyerek kabûl etme hâlini alır. Başlangıçta şek, şübhe ve riyâ ile kabûl eder göründükleri müslümânlıkları, mütedeyyin kimseleri görerek, onlarla ünsiyet kurarak, Allahu Teâlâ'nın kelâmını işiterek, sâlihlerin yüzünü görerek ve haberlerini duyarak, kat’î i’tikâd hâlini alır. Onların tabî’atlerine uygun bu cins münâsebetler, mücâdele ederek, delîl getirerek yapılan münâsebetten dahâ te’sîrlidir. İki ilâçtan biri, bir kavme münâsib, diğer kavme münâsib değil ise, sayısı çok olan kavme en fâidelisinin tercîh edilmesi vâcib olur.

Kullarının sırlarına vâkıf, bâtınlarını en doğru ve en sâlih şekilde kat’î olarak bilen, habîr ve basîr olan Allahü Teâlâ tarafından kendisine vahyolunan, keşifler verilen, Rûh-ül kuds [Cebrâîl aleyhisselâm] ile kuvvetlendirilmiş, kalblerin birinci tabîbi olan Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” mu’âsırlarının yolunda yürümek, muhakkak ki en evlâdır.

YEDİNCİ VAZÎFE: TESLÎM

Ma’rifet ehline ve açıklamalarına teslîm olmaktır. Avâmın, müteşâbih sözlerin iç ve dış ma’nâlarının kendisine kapalı, dürülmüş olduğuna inanması vâcibdir. Ancak bu ma’nâların Resûlullah'tan “sallallahü aleyhi ve sellem”, Ebû Bekr-i Sıddîk'tan, ashâb-ı kirâmın “aleyhimürrıdvân” büyüklerinden, velîlerden ve râsih ilimli âlimlerden gizli kalmadığına inanması lâzımdır. Bunun sebebi, avâmın kendi âcizliği ve ma’rifetinde kusûrlu olmasıdır. Kendisini başkası ile kıyâs etmesi uygun değildir. Melekler demircilerle kıyâs edilmez. Kocakarıların çıkınlarında bulunmayan şeylerin, pâdişâhların hazînelerinde de olmaması lâzım gelmez. Ma’denler, altın, gümüş ve diğer cevherler olarak farklı farklı oldukları gibi, insanlar da farklı farklı yaratılmışlardır. Şekil, renk, özellik, nefâset bakımından altın ve gümüş ile diğer ma’denlerin arasında büyük farklılık vardır. İnsanların kalbleri de bunun gibi, ma’rifet cevherlerinin ma’denidir. Bir kısmı nübüvvet, velâyet, ilim, ma’rifetullah ma’denidir. Bir kısmı da hayvânî şehvetler ve şeytânî ahlâklar ma’denidir. Hattâ insanlar farklı meslek ve san’at dallarında çalışmalarına rağmen, birisinin gösterdiği el becerisi ve san’atındaki mahâretini bir başkası, ömrünü o işi öğrenmeğe ve yapmağa harcasa bile, mâhir olanın, değil san’atındaki ustalık hâline, başlangıcındaki durumuna bile ulaşamaz.

(Ma’rifetullah), Allahü Teâlâ'yı tanımak konusunda da insanlar bir birinden farklıdır. Bunu bir misâl ile açıklayalım: Bir kısım insanlar korkak ve âciz olup, denizin dalgalarının çarpışmalarına kıyıdan bile bakamazlar. Bir kısmı da bunu yapar ama, denizin ayakta durabileceği sığ yerlerine bile giremezler. Bir kısmı da sığ yerde durur ama, yüzmesine güvenmediği için, ayağını yerden kesmeği göze alamaz. Bir kısmı da yüzmeyi bilmesine rağmen kıyıya yakın yerlerde yüzüp, tehlikeli ve boğulma ihtimâli olan yerlere açılamaz. Bir kısmı tehlikeli yerlere açılabildiği hâlde, denizin dibindeki kıymetli şeyleri ve cevherleri almak için denize dalamaz. Ma’rifet denizi ve insanların bu ma’rifet denizine girmedeki farklılıkları da aynen bu misâldeki gibidir.

Suâl: Ârifler, Allahü Teâlâ'yı mükemmel şekilde tanıyıp, kendilerine gizli bir nokta kalmamak sûretiyle ihâta edebilirler mi, denilirse:

Cevâb: Hâyır, buna imkân yoktur. Biz bunu kat’î delîllerle (El maksad-ul aksâ fî meânî esmâ-illâhil hüsnâ) isimli kitâbımızda açıklamıştık ki, Allahü Teâlâ'nın zât ve sıfatlarının künhünü, hakîkatini, mahlûkâtın ma’rifetleri ne kadar geniş ve ilimleri ne kadar derin ve çok olursa olsun, bilemezler, ancak kendisi bilir. Mahlûkâtın bu ilmi, Allahü Teâlâ'nın ilmi yanında pek azdır. Nitekim İsrâ sûresi, seksen beşinci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Size ancak az bir ilim verilmiştir) buyurulmaktadır. Fakat bilinmesi gerekir ki, Allahü Teâlâ, varlıkta olan her şeyi kaplamıştır. Zîrâ varlıkta olan Allahü Teâlâ ve O'nun fi’lleridir. Her şey Allahü Teâlâ'nın huzûrundadır. Nitekim bir ordugâhda en yüksek kumândanından en küçük rütbelisi bekçi ve nöbetçiye kadar hepsi, sultânın ma’iyyetinde ve emre hâzır durumdadırlar.

İlâhî huzûrun anlaşılabilmesi için, sultânlık dîvânını misâl veriyorum. Nasıl ki, sultânın, ülkesinde bir sarâyı ve bu sarâyın avlusunda geniş bir meydânı ve o meydânın bir atabesi [umûmî girişi] vardır. Sultânın teba’ası burada toplanır. Dahâ ileri gidemezler ve meydânın diğer taraflarına geçemezler. Sonra ülkenin havâssına, atabeyi geçme ve meydâna girip, pâdişâha yakınlık ve uzaklığın derecelerine göre makâmlarına uygun yerlerde oturma ve gezme izni verilir. Sultânın husûsî sarâyına ancak vezîr girebilir. Sultân o vezîre memleketin gizli işlerinden istediğini anlatır. Kendisinde kalmasını uygun gördüğü bilgileri vezîre vermez.

Bu misâlden, kulların, Allahü Teâlâ'nın dîvânında yakınlık ve uzaklıkta farklı derecelerde oldukları anlaşılmaktadır. Meydânın sonundaki atabe [umûmî giriş] denilen yer, bütün avâmın duracağı yerdir. Burayı geçmeğe izin yoktur. Sınırı geçenler azarlanır ve men’ olunurlar.

Ârifler ise, atabeyi geçip, meydâna girerler. Bunlar her ne kadar atabede bulunan avâmdan mevki’ olarak ileride iseler de, uzaklık ve yakınlık derecelerine göre farklı mevki’leri olup, farklı sâhalarda dolaşırlar. Fakat kudsî makâm-ı ilâhî, âriflerin erişemeyeceği ve bakanın gözlerinin ulaşamayacağı derecede yüksektir. Hattâ küçük büyük o yüksek makâma hiç kimse bir an bile bakamaz. Ancak hayret ve dehşetten göz hiç bir şey görmeden, âciz ve bitkin olarak bakmağı bırakır ve kapanır.

İşte avâma vâcib olan, etrâflı ve mufassal şekilde ihâta edemeyeceği ma’rifetullahı, Rabbânî huzûru, dîvân misâli ile bu kadarcık olsun bilmek ve kısaca îmân etmektir.

Hülâsâ, bana sormuş olduğun müteşâbih haberler hakkında avâmın yapacağı yedi vazîfe, buraya kadar anlattıklarımızdır. Bunlar da selef mezhebinin hakîkatidir.

Şimdi de bu selef mezhebinin hak olduğunu gösteren delîlleri getirelim.