|
İLCÂM-ÜL AVÂM AN İLM-İL KELÂM
(Kelâm İlminin Tehlikesinden Halkın Muhâfazası)
(İmâm-ı Muhammed Gazâlî) “k.s” |
|||||||||||||||||||
|
Selef mezhebinin hak olması husûsunda aklî ve naklî olmak üzere iki türlü delîl vardır. A – AKLÎ DELÎL: Bu da iki nev’dir. İcmâlî ve tafsîlî. I - İcmâlî delîl: Her selîm akıl sâhibinin kabûl ettiği üzere, selef mezhebinin hak olması dört esâs üzere meydâna çıkar. Birinci esâs: Âhirette kulların en iyi âkıbete erişmeleri için hâllerinin ıslâhını en iyi bilen Resûlullah'tır “sallallahü aleyhi ve sellem”. Çün ki âhirette fâide ve zarar verecek şeyleri, tabîbin bildiği gibi tecrübe ile bilmeğe imkân yoktur. Zîrâ tecrübî ilimler, tekrâr tekrâr gözlenerek kazanılır. Âhiretten dünyâya kim çıkıp geldi de, o âlemde gördüğü ve anladığı fâideli ve zararlı şeyleri bize haber verdi? Bunlar akıl ile anlaşılamaz. Çün ki akıllar, âhiret âlemini idrâkten âcizdir. Akıllı olanların hepsi, aklın, öldükten sonrası için yol gösteremediğini, günâhların nasıl bir zarar, tâ’atlerin ne şeklide fâide vereceğini anlayamadığını, bilhâssa şerî’atlarda vârid olan sınırlı ve tafsîlâtlı haberleri anlayamadığını, i’tirâf etmişlerdir. Aklî sebeblerle bilinmesi mümkün olmayan hâdiseleri, mâzîde ve istikbâlde olacak gaybî işleri, ancak aklın ötesindeki bir kuvvet olan nübüvvet nûru ile idrâk olunduğunu bütün akıl sâhipleri ikrâr etmişlerdir. Bizden önce geçmiş olan ümmetler ve hikmet sâhipleri bunda müttefikdirler. Nerede kaldı ki, ilimlerini nübüvvet nûrundan alan ve bu kaynakdan başka her kaynağı kusûrlu gören velî ve râsih ilimli âlimler ikrâr etmesin. İkinci esâs: Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” kulların dünyâda ve âhiretteki salâhı için kendisine vahyolunan her şeyi bildirmiş, hiç birini saklamamış, halktan gizli, kapalı bırakmamıştır. Çün ki kendisi bunun için gönderilmiş ve bunun için âlemlere rahmet olmuştur. Halka teblîğde hiçbir töhmet altında kalmamıştır. Hâl ve hayâtının bütün karîneleri bu hakîkati bildirmekte ve insanda zarûrî bir bilgi hâsıl etmektedir. Bu karîneler: 1 – Halkın ahvâlini ıslâha olan hırsı, 2 – Halkı dünyâ ve âhiret sa’âdetine irşâd etmekteki aşkı, 3 – Halkı Cennete ve Allahü Teâlâ'nın rızâsına yaklaştıran şeylerden hiç birini terk etmeden, onlara yol göstermesi, bunları emretmesi ve teşvîkde bulunması, 4 – Cehenneme götürecek ve Allahü Teâlâ'nın gadabına sebeb olacak şeylerden sakındırması ve onları bu işleri yapmaktan nehyetmesidir. Bütün bunlara ilim ve amelde riâyet edilir. Üçüncü esâs: Resûlullah'ın “sallallahü aleyhi ve sellem” sözlerini en iyi anlayan, hakîkatine ve inceliklerine en iyi vâkıf olan, içindeki sırları en iyi idrâk eden, vahyi ve tenzîli müşâhede eden, muâsırı olan, sohbetinde bulunan, hattâ gece-gündüz ondan ayrılmayan, sözlerinin ma’nâlarını anlamak, o sözlerle amel etmek ve kendilerinden sonrakilere nakletmek için ve sözlerini dinlemek, anlamak, hıfz etmek ve yaymak için kollarını sıvayan ashâb-ı kirâmdır. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ahâbını, sözlerini dinlemeğe, anlamağa, ezberleyip yaymağa teşvîk etmiştir. Bu husûsta, (Benim sözümü işitip kavrayan, işittiği gibi edâ eden kimseyi Allahü Teâlâ ni’metlendirsin) buyurmuştur. Resûlullah'ın “sallallahü aleyhi ve sellem” ashâbından dînin emirlerini gizlemekle ithâm eden birinin olduğunu bir bilseydim. Hâşâ! Nübüvvet makâmı bundan münezzehtir. Veyâ ashâb-ı kirâm Resûlullah'ın kelâmını anlamamakla ve maksadını idrâk etmemekle ithâm olunur mu? Ve anladıktan sonra onu gizlemekle ve sır olarak tutmakla ithâm olunur mu? Veyâ onlar, Resûlullahın emir ve nehiylerini anlayıp, mükellef olduklarını bildikleri hâlde, kibir sebebiyle O'na muhâlefet ve amel yönünden Resûlullah'a inâd etmekle ithâm olunurlar mı? Bu ithâmlar akıllı bir kimsenin aklının alamayacağı şeylerdir. Dördüncü esâs: Ashâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân” kendi zamânlarında, ömürlerinin sonuna kadar halkı bu gibi işlerde [müteşâbih sözlerde] araştırma, inceleme yapmağa, te’vîle, tefsîre kalkışmalarına izin vermediler. Hattâ bu mevzu’lara dalanları, bu gibi şeylerden suâl soranları, dahâ sonra anlatırım diyenleri azarlamışlardır. Ashâb-ı kirâm, müteşâbih sözler hakkında konuşmayı, araştırmayı, dînî hükümlerin anlaşılmasında yardımcı olacağını düşünselerdi, elbette gece-gündüz kendilerini bu işe verirlerdi. Âilelerini, çocuklarını da teşvîk ederlerdi. Bu mevzu’daki esâsları te’sîs edip, kanûnlarını açıklamak için, ferâiz ve mîrâs taksîmi ile alâkalı konularda koydukları kâidelerin hâzırlanmasında kolları sığadıklarından dahâ fazla kollarını sığarlar, ya’nî çok çalışırlardı. Kesin olarak bilmeliyiz ki, bu dört esâsdan anlaşıldığı üzere, hak olan, ashâb-ı kirâm ve tâbi’înin “radıyallahü anhüm ecma’în” dedikleri, doğru olan yine onların görüş ve fikirleridir. Özellikle Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” onları methetmektedir: (İnsanların en hayırlısı benim zamânımda bulunanlardır. Sonra bunların arkasından gelenler, sonra bunların arkasından gelenlerdir) ve (Ümmetim yetmiş küsûr fırkaya ayrılacaktır. İçlerinden biri kurtulacaktır) buyurmuştur. Onlar kimlerdir? diye sorduklarında, (Ehl-i sünnet vel-cemâ’at) buyurmuşlardır. Ehl-i sünnet ve cemâ’at nedir, diye sorduklarında, (Şimdi Benim ve ashâbımın yolunda olanlardır) buyurmuşlardır. II - Tafsîlî Delîl: Dahâ önce, hak olan, selefin mezhebidir demiştik. Müteşâbih haberlerin zâhirî ma’nâlarında avâmı yedi vazîfe ile vazîfelendiren selef mezhebidir. Her vazîfenin hak olduğuna delîl olan burhânını da birlikte zikretmiştik. Keşki bilseydim muhalefet eden [bu yedi sözden] hangi sözümüze muhâlefet ediyor? Avâmın üzerine vâcib olan, Allahü Teâlâ'yı teşbîhden ve cisimlere benzetmekten münezzeh kılmaktır şeklinde olan birinci sözümüze mi? Veyâ avâm üzerine vâcib olan, Peygamber efendimizin murâd ettiği ma’nâda kavl-i şerîflerine îmân edip, tasdîk etmektir şeklindeki ikinci sözümüze mi? Veyâ avâm üzerine vâcib olan, müteşâbih ma’nâların hakîkatini idrâkden aczini i’tirâf etmektir, şeklindeki üçüncü sözümüze mi? Veyâ avâm üzerine vâcib olan, müteşâbihât hakkında suâl sormaktan ve tâkatinin ötesinde olan şeylere dalmamaktır, şeklindeki dördüncü sözümüze mi? Veyâ avâm üzerine vâcib olan, zâhirî ma’nâları, ziyâde, noksan, cem’ ve tefrîk yaparak değiştirmekten dilini tutmaktır, şeklindeki beşinci sözümüze mi? Veyâ avâm üzerine vâcib olan, kalbini Allahü Teâlâ'nın zikrinden ve aczi ile birlikte Allahü Teâlâ'yı düşünmekten geri durmaktır, çekinmekdir şeklindeki altıncı sözümüze mi? Zîrâ onlara, “Hâlık'ı değil, mahlûkları düşününüz” denilmişti. Veyâ avâm üzerine vâcib olan, peygamberler, velîler, râsih ilimli âlimler gibi ma’rifet ehline teslîm olmaktır, şeklindeki yedinci sözümüze mi? Bunlar öyle işlerdir ki, beyânları burhânlarıdır. Hiç bir temyîz ehli onu inkâr edemez. Nerede kaldı ki, âlimler ve akıl sâhibleri onu inkâr etsinler. Çün ki bunlar aklî delîllerdir. Selef mezhebinin hak olduğu delîller ile sâbitdir. Bunun aksi bid’at dir. Bid’at de kötülenmiştir, sapıklıktır. Avâmın te’vîli ve âlimlerin avâm ile birlikte te’vîle dalmaları çirkin bid’atdir ve sapıklıktır. Bid’atin tersi ya’nî te’vîl yapmaktan çekinmek (keff) de methedilmiş bir sünnettir. (Sünnet-i mahmûdedir) Burada üç esâs vardır: 1– Müteşâbih haberlerin ma’nâ ve hakîkatını araştırmak, soruşturmak bid’atdir. 2– Her bid’at mezmûmdur, çirkindir. 3– Bid’at kötü ise, tersi, eskiden beri yerleşmiş, beğenilen sünnettir. Bu üç esâstan herhangi bir şey hakkında tartışmak, münâkaşa etmek mümkün değildir. Bunun kabûlü, selef mezhebinin hak olduğunu gösterir. Suâl: Bid’ati çirkin kabûl etmeyen veyâ araştırma ve soruşturmayı bid’at kabûl etmeyen kimseye nasıl cevâb verirsiniz? Yukarıdaki esâslardan üçüncüsü, açık olduğu için, tartışma yapılmaz ise de, birinci ve ikinci esâslarda münâkaşa mümkündür. Cevâb: Bid’atin çirkin olduğu hakkındaki birinci esâs üzerine delîl, bütün ümmetin bid’atin kötü olduğunda, bid’at sâhibini zecr etmekte ve bid’at sâhibi olarak tanınan kimseyi ayıplamakta müttefik olmalarıdır. Bu, şerî’atta, zanna mahâl olmadan, zarûrî olarak bilinmektedir. Resûlullah'ın “sallallahü aleyhi ve sellem” bid’ati kötülemesi, tevâtür ile bildirilmiştir. Bu haberler her ne kadar ayrı ayrı tek başına bir şahsa isnâd olunsa da, toplamı i’tibârı ile insanda kat’î bir kanâ’at hâsıl edecek kuvvettedir. Meselâ, hazret-i Alînin “radıyallahü anh” şecâ’ati, Hâtem-i Tâî'nin cömertliği, Resûlullah'ın Âişe vâlidemizi sevmesi ve bunun benzerleri bir kişinin haber vermesiyledir. Ancak bunların tek başına verdiği haberler, tevâtür hükmüne dâhil olmasa da, çoklukta bir dereceye ulaştı ki, nakledenlerin hiç birine yalan isnâdı mümkün değildir. Bu haberlerin bir araya getirilmesi hâlinde kat’î bir bilgi ifâde eder. Böyle hadîs-i şerîflere bir kaç misâl verelim: 1– (Benden sonra benim ve râşid halîfelerimin yolunda gidiniz. Bu yolu azı dişlerinizle bir şeyi tutar gibi tutunuz. Sonradan çıkarılmış şeylerden uzak kalınız. Çün ki sonradan ihdâs edilen her şey bid’atdir. Her bid’at dalâletdir. Dalâlete düşen de Cehennemdedir). 2– (Bana ve Ashâbıma uyunuz! Bid’at çıkarmayınız. Sizden öncekiler dinde bid’at ihdâs etdikleri, Peygamberlerinin sünnetlerini terk edip, kendi görüşlerine uydukları için helâk olmuşlardır. Bu sebeple hem kendileri doğru yoldan sapmışlar, hem de başkalarını saptırmışlardır). 3– (Bir bid’at sâhibinin ölümü ile islâma feth [kapısı] açılır). 4– (Bid’at sâhibine saygı gösteren, islâm dînini yıkmağa yardım etmiş olur). 5– (Allah rızâsı için bir bid’at sâhibinden yüz çevirenin kalbini Allahü Teâlâ emniyyet ve îmân ile doldurur. Bir bid’at sâhibini azarlayanı Allahü Teâlâ yüz derece yükseltir. Bir bid’at sâhibine selâm veren, onu güler yüzle karşılayan, Muhammed aleyhissalâtü vesselâma nâzil olanı küçümsemiş olur). 6– (Allahü Teâlâ bid’at sâhibinin orucunu, namâzını, zekâtını, haccını, umresini, cihâdını, sarf ve adlini kabûl etmez. Okun yaydan çıktığı ve kılın hamurdan çıktığı gibi, kolayca islâmdan çıkar). Bu ve benzeri çok sayıda hadîs-i şerîf, bid’atin kötü olduğuna za rûrî bir ilim hâsıl eder. Suâl: Bid’atin kötü olduğunu bu açıklamalarla kabûl ettik. Fakat ikinci esâsta bildirilen, “her bid’at kötüdür” sözüne delîl nedir? Çün ki bid’at, sonradan ortaya çıkan her şeyden ibârettir. O hâlde İmâm-ı Şâfi’î “radıyallahü anh” niçin “Terâvîhi cemâ’atle kılmak bid’atdir, ama bid’at-i hasenedir” demiştir? Fakîhlerin, fıkhın teferruâtına dalmaları ve teferruât hakkında münâzara yapmaları, ayrıca mücâdele ve ilzâm fenninden olan nakz, kesr, va’z ve terkîbin fesâdı ve benzerlerini ortaya çıkarmaları, bütün bunlar bid’at değil midir? Sahâbe-i kirâmdan bunun gibi şeyler bildirilmemiştir. Bunlar, çirkin bid’atlerin sünnet-i me’sûreyi kaldırmadığına delîldir. Elbette bunların sâbit olan sünneti kaldırdığını kabûl etmeyiz, ama bunlar sonradan ihdâs edilmişler, ortaya çıkarılmışlardır. Ashâb-ı kirâm ve tâbi’în gibi bu ümmetin evvel gelenleri, ya dâha mühim işlerle meşgûl olduklarından veyâ birinci asırda kalpleri şek ve tereddütlerden selâmette olup, ihtiyâç duymadıklarından, sonradan ihdâs edilen bu konulara dalmadılar. Sonradan ortaya çıkan şahsî görüş ve bid’atleri iptâl etmek, bu da’vâda olanları susturmak için, sonra gelen âlimler bu konuya dalma ihtiyâcı duymuşlardır. Cevâb: Mezmûm olan bid’atin kadîm olan bir sünneti kaldırmadığına dâir söyledikleriniz doğrudur. Fakat, sonradan çıkarılanlar, Resûlullah sünnetinden ve ashâbın tuttukları yoldan farklı oldukları için bid’attir. Zîrâ ashâb-ı kirâmın sünneti bu konulara dalmağa mâni’ olmak, suâl soranı azarlamak ve bu mes’elelerden suâl kapısını açanı şiddetle te’dîb ve men’ etmekti. Avâmı, aralarında şâyi’ ve mütevâtir olmayan şeylerde, müşküllere düşürmekten çekinirlerdi. Tâbi’înden eser nakledenlerce, sahâbeden tevâtür ile nakledilen münferit haberler sıhhat bulmuştur. Selefin hâl ve hareketleri, şek ve şüphenin yol bulmadığı delîllerdir. Nitekim onların ferâiz mes’elelerine dalmaları, fıkhî vak’alar hakkındaki meşveretleri, tevâtür hâlini almıştır. Şüphenin yol bulmadığı münferit haberlerin toplanmasıyla bir ilim hâsıl oldu. Nitekim hazret-i Ömer “radıyallahü anh” iki müteşâbih âyetin ma’nâsını soran bir kimseye kamçısını kaldırmıştır. Yine hazret-i Ömer “radıyallahü anh” halîfe iken, “Kur’ân-ı kerîm mahlûk mudur, değil midir” diye soran bir kimseyi, taaccüb ederek elinden tutup, ilim kapısı olan hazret-i Alîye “radıyal lahü anh” götürdü ve yâ Ebul Hasan! Dinle bak! Bu adam ne diyor, dedi. Hazret-i Alî, ne diyor, ey Emîr-el-mü’minîn! dedi. Adam, kendisine Kur’ân-ı kerîm'in mahlûk olup olmadığını sordum, dedi. Hazret-i Alî'nin “radıyallahü anh” bu soruya çok canı sıkıldı. Başını eğdi, düşünceye daldı. Sonra başını kaldırdı ve: – Âhir zamânda bu sözden çok konuşulacaktır. Eğer ben senin gibi bunun vâlîsi olmuş olsaydım, elbette boynunu vururdum, dedi. Bu hâdiseyi Ahmed bin Hanbel “rahimehullah” Ebû Hüreyre'den “radıyallahü anh” rivâyet etmiştir. Bu söz, hazret-i Alî'nin, hazret-i Ömer ve Ebû Hüreyre'nin “radıyallahü anhüm” yanında iken söylediği sözdür. Bu suâle ne hazret-i Ömer, ne hazret-i Alî ve ne de bu haberin ulaştığı her hangi bir sahâbî hiç bir cevâb vermemişlerdir. Hazret-i Alî “radıyallahü anh” bu suâlin dînî bir mes’ele ve Allahü Teâlâ'nın kelâmındaki hükümleri öğrenmek, bilmek olmadığını anlamıştır. Suâli soranın, emir ve yasaklara âit hükümlerin delîlleri ondan alınan, Resûl aleyhisselâm'ın sıdkına delâlet eden mu’cize olan Kur’ân-ı kerîm'in sıfatını bilmeği istemediğini bilmiştir. Bu suâli sorana Alî “radıyallahü anh” bu kadar şiddet gösterdiğini açıklayalım: Hazret-i Alî'nin “radıyallahü anh” ferâsetine, ileri görüşlü olmasına bir bak ki, bu suâlin ileride fitneye yol açacağını önceden anladı. Kur’ân-ı kerîm'in mahlûk olup olmama mes’elesinin fitne zamânı olan âhir zamânda yayılacağını, Resûlullah'ın “sallallahü aleyhi ve sellem” işâret buyurmalarından anlamıştı. Bunun için, hazret-i Alî “radıyallahü anh”, “Ben vâlî olsaydım onun boynunu vururdum” şeklinde şiddetli bir ifâde kullanmıştır. Vahye ve Kur’ân-ı kerîm'in indirilişine şâhid olup, dînin sırlarına ve hakîkatine muttali’ olan ve haklarında Resûlullah'ın “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Ben Peygamber olarak gönderilmemiş olsaydım, Ömer Peygamber olarak gönderilirdi) ve (Ben ilmin şehriyim, Alî kapısıdır) buyurduğu zâtlar bu gibi suâl soranları azarladı. Sonra gelen kelâm ve mücâdele düşkünleri, haklarında (Uhud dağı kadar altın sadaka verseler de, onlardan birinin bir müd sadaka sevâbına, hattâ yarısına ulaşamazlar) buyurulan ashâb-ı kirâmın, “Hak ve doğru olan, böyle suâlleri kabûl edip gerekli cevâbı vermeleri ve münâkaşa kapısını açmaları gerekirdi. Soran haklı idi. Hazret-i Ömer ve Alî “radıyallahü anhümâ” bâtıl üzere idiler” demektedirler. Heyhât, demircileri meleklerle kıyâsa kalkışan, kelâm ve mücâdele düşkünlerini hulefâ-i râşidîne ve selef-i sâlihîne tercîh edenler, tahsîlden [ilimden] ne kadar uzak, dinden ne kadar mahrûm kimselerdir. Böylece bu bid’atin, selefin sünnetine muhâlif olduğu kat’î olarak ortaya çıkmaktadır. Fakîhlerin fıkhın teferru’âtı ve tafsilâtına dalmaları gibi değildir. Bu konuya dalanları men’ ettikleri görülmemiştir. Hattâ ferâiz mes’eleleri üzerinde dikkatle durmuşlardır. Fıkhın derinliklerine dalmanın câiz olduğunu anladık. Fakat mücâdele ilmindeki bid’atler tahsîl ehli yanında kötü bid’atdir. Bunun kötülüğünü (İhyâ-ül ulûm) kitâbımızın (akâid) kısmında bildirdik. Sonra gelen âlimlerin münâzara ve münâkaşalarından maksat, şer’i şerîfin kaynaklarından araştırıp almağa yardım ise ve ahkâmı bilmek, anlamak ise, bu selefin sünnetine uygundur. Zîrâ onlar ferâiz ile alâkalı dede mes’elesinde; ana, zevc ve babanın mîrâsında ve benzeri fıkıh mes’elelerinde meşveret ve münâzara ettikleri nakledilmiştir. [Dede ile ana-baba bir veyâ baba bir kardeşin bir arada olması hâlinde hisseleri nass olarak açıklanmamıştır. Hattâ İbni Mes’ûd “radıyallahü anh”, “Müşküllerinizi bizden sorun, fakat dede mes’elesini sormayın buyurmuştur. Ömer bin Hattâb “radıyallahü anh”, “Dede ile kardeşin bir arada olması hâlinde, mîrâs için hüküm vermekte en cesûr olanınız, Cehenneme karşı en cesâretli olanınızdır” buyurmuştur. Alî bin Ebû Tâlib “radıyallahü anh”, “Cehenneme girmek kimi sevindirirse, dede ile kardeş arasında [mîrâs için] hüküm versin” buyurmuştur. Ebû Bekr, Abdullah bin Abbâs, Abdullah bin Ömer ve ashâb-ı kirâmın “aleyhimürrıdvân” bir kısmı, kardeşler, dede ile birlikte olunca, mîrâs alamaz demişlerdir. İmâm-ı a’zamın ictihâdı da böyledir. Ashâb-ı kirâmın ve tâbi’înin çoğu ve hakkında (Ferâizi en iyi bileniniz Zeyd'dir) buyurulan Zeyd bin Sâbit “radıyallahü anh” da, “Kardeşler dede ile birlikte olunca, mîrâs alırlar. Ancak dede, malın üçte birinden veyâ muhâsemeden hangisi çok ise onu alır” buyurmuşlardır. İmâm-ı Mâlik, İmâm-ı Şâfi’î, İmâm-ı Ahmed bin Hanbel ile Ebû Yûsuf ve İmâm-ı Muhammed'in ictihâdları da böyledir. Meselâ, dede ile bir kardeş kalmış ise, dede üçte birini alıp, kardeş üçte ikisini almaz. Muhâseme yapılarak yarı yarıya bölüşülür. Dede ile iki kardeş olunca, dedenin üçte birini alması ile muhâseme [bölüşme] aynı olacağından, her biri üçte bir alır. Dede ile birlikte üç veyâ dahâ fazla kardeş varsa, dede üçte bir alıp, gerisini kardeşler aralarında bölüşürler. Anne, baba, zevc bir arada olduğunda, ashâb-ı kirâm arasında mîrâs husûsunda iki görüş vardır. 1. Abdullah bin Abbâs “radıyallahü anhümâ”, anne bütün maldan üçte bir alır demiştir. Zevc malın yarısını, baba da kalanı aldığına göre, taksîmât şöyle olur.
2. Zeyd bin Sâbit “radıyallahü anhümâ”, zevc mîrâsın yarısını, anne geri kalanın üçte birini, baba da kalanı alır diye ictihâd etmiştir. Buna göre taksîmât şöyle olur:
[Ashâb-ı kirâmın çoğunun görüşü de böyle olup, fetvâ da bunun üzerine verilmiştir.] Evet, eğer maksatları doğru olmak üzere, tenbîh için, lafız ve ibâre üretmelerinin bir zararı yoktur. Hattâ bu ibâreleri alıp, kullanmaları mubâhtır. Eğer münâzaradan maksatları kötü olup, bildirmek değil, susturmak ve yol göstermek değil de, mağlûb etmek için ise, sünnet-i me’sûrenin hilâfına bir bid’attir. |